Hainler Günü

Şakir ARSLANTAŞ

BMÖ ya da ÜNESKO senede bir günü, ispiyonlama ve ele verme suretiyle ailesine, arkadaşlarına, yakınlarına, soyuna, köydeşlerine ve halkına kötülük etmiş, çeki ve çileye neden olmuş, insanları yalan yanlış karalamayla tutuklatmış, sorgulatmış, sürgün ettirmiş ya da hapsettirmiş kişileri lanetleme günü olarak ilan etse ne güzel olur değil mi?

Değişik eziyetlere, ailelerde parçalanmaya, bölünmeye, kimilerin vatan terk etmesine ya da yıllarca dağda bayırda kaçak yaşamasına sebebiyet verenleri kınama ve lanetleme gününe bizde de ihtiyaç var.

Böyle bir lanetleyerek ANMA GÜNÜ olsa, iyi olur görüşündeyim. Kınanacak ve lanetlenecek olan hainlerin içyüzünü herkesin anlayacağı bir dilde tekrar tekrar ortaya koyup, bunu herkesin kabul ettiği evrensel bir ahlak ve adalet üzerinden yapmak gerekir ki dünyada yepyeni bir uygarlık kurulmasında temel rol oynayabilsin.

zorunda olacağız.

Evrensel adaletin kuralları kabul edilmeden ve zorunlu hayat normu olarak uygulanmaya başlanmadan böyle bir Anma Gününde Milet birbirine girer. İşin özünde o günün aynı zamanda bir aklanma günü, af dileme günü ve genç kuşağa ibret dersi verme günü olması da çok önemli olacaktır.

Anma Gününde yapılacak törende, ailesini, yakınlarını, dostlarını, yoldaşlarını, soyunu, halkın haklı davasını düşmana ihbar ederek hainlik yapanların isimleri teker teker okunmalı ve işledikleri suçlara işaret edilmelidır.

Hainler Günü, Hıristiyanlar ve Müslümanlar için iki ayrı gün olabilir. Örneğin Hıristiyan dininde İsa Peygamberin çarmıha gerilmesine neden olan ele verilişi Paskalya Bayramının arife haftasına rastladığı için, her yılın aynı günü Hıristiyan Hainleri Lanetleme Günü olarak takvime alınıp anılabilir. O gün genç kuşak akla karayı, onurlu olmakla hainliği birbirinden ayırt etmeyi tarihin ibret örneklerinden öğrenmelidir.

Bulgaristan’da böyle bir kınama günü olsa, örneğin iki gün önce yani 19 Şubat 2014’te Bulgar ulusal kahramanı, Vasil Levski’yi takdir ederek onurlandırma gününde, Osmanlı döneminde Bulgar ulusunun uyanış ve ulusal egemenlik savaşçısı Vasil Levski’nin hem kutsal davasına hem de hainliğin iğrenç yüzüne işaret edilmeliydi. Ulusal anma gününde Levski’yi bir dava dehası olduğu için kıskandığından ele veren Papaz Kristü Nikiforov;  komitacılığın büyük ihbarcısı Dimirır Obşti; Levski’nin simasını kara kalemle çizen ve Osmanlı istihbaratının eline geçmesini sağlayan Nana’nın hareketi tarihimizin çok büyük hainlikleri olarak lanetlenmeden, Levski’yi Anma Töreninden alacağımız ibret dersi ne olabilir ki?  Acısı çekilmeyen bir olayın özü açılamaz! Aynı törenlerde, bir de şu önemli özelliğe işaret edilse, günümüz Bulgaristan huzur çiçekleri bahçesi olurdu. V. Levski’yi anma töreninde yapılan konuşmalarda, Bulgar ulusal kahramanının hiçbir Türk ve Müslüman tarafından ihbar edilmediği önemle belirtilmelidir. Bu vurgulanmadığı ürece, Levski davasından Türk düşmanlığı icat edenler bayram etmeye devam eder. Atalarımızın Levski’nin davasında devir yenilemeyi amaçlayan bir öz ve ışık görebilmeleri, onların Bulgar ulusal davasına ilgisiz olmadıklarına kanıttır. Azizlerimizin bu asil davaya olan yaklaşımını korumak vazifemizdir. Bulgar ulusu içinde saçma sorunlardan başımız ağarmadan yaşayabilmemizin anahtarı işte budur. Olaylara açılan yeni yaklaşım da tam bu olmalıdır. Bizim V. Levski’nin kişiliği ve davasıyla alıp veremediğimiz yoksa bugünkü Bulgar ulusuyla da hiçbir alıp veremediğimiz olamaz ve yoktur. Levski’nin davası paylaşılmaz bir bütündür. Onun herkesten fazla takdir etme hakkı bir de bizim öz hakkımızdır.  Bu hakikatten böyledir. Levskiyi Bulgaristan Türk ve Müslümanından kıskanmak büyük bir hainliktir.

Hepimiz, tarihi doğru okuyamayanların, tarihten emsal derslerle güncel politikayı besleyemeyenlerin kara cahilliğinin zavallı kurbanlarıyız.

Son haftalarda saçma sapan nedenlerle, atalarımızın bundan 600 yıl önce kurduğu camilerin tapulu kimliğini kanlı kavgalarda tartışmakla, mahkeme adaletini kabul etmeyip sokaklarda adalet arayanların hortlarıyla şahit olduğumuz rezillik, özünde bir ceviz kabuğu doldurmaz. Ortak tarihimizi hurafelerden, sahte kahramanlardan, hayal simalardan kurtarıp gerçekliğe dönebilirsek, Türkün Bulgar’dan Bulgarin da Türk’ten büyük dostu olmaz. Hainlik zahiri bundan böyle yakacak can bulamaz. Evet bugün,  Hainleri ve hainliği kınama gününe gerek var.

Yeri gelmişken bir hainlik biçimi olarak ikiyüzlülüğe de değinsek iyi olacak. Konuya Levski’nin yargılanması ve idam cezası açısından baktığımızda şu gerçek dikkati çekiyor. Levskiyi yargılayan Mahkeme Başkanı Bulgar İvanço Hacıpençeviç, İstanbul’da oturan, görevi hükümet danışmanlığı olan, Levski’yi şahsen tanıyan, kendisiyle görüşmüş, onu evinde misafir etmiş, komite işleri için ona para vermiş bir şahıstır. Hem komite işlerine para vermek hem de hayatını ulusal davaya adamış olan komitacı başını idam etmek iki yüzlülük değil de nedir? Olaylar tahlil edilmeden gerçekler su yüzüne çıkmaz. Bundan 141 yıl evvel cereyan etmiş olan bu tarihi vaka, günümüz için çok önemlidir. Ne yazık ki, hala tarlanın taşı dikeni temizlenmediğinden, iyi niyetlerimiz boşa çıkmaya devam ediyor. Bu yüzden, her bir hainlik olayına tarihsel durum değerlendirerek, olaylar her yanlı tahlil edilerek bakmalıyız. Gerçeğin ışınını bulmak zor iştir.

Dinimizde de hainlik var:

İslam dini içindeki hainlik ve fitne tarihine ilginiz varsa Prof. Nuri Yaşar’ın “İmamı Azam” eserini okumanız yeterlidir. “Kuran” da hainlik konusuna ilgisiz ve yabancı kalmamıştır. Hainlikle birlikte kin tutmak, kin bağlamak ve öz çıkarlarına sırt çevirip düşmanca hareket etmek temel kitabın 16 ayetinde değişik emsallerle ve soyut imgelerle farklı biçimlerde imalı işlenmiştir. Bir önderin yönettiği cemaat ta ihaneti hainlik olarak nitelenirken, halk davasına ihanet, arkadaşlarını ele verme, kötülük işleme, yalan söyleme, aldatma ve adaletsizliğe neden olma büyük günahlar arasında sıralanmıştır.

Olaylara bu açıdan baktığımızda, ileri gelen din adamlarımızın HÖH önderi Ahmet Doğan’ın Hak ve Özgürlükler Davamızın başına gizli bir görevle gizli bir ajan sıfatıyla getirilmesini, demokrasi koşullarında hak ve hürriyete kavuşmayı bekleyenleri aldatmasını, umutlarımızı boşa çıkarmasını, özlemlerimize pranga vurmasını, ana dilinde konuşma yazma, okuma ve gururlanma gibi en doğal ve en yasak haklarımızı bile elde etmemizi yıllar yılı engellemesi hem günah hem de hainliğin başka bir şekli değil de nedir, sorusu gündem oldu.

Yine bu açıdan analiz edildiğinde, 1953 göçünde Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç edenler arasında büyük bir kafile iyi yetişmiş tahsilli din adamımızın olduğunu da görürüz. Onlar o zaman sosyalizmle gelen insizlik dalgasına ezilmemek için göç ettiler. Vatanda kalanlar da İslamın yaşam biçimimizi belirleyen normlarının doğru biçimde uygulanmasını sağlamak için amansız mücadele verdiler.

 

Toplumsal olayların devinim güçleri, niteliği ve hedefleri görülmeden, doğru ile yanlış, onurlu olanla yüz karası olan görülemez. Biz bir asırdan uzun bir zamandan beri kimliğimizi koruma ve doğal imkânlarımız ve yasal haklarımız temelinde geliştirme uğruna mücadele verdik. Bu savaşımda, Anayasal yasaklara ya da yazılmamış ve kabul edilmemiş kanun ve kararlara dayanan iktidarlar uyguladıkları baskı ve terörü haklı göstermeye çalışırken, en ilkel insan hakları için direnen Türk ve Müslümanları “vatan haini” gösterip iteledi ve yargılamadan hapse attı, sürgün ettiler. Totalitarizm döneminde bu uygulama güncel politikayı belirliyordu. Bu siyasetin içinde “vatan haini” ile “vatansever” yer değiştirmişti. 1990’dan sonra, sanki satranç tahtası yeniden dizildi ve bu defa demokratik ortamda kurallara göre oynanacak umudu belirdi. Oyun ilk baştan düzenli başlasa da, sanki satranç figürlerinin altında mıknatıs varmış gibi, figürler kendileri hareket ederek oyunu tıkadılar. Yani, kabul edilen bazı demokratik yasalar kitaba ciltlenip rafa kaldırıldı ve eski değer yargıları toplum gündemini yeniden belirlemeye başladı. Örneğin, V. Levskiyi anma günü, 2014’te 1985’ten bile daha kötü, insan sever ve insanoğlu kardeşliği gibi idelerden ve hümanist anlayıştan yoksun, polis kordonu içinde kullanıldı. Sofyalılardan bazıları törende bağırıp çağırarak faşizan lider Volen Siderov’un günümüzün Vasil Levski’si olduğunu duyurmaya çalıştılar. Milliyetçiliği iyice taşıranlar törene katılanların yüzüne “Bu hava benim havamdır, siz benim havamı nefes ediyorsunuz!” deyecek kadar ileri gittiler. Ötekini düşman belleyen bu tavır, yeni politik renkler alınca, gerginlik, öfke, kin, çatışma kaynağına dönüşüyor. Toplum yediden yetmişe ürperiyor.

Bulgar faşizmi 1930’larda Almanya’nın “Ost” (Doğu) politikası desteğiyle oluştu.

Gençler arasında milliyetçi faşizan “Brannik” hareketi örgütlendi. 1945’ten sonra kurulan komünist Bulgar İstihbaratında parti saflarına sızan düşmanı arayan şube vardı. Birçok yerde “Baranik” çilerin, onların çocuklarının ilçe ve il komünist partisi örgüt yönetiminde kümelendiği tespit edildi, görevlerinden alınmaları istendi. Ne ki, biz çok küçük bir ülke ve çok küçük bir ulus olduğumuzdan, zaman içinde komünistlerin çocuklarıyla “Brannik” çilerin evlatları kaynaşmış, toplumda yargı değerlerin değişivermişti. Bugün “Brannik” çiler 1938’de tek komünist kurşunuyla infaz edilen ve cehenneme gönderilen “Brannik” önderi General Lukov’u gürültülü sokak nümayişlerinde, görkemli törenlerde yaşatmaya çalışıyorlar. Yine bu yıl Almanya’da ise, “Hitler” faşizminin dış ülkelerde yanan ateşinin Almanya toplumunu etkileme tehlikelerini araştıran bir Enstitü açıldı. Buna rağmen, Avrupa Birliği’nde tüm AB ülkelerinde faşizmin tüm kalıntılarının kökünün kazınması zorunluluğunu uygulatan bir yaptırım henüz yok. Alman faşizmi Nürnberg Uluslar arası Mahkemesi’nde yargılandı, faşistler hak ettikleri cezayı buldu. Nice yıl Avrupa faşizmi bir insanlık suçu olarak lanetleyerek yaşadı. Şimdi bizde faşistlerin torunları Levski’nin kutsal davasına sahip çıkarak “kendilerinden yana olmayanlara nefes hakkını fazla bulmaya başladılar.” Hem de bu, sosyalistlerle hak ve özgürlük davacıları iktidarda olduğu bir dönemde palazlandı. Olaylara bu açıdan baktığımızda, ulusal tarihte olumlu nitelikleri koruyup yaşatmamak çok çok çok kolay olduğundan doğru olanı yanlış gösterip, yanlış olanı da görmezlikten gelmek kolayın kolayıdır. Kendi isteklerini bilmeyen ve halkın isteklerini de öğrenip üstlenmeden, hakkımızda emirleri düşman ve hain güçlerden alarak, politika içinde rol almak da başka tür ve çok büyük bir hainliktir. Bunu bugün ülkemizde izliyoruz. Dallanan ve şiddetini arttıran faşizme seyirci kalanlar da hainlik ettikleri için bir gün gelip hesap vermek zorunda kalacaklardır.

 

Biz Bulgaristan Türklerinin Bulgar toplumu içindeki öz davamız, amansız direnişlerimiz, boyun eğmeden mücadele ederken ödün vermeden var olmamız doğal bir kaynaktan güç alır. Bu, bizim Türk olmamız ve Türklüğümüzdür. Bizim Türklüğümüz, öz tarihimiz, öz kültürümüz, dünyanın gelişmesine katkılarımız cilt cilt kitaplarla anlatılamaz. Yalnız halk masallarımız 20 cilttir. Diğer halklar bizi güzelliklerimizle sevmiştir, insan erdemlerimizden ders alarak bizimle birlikteliği yeğlemiştir. Bir Türk’ten dost edinmek insan kazanımlarının en üstün olanlarından biri olarak öykülenir.

Bu erdemlerle dokunmuş bir halkın ne atkısından ne de dokusundan iplik kaçmaz, arasından hain çıkmaz. Bu inancımız doğrudur, kesindir, değişmezdir.

Biz bu yazımızda Hainler Günü’nde söz ederken, özümüzde olmayan bir şeyden üzerimize leke sıçratmışsa temizleyip her şeyimizi yine gönlümüz gibi pampacık etmek için konu açtık. Biz akan suyun kendini arıttığına inanan bir milletiz. Hainler aramıza para ve zümrüt yüklü kervanla, bal dolu fıçı ve yağ dolu küplerle gelse giremez, çünkü şerefimize paha biçilemez. Sizi tanımak, sizi anlatmak ne kadar güzel bir bilseniz!

Devam edecek.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir