İlk fiyatı kim teklif edecek?

Şakir ARSLANTAŞ

Tarih: 05 Aralık 2017

Konu:  Açık arttırma: Bulgaristan’da Türk azınlığı var mı?

Arkadaşın birisi bana şunu sordu:

–  Sen odundan demir gördün mü?

–  Görmedim, dedim.

İkinci soru dedi:

  • Bulgar’ın arasında canlanan aşırı milliyetçi faşistleri. “Bulgaristan’da Türk yok!” Hak ve Özgürlük Partisi’ne ve DOST partisine “Türk Partisi” diyorlar,  “demirden odun” bu değil mi?

İsteseler de istemeseler de Bulgaristan Türklerinin azınlık hakları sorunu artık siyasete gündem oldu. Bugün Bulgar meclisinde “Radikal İslam Bulgaristan için Tehlike mi?” yasa önrisi tartışmaya açıldı. Türkler ve tüm Müslümanlar faşistler tarafından kuşatılmaya çalışılıyor. Kavga alevlendi ve çatır çatır boy atıyor.

Bulgaristan’da Türk ulusal etnik azınlığı var mı yok mu? Temel sorun haline gelirken yeni sayfayı hayatın kendisi açtı.  DOST lideri L. Mestan’ın sözde 50 bin Bulgar asıllının yaşadığı Arnavutluk’ta “Bulgar azınlığının” resmen tanınmasından ve birkaç yüz Bulgar’ın yaşadığı Kosova’da da “Bulgar azınlığı tanınması” teni isteklerin öne sürülmesinden kaynaklanarak, “Bulgaristan Türeleri’nin azınlık hakları ne zaman tanınacak?” sorusunu sorması yaygra kopardı. Ne yazık ki, bu problemin olağanüstü güncel olmasına karşın, açıklamasından sadece bir hafta sonra, Mestan öne sürdüğü isteği biraz değiştirdi. Bu biraz değiştirmesi onun liberalizm, insan hakları, bireysel haklar, kolektif haklar ve sivil vatandaş toplumunda bireysel hakların kolektif kullanılması gibi temel konularda tamamen yalınayak olduğunu bir kez daha gün ışığına çıkardı.

Bulgaristan Türklerinin ulusal azınlık haklarının Bulgar sivil toplumu içinde tanınmasını istiyorum şeklinde idare ederek, ilk konumundan bir vites geri çark etti. Çünkü ülkemizdeki sözde  “demokrasi” ve hayal  “liberalizmin” hangi şeklinin gerçek olduğunu iddia ederseniz edin, ne ki bizde yerleşmiş bir sivil toplum örgütü olduğunu henüz asla iddia edemezsiniz. Biz bu gerçekten çok uzaktayız.  2017’de memleketimizde totalitarizm kalıntılarına ve eski komünistlere sırtını dayayan faşizm ülküsü boy atıyor. Ah da desek oh da desek, istesek de istemesek de iktidar oldular. “Türk partisi HÖH (DPS) yi kapatmayı ve yok etmeyi programlarına aldılar”. DOST’u bir kaşık suda boğmaya hazırlar. Hangi nedenleyse bilmem Kasım Dalın HDHP’ni görmezden geliyorlar. Aynı zamanda, Türk kültürünün yeşermesine ve okullarınızın açılmasına gece gündüz engel olarak, halkımızı kör cahil bırakmaya ısrarla devam ederken, faşist suyundan geldiklerini her gün kanıtlıyorlar.

Ne var ki, kim ne derse desin “Bulgaristan Türklerinin bir azınlık olarak var oluşu” ve “hak ve özgürlüklerine, kültürel otonomi haklarına mutlaka döneceklerine artık kuşku kalmadı, siyasi alanda yeni dalga kabarıyor. Bu memleketin Türkler kollarını sıvamadan kalkınamayacağını, huzur bulamayacağını herkes biliyor ve anlatıyor.

Bu konuda birçok yazılar basılmaya başladı. Bunlardan birini Georgi Bozduganov yazdı. Konuyu bir araştırmazı yazar ve tarihçi olarak işledi. “Bulgaristan’da Türk azınlığı sorunu, kilisedeki “Kadının canı var mı?” tartışmasına benzedi” başlığı altında “Faktor.bg” de çıktı. Tercümesini aynen veriyoruz:

19 yıldan beri Bulgar devleti “ulusal azınlık” kavramına kendi özel ulusal tanımını getirmedi ve getirmek istemiyor. Neden acaba?

Kadının canı var mı?” Bundan 14 asır önce Mackon Kilise Konseyi’nde tartışılmış.  Günümüzün Bulgaristan’da Türk azınlığı var mı yok mu didişmesi bunu anımsatıyor. Faşistler Türklerimize “İslamlaştırılmış Bulgarlar” demeye devam ederken, Bulgaristanlı Türk ulusal azınlık topluluğu haklarını istiyor, meşrulaşmada direniyor. Bazı yazarlara göre, kadının canının olduğu yalnız bir oyla meşrulaşmıştır. O tartışma, aslında böyle bir tartışmanın olup olmadığı üstünedir. Bugün “kadının canı var mı?” sorusu herkese saçma geldiğinden, tartışmanın yürütüldüğüne de inanan kalmadı. Birçok etnik topluluktan oluşan modern Bulgar ulusu sorunu çok ciddi bir sorun olmamış olsaydı, faşizan Nazi demagoglarının (lafebelerinin) ve akıl ufukları çok dar olanların günümüzde öne sürdükleri “kanıtları “ dinlerken ben de gülmekten kendimi alamazdım.

Bir Türk ulusal etnik azınlığı oluşturan Bulgaristan vatandaşlarının oldukları gibi bir ulusal azınlık olarak tanınması şu anlama gelir: Diyanet işlerinin, anadil eğitim ve öğretimi ile kültürel geleneklerinin resmen tanınması; onların sosyal yaşamda eşit haklı yer bulmalarının sağlanması; devlet iktidarı (parlamento, hükümet, yerel idareler) tarafından kendilerine normal meşru garantiler verilmesi. Bunun üstü altı, eksik ve fazlası olamaz. Burada söz konusu olan, Bulgar anayasasının onlara tanımak istemediği kolektif hakların tanınmasından önce,  Bulgar Anayasası maddelerine ve Bulgar devletinin taraf olduğu devletlerarası antlaşmalar gereğince vatandaşların kişisel haklarını birlikte uygulaması ilkesidir. Yüksekten bakıldığında, işaret ettiğim şu iki tanımlama arasındaki fark yok denecek kadar az olsa bile, aslında büyük ve önemli bir fark söz konusudur. Örneklersek: Bulgar devleti Doğu Ortodoks Kilisesine mali yardım gösteriyor. Ne ki bu yardımların verilmesi  bizdeki Hıristiyanların kendilerine düzenlenmiş ayrıcalıklar tanıyan bazı kolektif haklara sahip olduğu anlamına gelmez.

Etnik azınlık topluluklarına ait olan kişilerin hakları ve onların topluma entegre edilmesi sorunu bir dünya sorunu olduğu gibi, kıtamızın tüm devletlerini ilgilendiren bir problem olduğundan dolayı Avrupa kurumları Ulusal Azınlıkları Korumak için Çerçeve Antlaşması ile İnsan Haklarını Savunma Anlaşması gibi 2  adet çok önemli, temel nitelikli anlaşma kabul ettiler.

1997 yılında Bulgaristan Azınlıkları Koruma Çerçeve Antlaşmasına katıldı. Ülkede aşırı milliyetçiliği savunan bir grup komünist milletvekili anlaşmadaki tek tek metinlerin Bulgaristan Anayasası’na aykırı olduğunu ve bir büyün olarak bu antlaşmanın Bulgar Anayasa’sına ters düştüğünü saptayıp ilan etmesi isteğiyle Anayasa Mahkemesine başvurdular.                                                                                                               

18 Şubat 1998 tarihinde, Bulgaristan Anayasa Mahkemesi kararını açıkladı. “9 Ekim 1997 tarihinde imzalanan Ulusal Azınlıkları Savunan Çerçeve Antlaşmasının 7.,  8.,  9.,  10. ve 11. maddeleri ve bir bütün olarak bu antlaşma, Bulgaristan Cumhuriyeti Anayasasına uygundur.” Böylece aşırı milliyetçilerin bu konudaki tüm istekleri toplu halde ret edildi. Bulgaristan Cumhuriyeti Halk Meclisi bu devletlerarası antlaşmayı bir kanunla onayladı. Onaylanan kanun, uluslar arası antlaşmayı Bulgaristan şartlarında zorunlu uygulamaya açıldı. İtiraz gerektiren bir durumda yaşanmadı. Her şey normalmiş gibi görünse de ayrıntılarda

ŞEYTAN İZİ ARAMAYA KOYULDULAR.

Çerçeve anlaşma, kabul eden devletlerin her birine, anlaşmanın ruhuna bağlı kalmak şartıyla kendi özel “ulusal azınlık” kavramı tanımı yapma hakkı tanıdı.

  • Bir yasa ile onaylanan ve kabul edilen bir devletlerarası antlaşmanın konusuna 20

yıldan beri tanım getirmeyen Bulgar parlamentosu Çerçeve Antlaşmasının geçerlilik süresinin bittiğini mi bildirecektir yoksa antlaşmanın fesih ve iptal edildiğini mi açıklayacaktır? Aksi takdirde biz Bulgaristan vatandaşlarının tümü olarak içeriğinin ve tanımının ne olduğunu bilmediğimiz bir devletlerarası antlaşmayı uygulamak zorunda kalacağız. Bu antlaşmayı yerine getirmeden vazgeçmek bir çılgınlık olduğu kadar, bu konudaki siyasi uygulama da zırvalıklarla doludur. Şimdi ortada hol yok yumurta yokken Fransa, Belçika, Türkiye ve Yunanistan gibi devletlerin siyasi pratiğinden örnekler getirilerek durumu çarpıtıp yamamaya çalışmak saçmalık değil de nedir. Çünkü bu 4 devlet Çerçeve Antlaşmasına katılmıyor.

–    İkinci sorunun yanıtı daha kolay gibi: 2011 yılında Bulgaristan’da yapılan nüfus sayımında kendilerini Türk olarak tanımlayan 5 88 318 vatandaş Bulgaristan nüfusunun % kaçını oluşturuyor? Çoğunluk olmadığına göre, bu nüfusun bir etnik azınlık olduğu ve göz ardı edilmeyecek kadar büyük bir etnik azınlık topluluğu oluşturduğu gün gibi ortadadır. Demek oluyor ki onlar, bir sivil ulusal azınlık olarak kendi anadillerine, din ve kültürel geleneklerine sahiptirler. Bu durumda Bulgar toplumunun çağdaş karakterli bir ulusal topluluk olduğuna işaret etmek ve “ulus” kavramının üzerine yanlış anlam birikimi yüklenmemsi için “ulusal azınlık” kavramına “sivil toplum” kavramını da ilave etmemiz gerekir.

  • Bulgar kurumları, kullanılan kavramın içeriğini ve önemini kendileri bilmezken,

Bulgar soy kökenli grupların ulusal azınlık olarak tanınmasını ve onların anadillerini ve kültürel geleneklerini yaşatırken garantili devlet yardımları görmelerini öteki devletlerden hangi esasa dayanarak talep edildi? Arnavutluk’ta ve Ukrayna’da Bulgar azınlığın resmen tanınması gerçekten itiraz götürmez ve alkışlanması gereken bir başarıdır. Ne ki Çerçeve Antlaşmasının onaylanan metnini anlamsızlaştırmamıza vesile olamaz. Bu antlaşmanın 15. maddesinde şöyle deniyor: “Taraflar, ulusal azınlıkla dahil olan kişilerin kültürel, sosyal ve ekonomik yaşama olduğu gibi,  özellikle kendilerini ilgilendiren özgün etkinliklere katılmaları için gerekli ortam ve koşulları oluşturmakla yükümlüdürler.” Şöyle bir sorum var: İşsizliğin salgın hastalık boyutlarında olduğu ve tütün üreticileri üzerindeki malı baskıların ezici olduğu karma bölgelerde yaşayan Türk ahalisine ekonomik yaşama verimli katılması için ne gibi şartlar sunulmuştur?

  • Türklerin yaşadığı yerleşim yerlerinde imam maaşları ödenmezse ve okullara

Öğretmen gönderilmezse boş kalan yerlerin ülkemizin güvenliğine tehlike yaratan Feytullah Gülen ve diğer kökten dinciler tarafından doldurulacağını düşünebilmek o kadar mı zor.

  • Bulgar devleri ADALETLİ BİR DÜZENE DAYANAN ÇOK KÜLTÜRLÜ

BİR SİVİL TOPLUM ULUSU oluşturmayı seçecek mi yoksa “etnik barışın” kırılganlığı ile ilgili yalan söyleme ustası olan kişilerin kişisel iktidar ve ekonomik önceliklerini tatmin etmek için demagojiye dayanan siyaset mi uygulayacaktır?

Komünist propagandanın devamı olan ve gizli polis DC tarafından herkesin canına tak diyene kadar tekrar edilen “Bulgaristan’dan toprak parçası koparma”, “otonomi”, “Türkleştirme” ve başka yalanlarla günümüz yeminli sahte “yurtseverlerin” tümü 3 temel hedefe hizmet ediyorlar:

–   Utanç veren, yüzkarası “soya dönüş süreci” adlı isim ve kimlik değiştirme vahşetini haklı çıkarmaya çalışıyorlar.

–   Hasta, aklı zayıf ve tahsilsiz kitleye “Türk tehlikesi” olduğu yalanını zorla dayatarak, Bulgarların azınlıklar üzerinde etnik bakıma üstün olduğunu iddia ederek aşırı milletçi grupları etraflarına toplama çalışıyorlar.

–    Kendisini yeni bir isim değiştirme süreci başlamaması için yegâne güvence gösteren aynı zamanda Türk nüfusun yaşadığı bölgelerdeki ekonomik araçların ve olanakların – şirketler çemberi, yardım paylarının dağıtılması vb – tümünü kontrolü altında bulunduran, Moskova ve eski gizli polis (DC) kadroları tarafından denetlenen Saray Kütüphaneci karteşini destekliyor.

Saray şirketleri ve aşırı milliyetçi oluşumlar ara sıra birbirine karşı zehir kussalar da, 27 yıldan beri hepsi göbekten Kremlin’e bağlıdır. Yıllardan beri Balkanları kendi etki alanına çekmeye çalışan Moskova’nın beslediği itleri birbirine karşı havlatması eski ve denenmiş siyasetlerinden biridir.

Bulgaristan’da Türk ulusal etnik azınlık haklarının tanınmasına karşı olan güçlerin kışkırttıklarıyla şiddetlendirilen  korkuda ülkeden toprak parçası koparılacağı başta geliyor. Bu uydurmaların geçerli tarafı olmasa da, Avrupa Birliği devlet sınırlarından bir toprak parçası koparma yeltenişinde bulunmak dahi ancak “debil” kafalardan çıkabilir.

Burada cevap aranması gereken şu sorular vardır:

“Türkiye Cumhuriyetinin Bulgaristan çıkarları nedir?”

“Türkiye Bulgaristan’a karşı düşmanca eylemlerde bulunmuş mudur?”

Türkiye Cumhuriyetinin çıkarları şunlardır:

– Türkiye öncelikle iyi komşuluk ilişkilerini yaşatmaya gayret ediyor.

– Yatırım yaparak ve uygun işbirliği olanaklarından yararlanarak işbirliği geliştiriyor.

–  NATO çerçevesinde yardımlaşıyor ve işbirliği yapıyor;

–  AB üyeliğini gerçekleştirmek için, engeller belirdiği durumlarda, sorunların çözülmesinde Bulgaristan’ın aracılığından ve yardımlarından faydalanmak istiyor;

—Bulgaristan’da yaşayan etnik Türk azınlığının iyi yaşamasını, toplum içinde hak eşitliğinde faydalanmasını, Bulgarların dış ülkelerdeki etnik azınlık haklarının tanınmasını istediği gibi Bulgaristan’da yaşayan Türklerin azınlık haklarının da tanınmasını istiyor;

  • C. kurulduğu günden beri vatanımıza karşı düşmanca tavırda bulunmamıştır.

Osmanlı devletinin Balkanlarda egemen olduğu döneme ilişkin atıflarda bulunarak suçlamalara başlamak hiç de uygun sayılamaz.

92 yıllık ortak tarihimizde, soğuk savaş döneminde dış baskıdan doğan saldırganlığı bir yana bıraktığımızda, iyi komşuluk ilişkilerimize gölge düşüren örnek gösterebilmek zordur.

1925 yılında Ankara’da Bulgaristan ile Türkiye devletleri arasında ikili dostluk anlaşması imzalandı. Bu Antlaşmanın 1. maddesinde, “Bulgar Çarlığı ve Türkiye Cumhuriyeti arasında gölgelenmemiş barış ve içten ve ebedi dostluk var olduğu” kaydedilmiştir. Bu antlaşmanın ayrılmaz bir parçası olan ek tutanakta şöyle deniyor: “İki taraf, Nöyyi Antlaşması maddelerinde yer alan hususların himaye altına alınıp korunmasını güvence altına aldığı gibi, Bulgaristan’da yaşayan Müslüman azınlığın ve Türkiye’de yaşayan Bulgar azınlık haklarının da Lozan Antlaşması maddelerinde öngörüldüğü gibi korunmasını her iki devlet yükümlülükleri altına almıştır. Ankara antlaşması süresizdir. Günümüzde de geçerlidir. 1992 yılında, daha geniş kapsamlı bir Bulgaristan Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti dostlık, iyi komşuluk, işbirliği ve güvenlik antlaşması imzalandı. Antlaşma Sofya meclisinde onaylandı. Birinci maddesine göre,. Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan Cumhuriyeti ilişkilerini karşılıklı güvene, iyi komşuluk ve işbirliğine dayandıran iki komşu ülkedir. Taraflar, Bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğü, sınırların dokunulmazlığı, iç işlerine karışmama, hak eşitliği ve çıkarlara karşılıklı saygı ilkelerine dayanarak aralarındaki ilişkileri her alanda aktif ve çok yönlü geliştirme niyetlerini teyit etmiştir.”

Antlaşma karşılıklı ilişkilerin ortak çerçevesini belirlemiş ve Ankara’nın somut etkinlikleri antlaşma maddelerinde öngörülene uygundur.

Yeni kurulan Türk devletinin Atası olan Mustafa Kemal ile Bulgar Çarı III. Boris arasındaki büyük saygı ve oluşan güven ilişkileri İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına kadar iki ülke arasındaki ilişkilerin anlaşma ruhunda gelişmesine temel olmuştur. 1938’de Atatürk’ün naşının toprağa verilmesi törenlerine katılmak ve Türk halkının milli kahramanına yüksek saygı ifade etmek üzere III. Boris Türkiye’ye bir süvari taburu göndermiştir. Aynı yıl “Bulgaristan’da yaşayan Türk azınlığa insancıl muamele yapıldığını” vurgulayan ve Romanya’daki Türk azınlığında iyi münasebet görmesi temennisi ifade eden Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı Araz, Romanyalı meslektaşlarını Dobruca sorununu çözmeye davet etmiştir.  1940 yılının Şubat ayında, Balkan Antantı Konseyi’nin Belgrat toplantısında, Güney Dobruca’nın Bulgaristan’a iade edilmesini ilk olarak gündeme getiren Türk diplomatlar olmuştu. Bu öneri, Avrupa devletlerinden ve Birleşik Amerika’dan diplomatları güçlü etkilemiştir.

1941 Şubatında, Bulgaristan’ın Üçlü Mihvere zorla katılmasından ve Alman Nazi güçlerinin ülkeye girmesinden hemen önce, “güven ve dostluğu” asla zedelememek amacıyla

“her türden saldırıyı önlemek iki ülkenin de dış siyasetinin değişmez temeli olacağını” güvence altına alan bir ikili Bulgar-Türk Bildirgesi imzalanmıştır. Belirtilen barışçı niyetlere rağmen, Türkiye’nin Edirne yakınlarına bir kol ordu konuşlandırması, III. Boris ile Sofya hükümetine Hitler ile görüşmelerinde “açık tehlike” masalı anlatmalarına vesile olduğu gibi, Bulgar ordusunun savaş cephelerine ordu göndermelerini haklı gösteren bir neden rolü de görmüştür. Yakın geçmişte gizli diplomasinin bu belgesi gün yüzü gördü. Bu belgede, meydana gelmiş olan “dengenin” on binlerce Bulgar erinin savaşta yok olmasını önlediği yazıyor.

Savaşa katılması için Sovyetler Birliği ve İngiltere Ankara hükümetine büyük baskı yapmıştı. 1941 yılının Aralık ayında Sovyet – İngiliz sözleşmesi imzalanması için yürütüklen görüşmelerde Stalin İngiltere Dış İşleri Bakanı Antoni İdın’a  Savaştan  sonra devlet sınırlarını yeniden çizerken  Burgaz kentinin güneyinde bulunan ve “genellikle Türk nüfusun yaşadığı toprakların” Türkiye’ye bırakılmasını önermiştir. Stalin’e göre, Bulgaristan’dan Burgaz ilinin alınması ve Türkiye’ye verilmesi savaş yıllarındaki tavrının bedeli olacaktı. O, Bulgaristan’ın Yugoslavya ile sınırında da toprak kaybına uğramasında ısrar etmiştir. O, Bulgaristan’a bir deniz limanı tamamen yeterlidir!!! Demiştir. Bu gerçeği Alman istihbaratı da öğrendiğinde bu konuda özel rapor hazırlanmış ve Türkiye’nin aç gözlülük göstermediğine yer verilmiştir.

Adana, Kahire ve Tahran’da yapılan sonraki konferanslarda BASKI YOĞUNLAŞMIŞTIR.

1943 yılının Kasım ayında Tahran’da yapılan Konferansta, Stalin, Türkiye Müttefik Devletlere katılırsa Sovyetler Birliği’nin Bulgaristan’a savaş açacağını açık olarak beyan etmişti. Sonunda SB Bulgaristan’a savaş açtı.

Ankara’daki yöneticiler ordularını cepheye sürmediler. Müttefik orduları hava kuvvetlerine Türk askeri uçak limanlarından faydalanma izin de vermediler. 1943–1944 yıllarında müttefik güçlerin bombardıman uçakları kuzey Afrika ve İtalya’dan kalkıp Sofya’nın merkezi harap etti. Devlet yönetimi felç oldu. Binlerce kişi öldü. Bu bombardıman uçakları Edirne ve Tekirdağ’dan uçsaydı, Bulgaristan’da taş üstünde taş kalmazdı.  Buna inanmayanlar, Almanya şehirlerinin savaştan sonraki resimlerine bir göz atabilir.

Türkiye savaş boyu tarafsızlığını korudu.  Savaşa, 1945 yılının Şubat ayında katıldığında artık cephe Almanya’ya taşınmış ve savaşın sonu görünüyordu. Bu siyasetin birçok nedeni var. Bunu yalnızca Türkiye’nin Bulgaristan’a karşı iyi niyetli oluşuna ve imzalanan anlaşmalara sadık kalmasına bağlayamayız. Ankara, Balkanların büyük orduların çarpıştığı bir savaş alanına dönüşmesini, milyonlarca insanın ölmesini ve tüm alt yapının yıkılmasını istemedi.

1944 yılında Türkiye hükümeti ülkemizin Amerika ve Britanya ile barış antlaşması imzalayarak Sovyet istilasından kurtulması için diplomatik yollardan yardım yapmaya çalıştı. Aynı yılın Ağustos ayı sonunda Başbakan Şükrü Saraçoğlu, görüşmelerin gecikmesini vesile ederek Amerikan Büyükelçisi Staynhard’a sitemde bulundu.  Barış görüşmelerinin suya düşmesi neden olan Sofya diplomasisinin gecikmesi ve Bulgar heyet başkanı Stoyço Moşanov’un ihanetidir.

Ardından gelen komünist propaganda iddiaları ve özellikle de BKP MK Sekreterliğinin Tsola Dragoyçeva’nın ağzından yaydığı “10 yıllık Türk işgali öngörüldüğü” iddiaları gizli polis DC subaylarının yıllar boyu yaydığı uydurmadır.

Komünist dönemde, Todor Jivkov rejimi tarafından güya “soya dönüş süreci” soykırım cinayetlerinin işlendiği yıllarda bile saldırı hareketleri başlatılmamıştır. Hatta bir katmerli yalan olan “Büyük Seyahat” gibi uydurma adlarla 360 bin vatandaşımızın baba ocağından zorla sökülüp göçe zorlandığı aylarda dahi Türkiye diplomatik ilişkilerini kesmemiş ve düşmanca hareketlere girişmemiştir.

Şu bir gerçektir. Kim nasıl serbest yorum yapmaya kalkarsa kalksın Bulgaristan Türkiye ilişkilerinde bu delilleri karalayamaz ve çarpıtamaz.

Türkiye ile ilişkilerimizde tehdit ve tehlikelerden söz edenler yazımı bir kez daha okusun lütfen.

Bulgaristan Cumhuriyetinde Türk ulusal etnik azınlığın varlığını tanımamız, ulusumuzu dağıtma denemesi olarak algılanamaz. Türk azınlığın tanınması ve ona daha geniş hak ve özgürlükler sağlanmasına doğru bir adım ve çok kültürlü Bulgaristan’da modern sivil toplum örgütü kurulması yolunda yeni ve çok önemli bir adım olacaktır. Bulgaristan Türklerinin kendilerini ikinci derece ve bir kenara itilmiş, ötelenmiş insanlar olarak algılanmaması için, ülkemizin tüm vatandaşlarının öz vatanı olduğundan kuşkulanmamaları için Bulgaristan Türk etnik azınlığı meşrulaştırılmalıdır.

Yıllar önce Türkiye ve Balkan ülkelerinin Avrupa’nın parçası olduğundan asla şüphelenmeyen Büyük Mustafa Kemal Atatürk TC BMM kürsüsünden şöyle demiştir: “Güya mutlu olmaları için, insanların birbirini boğazladığı sistemler insanlık dışıdır ve ancak esef etmeye laiktir. İnsanların mutlu edilmesi için tek araç onları birbirine yakınlaşmaya, maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaya götüren etkinlik ve çabalardır. Toplumun gerçekten mutlu olması dünyada barış koşullarında, bu yüksek ülkü yandaşları başarıdan başarıya gittiğinde olanaklı olabilir.”

Not: 1998’de Avrupa Azınlık Haklarını Koruma Çerçeve Antlaşmasının Sofya meclisinde bir kanunla onaylanmasından sonra Türklerin ve diğer azınlıkların sivil topluk örgütlenmesi içindeki bireysel haklarını birlikte kullanmasının engellenmesine neden olan ve bilinmesi gereken bir büyük gerçek vardır. Bu konuda Ahmet Doğan ile BSP temsilcisi Elena Poptodorova arasında bir görüşme yapılmış ve bu görüşmeden bir ortak bildiri çıkmıştır. Bu bildirinin metni henüz halka açıklanmamış olsa bile, kolektif ulusal etnik haklarımızın tanınmasını engellediği biliniyor. HÖH-DPS milletvekilleri artık18 yıldır Bulgaristan meclisinin “ulusal etnik azınlık” tanımı yapmasında bu sebepten ötürü ısrar etmıyorlar.

DOST lideri L. Mestan o dönem sözü geçen milletvekiliydi. Bu gerçeği bilmesi gerek. Bildirinin metnini açıklayabilir. Kendisinde bu konuda beyanda bulunmasını, basın toplantısı düzenlemesini ve Doğan-Poptodorova yani DPS-BSP görüşünü, 18 yıl sonra olsa da, açıklamasını bekliyoruz. Siyaset oy başı 11 leva ceplemek değil, halkın can alıcı sorunlarına inmek ve onları çözmektir. Etnik azınlık haklarımızın tanınması başat sorunumuzdur. Bekliyoruz.

Teşekkür ederim. Dostlarla paylaşınız

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir