Bir Varmış, Bir Yokmuş…

Filiz SOYTÜRK

İnsanlar dünyayı öteden beri hep masallarla anlattılar. En büyük aşkların, çile ve çekilerin masalları dilden kullağa yayıldı, dünyayı dolaştı, renkleştikçe renklendi… İnsanların doğayla, hayvanlarla, bitkilerle konuştuğu en yakın yer masallar dünyasıdır. Dünyayı masallarla anlatanlar beceremediklerini masal dünyasında kurguladığı devlere yaptırdı ve kendi özlem ve yaratıcı gücünü çırpıladı. “Bin bir Gece Masalları”nı dinlemeden, Andersen’i okumadan, günümüzün masalsal çizgi filmlerini izlemedden vs. hiç bir uygarlığın tepelerine uzanmak mümkün değildir. Bizim masallarımızda Nasreddin Hoca ile eşeği bir bütündür.

Masallarda, aslan soylu bir yaratık olarak güçlü buyurgan; tilki kurnaz, işini bilen, alaycı; kurt yırtıcı sağtöresiz; köpek çamur atan; güvenilmez; fare çevik, açıkgöz; eşek aşağılanmış, “eşek gibi çalışmak” değimine uygun olarak yük altında, eziler çeker. Fakat masallar hep insan dünyasını anlatmak için kurgulanıp anlatılır ve dinleyenlere ibret dersi olması temeni edilir.

İnsanoğuluna özgü tüm bu özellikler gerçek kahramanlarıyla olay olarak anlatıldığında öykü olur. Öykülerde, başka bir canlandırma ortamında, eğlendiren görüntüler içinde çeşit çeşit tipler belirir. Örneğin kurbaların yaygarası aşağı katman insanları canlandırır. Geyik güzelliği başına dert açar, hoş ve boş bir yaratık; öküz iriliği; keçi aptallığı; sinek kendini bilmezliği; karınca durup dinlenmeden çalışmayı; kartal özdeki gücü; çaylak yırtıcılığı somutlaştırır.

Bir de en güzel masallar ve öyküler çocuklar üzerinden ve çocuklar için yaratılıp yaşatılmıştır.

Bugün sizlere ilk adım olarak benzetmeli bir masal anlatmak istiyorum. Ara açıklamalarım için önceden özür dilerim.

Bu masalda olmayan şeyle insanları oyalama özdür: Amacım Bulgaristan’da 1990’dan sonra ve bugünlere kadar uzanan sosyal olaylarda insanlarımızı oyalama ve kandırma özlü bir eğilim olduğunu ortaya koymaktır.

Biri kız biri oğlan iki küçük çocuk, ikisi de çok sevimli ve naziktir. Bu şirin ve nazik çocuklar babalarıyla birlikte, büyük bir ormanın eteğindeki kendilerinin olan çok güzel bir köşkte oturur.

Onlar daha küçük yaşta iken anneleri ölür. (Anne simasında 1989’da nalları atan Bulgaistan’daki sosyalist düzeni düşündük.) Babaları öksüzlere iyi bakma niyetindedir. Mini mini yavrularını bütün kalbiyle sevdiğini gösterirken, annelerini aratmamaya gayret eder. (Bizde de sosyalizm yıllarında elde edilen ne varsa halka alel acele sözde dağıtıldı. 15 bin sanayi işletmesi kapılarını kapadı.Tarımda kooperatifçilik yok edildi. Tarlalar, ormanlar iade edildi.)

Öyle ama baba yavaş yavaş hastalanır. Zayıf düşer. Çocuklar sabahtan akşama neşe ve sevinç içinde köşkte oynayıp koşup eğilenirken, yüzü sapsarı kesilmiş takatsiz yatan babalarının durumunun çok ağır olduğunu pek kavrayamaz. Bir gün babaları onları çağırtır ve şöyle der:

“Sevgili evlatlarım, ben seyahata çıkmak zorundayım. Bir süre ortadan kaybolacağım. Belki de bu seyahat çok uzun sürecektir. Bu sure içinde uslu durunuz. Birbirinizi daha çok seviniz ve beni de unutmayınız.”

Öleceğini bilen zavallı baba, durumu çocuklarına hissettirmek ve gidince geri dönmeyeceğini çocuklarının bilmesini istemez. Masum yavrularının onun bu köşke dönmesini uzun zaman ümitle beklemelerini arzu eder.

Baba bu konuda kardeşine özel mektup yazarak sevimli yavrularına dönmeyeceğini hissettirmeden bakmasını rica eder.

Çocuklar babaları öldüğü zaman, onun seyehat için gittiğini sandıklarından, pek fazla üzülmezler. Parkta, bahçede, köşkte neşe içinde oyunlarına devam ederken bir gün amcaları çıkıp gelir. O köşke oturmak ve sefa sürmek için gelmiştir. Ümitle aşılayarak konuşur:

“Babanız çok yakında tekrar gelecek, siz merak etmeyiniz ve uslu durunuz!…” (1990’dan sonra emekçi halkın malına mülküne oturan komünist uzantısı sosyalistler ve gizli servis ajanı höhçüler herkese hürriyet, adalet ve özgürlük vaat etmediler mi?)

Geçen günlerin belirli saatlerinde, küçük kız mini mini eliyle mendilini sallar ve sesi çıktığı kadar bağrarak:

“Baba, baba! Artık çabuk gel!” der.

Kendisi gibi mini mini olan kardeşi de gelen birini gördüğünde:

“Kardeşim aşağaya bak! Gelen kravatlı galiba babamız olacak!” der.

Gelenler hep babaları delildir. Fakat çocuklar her gün aynı sabırla bekler, çünkü onlara babalarının mutlaka geleceği söylenmiş ve onlar da buna inanmışlardır. (Bu, A. (Dönek) adında bir ajanın sözlerine inanıp umut bağlayanların durumunu hatırlatır.)

Amcaları babaları gibi zengin değildir. O:” Eğer kardeşimin çocukları olmasaydı köşk benim olacaktı.” diye düşünür. Ve onun bu adi ve çirkin düşüncesi gün geçtikçe güçlenir. Bir gün köşke kıyafetleri kötü ve davranışları kaba, hayduta benzeyen iki adam gelir.

Amcaları köşkün gizli bir odasına kapanıp onlarla uzun uzadıya gizli konuştuktan sonra, bu eşkiya kılıklı adamlara çok altın verir, onları memnun ederek gönderir ve o gün çocuklara şunları söyler:

“Babanız sizi görmediğinden dolayı çok canının sıkıldığını bana bir mektupla bildirdi. Sizi bulunduğu yere istiyor. Ben iki seyyahla görüştüm. Onlar sisi babanızın bulunduğu yere götürmeyi üstlendi. Nasıl gider misiniz?” (Burası Bulgaristan NATO ve Avrupa Birliği’ne girince işler düzelir, masalı gibidir.)

Çocukların sevinçli cevabı:

“Gideriz, gideriz…hemen gideriz!”

Haydutta benzeyen adamlar atlarıyla belirir, biri kizi, diğeri de oğlanı alır ve köşkten dört nala uzaklaşırlar.

Zavalı mini kardeşler haydutların amcalarından onları öldürmek için para aldığını bilmediğinden sevinçlidir.

Oğlan kendini götüren hayduta:

“Babamın bulunduğu yer daha çok uzak mı?” diye sorar.

Haydut:

İlk dört yol ağızına vardığımızda oraya gelmış olacağız!” İlk dört ağızına geldikleri zaman, çocuklar sevinç ve neşe içinde el çırparak bağırırlar:

“İşte oraya geldik! Babamız nerede? Baba, baba! Neredesin baba!…”

İlk dört yol ağızında duran ve etrafına bakınan haydutlardan biri:

“Biz yanılmışız, babanızın bulunduğu yer, ikinci dört yol ağızında imiş!”

Haydutlarla çocuklar at üzerinde yollarına devam ederler.

İkinci dört yol ağızına da gelirler: Çocuklar yine sevinç ve neşe ile bağırırlar:

“İşte oraya da geldik! Babamız nerede? Baba, neredesin?

Bu defa ikinci haydut söze karışır:

“Biz yanılmışız, babanızın bulunduğu yer, üçüncü dört yol ağızında imiş!”

Yine yollarına devam ederler.

Üçüncü dört yol ağızında, haydutlar yine yanılmışız, derler.Dördüncü dört yol ağızında, yine yanılmışız derler. Beşincide, altıncıda hep aynı sözler, hep aynı lakırtılar. Yeni bir dört yol ağızı gördüklerinde hep biz yanılmışız, biz yanılmışız derken, birinci haydut:

“Bu mutlaka, birinci pınarda olmalıdır!” dedi.

(Bu iş, bizdeki geçiş dönemi lakırtılarına çok benzer, önce demokrasi ha geldi ha gelecek, sonra pazar ekonomisi yalanı uzadı, ardından AB dosyalarını açtık, daha sonra NATO üs kuracak ve biz kiradan yaşayacaktık, bir hamle sonra Rusya “Güney Akım” gaz boru hattınndan yılda 2 milyar toprak bastı parası verecekti, “Belene” AES elektriğinden gelecek gelirle yan gelip yatacaktık vs. vs.)

Birinci pınara gelinir. Çocuklar sevinç ve neşe ile bağırır:

“Baba, baba! A, nerede babamız?”

İkinci haydut:

“Biz yanılmışız, orası ikinci pınarda olacak!” İkinci pınarda yine yanılmışız, der. Sonra üçüncü pınar ve en son dördüncü pınara gelirler.

Bütün pınarları gördükten sonra.

“Biz yanışmışız, babanız birinci kayada olacak” Ve atlarına binerek sürüp giderler.

Haydutlar bütün kayaları, ağaçları gördükleri zaman, her gördükleri ağaçta yanıldıklarını söylerler. Böyle diye diye ormanı baştan başa görürler. Nihayet bir yerde dururlar. Atlarından inerek birbirlerine bakınırlar ve birinci haydut yavaşça diğer haydutun kulağına fısıldayarak:

“İşlerini bitirelim ama bu küçük çocuk çok kibar, onu öldürmeye kıyamam” der.

İkinci haydut da:

Bu küçük kız da çok kibar, çok sevimli ve nazik ben de onu öldürmeye kıyamam…”

İkisi birden çocuklara dönerek:

“Çok yoruldunuz, biraz burada oynayınız. Siz burada oynarken, biz gidip babanızı arayacağız!” (Masalın bu bölümü de fabrikalar özelleştirilirken hepimize dağıtılan ve payımız olan bonolarımız ve bozulan kooperatiflerden geri verilen topraklarımız sözde elimizde olmasına rağmen, hepimizin işsiz ve gelirsiz olduğumuz yılları anımsatır.)

Haydutlar uzaklaşmaya başladıklarında, çocuklar orada yapayalnız kalırlar. Zavallılar haydutların arkasından ağlayarak koşmaya başlar. Haydutlar daha çok uzaklaşmamıştır. Arkalarına baktıklarında çocukların kendilerine doğru koştuklarını görürler:

Çocuklar korka korka:

“Biz böyle yapayalnız kalmaktan korkuyoruz. Sizinle gelmek istiyoruz!”

Birinci haydut çok kızgın bir sesle ikincisine dönerek:

“Şimdi ne yapacağız?”

İkincisi:

“Bilmem!”

Birinci:

Pekala, ben sana şunu teklif ediyorum. Çocuklar senin olsun, paralar da benim, ben paraları alacağım!”

İkinci haydut:

“Yok, yok! Hayır! Paralar ikimizindir. Ben hakkımı isterim. Ben hissemi almalıyım. Başka birşey kabul etmem!”

Birinci haydut:

Madem ki, sen birşey yapmak istemiyorsun, hiçbir hakkın olamaz!”

“Ya senin, senin hakların var öyle mi? Asıl verilecek karara karşı çıkan, vazgeçen sensin!…”

Çocuklar bu ağız kavgasını hiçbir şey anlamadan dinler.

Kavga gittikçe kızışır. Birden bire ikinci haydut çocukların amcalarının gösterdiği altın kesesini göstererek:

“İşte altın kesesi! Sen onu çok iyi görüyorsun. Kendine güveniyorsan gel de al!

Bu arada ikinci haydut çocuklara dönerek:

“Haydi gidin oynayın, böğürtlen ve yabani meyve arayın. Kelebeklerin arkasından koşup eğilenin!… ben arkadaşıma birşeyler söyleyeceğim!”

Çocuklar gider. İki haydut yalnız kalınca canavarlar gibi birbirinin üzerine saldırırlar. Birkaç dakika bıçaklı yumruklu dövüşten sonra birinci haydut geberir ve ikincisi de ölmek üzereyken:

“Ben öleceğim. Size yardım edemem. Arkadaşımın torbasında altın kesesi var, onu alın ve kaçın…babanızı aramayın, onu bulamayacaksınız! Çünkü ölmüştür. Amcanız çok kötü kalpli bir adamdır. Bizi sizi öldürmek için görevlendirdi. Onun için de bize çok para verdi. Kaçın ve kurtulun.

Bunları söyleyen ikinci haydut hemen ölür.

Çocuklar ortada kalır ve yeni hayat yolu aramaya koyulur…

(Bu masallın sonu, vatanımızda iç kavga ve kapışmalar, hırsızlığın türlerinden olan rüşvet, dolandırıcılık, yankesicilik vb. sonucu beklenen mutlu hayatın geciktiğini ve ne zaman geleceğinin belli olmadığını, boş boş oturup baklemenin de anlamsız olduğunu anlayan 2.5 milyon yurttaşımızın yurdumuzu terk etmesini anımsatıyor. Yalan dolan da ne zamana kadar? Baştakilerle hak ve özgürlük ümidi de boş olduğundan, bu iş baştan başa, bir varmış, bir yokmuş olmuyor mu?)

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir