Yorum

Moloz Yığını Altındayız – 2

Tarih: 26 Ocak 2020
Yazan: Nazım ÇAVUŞ
Konu:  HÖH’lülerin birbirlerine söyleyecekleri var ama susuyorlar.

 “Kaldır kadehi Heyyy!” diye diye sesinin çıktığınca bağıran siyah boynunda kalın kol yalı “partili” o an kendin, etrafta hadi kardeşler içelim davetinde bulunan kimseler olmadığından, kendini “lider” görmüştü.

Böyle bir bolluğun tam ortasına ilk kez düştüğünden olacak, tavuk gibi tepiniyordu. Görmüşsünüzdür,  aç tavuğu ambara atsan, kaga dolusu yutacağına, ayaklarıyla yemleri eceler hatta saçar, sanki solucan atar. Kolu havada adamın dolu kadeh elinde, “Önce gelişine, sonra gidişine, dibine!” diye haykırıyordu.

Penceresiz salonun bir kenarına çekilmiş, elindeki kadeh su dolu, gözlemci gözüyle zaman öldüren, DPS Avrupa milletvekili İlhan Küçük, Romeni olmayan bir köyün gözde gençlerinden biriydi. Köyünün tam merkezine devlet terörüne karşı mücadelede şehit düşenler anıtı dikilmiş ve mermer levhanın duvarına “Ben yanmazsam, sen yanmazsan, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?” yazılmıştı. İlk şehitleri anma ve kimlik direnişimizi yaşatma tören ve mevlitlerimizde bulunmuş ve sonra da davamızın ruhuna hitap eden konuşmaları alkış toplamıştı.

İlhan, yemekten içmekten coşan kalabalığa bakıyor ve bu sarı gömlek yakasına yeşil papyonlu, saçları zifiri kara, çakmak gözleri sürekli oynayan erkeklerden ve küpeleri kulaklarından büyük, uzun fistanlı, ayakları botlu kadınlardan hiç birisini anma törenlerimizde ve mevlitlerimizde görmediğini sanki yeni keşfediyordu.

İlhan yerinde dura dursun, kapıdan Profesör, Doktor olarak tanıtılan Lüdmil Georgiev girdi. Seyrelmiş saçları dağınık, ufacık burunlu ve geniş düz yüzünde buğday renkli göz bebekleri birbirinde fazlaca uzak olduğundan kalabalıktan biri olmadığı hemen anlaşıldı. Aslında II. Simeyon hükümetinde ve Sergey Stanişev kabinesinden (2001-2009) dere diplerini temizletmek için çanta dolusu para dağıtılırken o da oradaydı. “30 yıl DPS” törene katılanları tanıması gerekirdi, çünkü hepsi aynı yemlikten yemişlerdi. Kendisi gibi, törende hazır bulunanlar birkaç “dere dibi temizleme” – eko şirket kurmuş, işleri yaptık raporu hazırlamış ve ilk yağmurdan sonra şirketi kapatmış ve “iş adamlığını” noktalamıştı. Aynı kaderi yaşayanlardan hiç biriyle selamlaşmadı. Kimlere katılacağını da bilemedi.

Büfeye yöneldi. “Dopel Apsolut” dedi ve buz da ekleyin diye ilave etti. Töreni, Karadeniz’deki Rus Köşkü’nden canlı yayın gibi izleyen “fahri başkan” Ahmet Doğan, menüyü imzalarken “Votka” sayfasını koparmıştı. Onun son  “votka sarhoşluğu” fotoğraflanmış, yüzü gözü dönmüş, dişlerinin arasından dışa sarkmış uzun dilli resimler sosyal medyayı dolaşmıştı. O bunun içilen votkadan kaynaklandığına inanıyordu.

Prof. Dr. L. Georgiev, salondakilerin genleri onunkinden farklı tipler olduğunu biliyordu. Fakat o sosyolojide diyalektik yasalarını uygulayan ve her yasa ve yasallıkta istisnalar olduğuna inanan bir bilim adamıydı. Sonra doğru yoldan kurallara uyarak yürüyen insanları toplumun fark etmesi imkânsız gibi bireydi. Fark edilmek için yoldan çıkmak, kırmızıda geçmek ya da başkalarının aklına gelmeyeni yazmak veya önermek gerekiyordu. Yeni yüzyılın başında onu Ahmet Doğan’ın yanına kafasını boşaltmak ve yerine çöp doldurmak için gönderenler, ödevini şöyle formüle etmişlerdi:

“Bir meyve bahçesi hayal et. İçinde Bulgaristan’daki çekirdeklilerin her türünden fidanlar var. Bu fidanlar, kara erik, sarıerik, can eriği, hoşaflık eriği, mor erik, reng lot eriği,  Köstendil eriği, Tryavna eriği ve daha hangi cinsten erik istersen olabilir. Erikleri Bulgaristan’daki yerli Türkler, Pomaklar, Romen Millet, Çingeneler, Gagavuzlar, Çerkezler, Tatarlar, Ulahlar ve daha kim istersen odur. Bu yerli erikler hepsini “Kırmızı İngiliz Stenley” erik çubuğuyla aşılamak senin vazifendir.”

Bu ödevi veren yetkili “bir kapalı alan bahçesinde bu deneyi artık yaptıklarını, ne yazık ki aşı eriklerin hepsinin kırmızı olması beklenirken, kazan karası siyaha çaldığını söylemedi.

“Stenley” hem tatlı hem mayhoş hem de içinde bir nebze ekşiliği olan iri ve sulu hoş bir erik. Rakısı ve hoşafı içimli, ezmesi ve marmeladı harika, Avusturya’ya satsan “strudel” tatlısı üstünde albenili vs.” dedi.

Kuşkusuz doğada olmayan bir şey toplumda yoktu ve L. Georgiev’in inancında ağaçları budayabilirsin, onların ağılayışını işiten yoktur, gözyaşları akar ama yaşadıkları gamı hisseden yoktur. Toplumda bu işler böyle değil. Ahmet Doğan’ın yanında 10 yıl görevli kalırken, anası Kırım Tatarı – pamuk gibi bir kadın – ama babası Gang nehrinin sıcak fırınında kavrulmuşlardan biri – çelikleşme meyvesi ortada.  Doğadan her örneği alıp toplumda uygulayamazsın. Toplumun aşı meyvesi çekirdeğini eksen, biten yerli yabandır. Yaşanan köke öze dönüştür. İşte bunun yaşanmaması için Prof. L. Georgiev yabancı bir kavram olan “etnik” sözünü işe koşmuştu. Önce “etnik” olanın ne olduğunu A. Doğan’a anlatırken zorlanıyordu. Su kabağı kafalı olduğunun farkında olmayan ve “feylesof” geçinen bu tipe, “anlatabildim mi? Ya da anlayabildiniz mi acaba?” sorular sormak da uygun düşmüyordu. Birkaç yılını monarşi ve totaliter komünizm döneminde Bulgaristan Müslümanlarının tarihine, onlarla ilgili alınan devlet önlemlerini araştırmaya adamam gerekti.

9 Ekim 1912’de Ferdinand hükümeti Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan ederken Sofya meclisinde 12 Müslüman milletvekili vardı. Onlar Osmanlı kökeninden, ümmetten gelseler ve bu geleneklerle yaşasalar da Osmanlı devletinin yıkılmasına ve yerine bir başka, farklı ve onu reddeden devlet biçimi dikilmesine “hayır” dememişlerdi. Hem de yaşam tarzlarını belirleyen Şeriat ve Halifelik o zaman ayaktaydı. Buna rağmen “Evet” oyu vermişlerdi.

İkinci olaya da, Müslümanlar için “zifiri” karanlık olan, 1985’in Temmuzunda Bulgaristan Türk aydınları arasından seçilen 39 kişiden 36’sının imzaladığı ve basından yayınlanan Bildirideki şu cümle oldu:

Gerçekleri savunan sesimizi yükseltirken, yalan ve iftiraları kınayarak, şu beyanda bulunuyoruz: Dede, nine, baba ve analarımızın inancına bakılmaksızın, biz, tüm Bulgarlar, aynı milli kadere, aynı milli karaktere, aynı maneviyata ve aynı emellere sahip olduğumuza inanıyoruz. Biz, Bulgar halk köklerimize yabancı olan isimlerden gönüllü olarak ve inanarak vazgeçen Bulgarlarız.”

Bu noktada Bulgaristan Türklerinden bazı kişilerde “geçmişten hesap sorulmasa da olur” fikrinin aşı olarak tutuğunu hissetmiş ve bir Kırım Tatarı ve Hindistanlı Rom tozlaşmasından Türk dünyaya gelemeyeceğine inanarak A. Doğan’ın kafasını bir ağaç oymacısı gibi ideolojik ve psişik olarak bu ideleri ve ondan doğacak yeni uygulamayı – Bulgar Etnik Modelini – işlemeye koyulmuştu. Türkleri ve tüm Müslümanları ılımlı hainlik bir yaklaşımla değiştirme hedefi seçilmişti. Bu amaçla “lidet” vasfı olamayan bir şopardan “lider” yapmak, Bulgardan gelen her söze ters bakan, kulaklarını ve gözlerini kapamış Türkleri etkilemek ve hiç olmazsa uyuşturup susturmak gerekiyordu. Bu törende dikkati çeken Türk aydın olmaması büyük bir başarı sayılabilirdi. HÖH partisi köklerinden koparılmıştı. İşte bu durumun adı “etnik olandan kurtulmaktı”.

Doğan’dan saklamadığı ve söylemediği bir şey varsa, o da, bu aşılamanın yani kimlik değişikliğinin sosyal hayatta kanlı oluşuydu. Bunu en masum sözlerle DPS eylemcileri seminerlerinde anlatmaya çalışmış olsa da, ilgi bulamamıştı. 2018’de çıkan “Bulgar Tarihinin Eleştirel Psikolojisi” eserinin 142. sayfasında Bulgar halk tarih yapısının tek tek oluşturucu öğelerini açarken anlatmaya çalışmıştır. Zaman Proto Bulgarların “Tuna Bulgarları” devridir. Fert, aile ve soylar zayıf devlete ters bakar. İslavlarla kazanılan savaşlarda erkeklerin tümü kılıçtan geçirilir. Esir alınan İslav kadınlardan doğan nesil Proto Bulgar İslav devletini kurmuştur.

“Stenley” aşısının meyve çekirdeği ekilince yeniden can eriği ya da sarıerik, mor erik fidanı biterken, toplumda İslav kadınların doğurduğu çocukları Bulgar psişiği ile yetiştirmek mümkün olmuştur.

Anlattıklarımın doğada doğru olduğunu Filibe (Plovdiv) –Trakya – ovasında- Todor Jivkov devrinde dikilen ve gelip geçende hayranlık uyandıran aşı bahçelerinin bugünkü kaderinde izleyebiliriz. Silistre “badem kaysı” fidanlarından düşen çekirdeklerden de eski kırmızı beneli sarımtırak kaysılardan fidan bitmesi kesin kanıttır.

Prof. L. Georgiev bunları düşünürken, karşısında Başbakan Filip Dimitrov zamanından çevreci, II. Semiyon ve S. Stanişev hükumetlerince “Çevre Bakanı”, halen DPS’den Avrupa Parlamentosu milletvekili olan Bayan İskra Mihaylova belirdi. Aralarında uzun dostluk vardı. Bulgarların buğday renginden daha beyaz, şakak kemikleri hafif fırlak ve göz bebekleri Dimitrov’un kiler gibi bir birinden uzak oturmuş, saçları da akağaç yaprak sarısının en olgun renk tonunun güzelliyle dikkati çekerken, barda oturan profesörde “Tuna boylarındaki ilk kan karışımında Rus güzelliğini koruyabilmiş bir gen” fikri doğdu.

Selamlaştılar. Bakan İskra Mihaylova profesörün kafasından geçenleri okur gibi “Bulgaristan’da her şey değişir, ama toplum reform görmeden hayat değişmez” deyiverdi.

Prof. Georgiev, “şu insanların coşkusunda bir müjde var, bir şeylerin tekrar edeceğine, üzerlerine rahmet geldiğine inanıyorlar” dedi.

“Bu umut onların güç kaynağı, ne var ki, Bulgaristan kılıfı içinde olsalar da, kendilerini Müslüman partisinde, bu partiye oy verdikçe huzurlu hissediyorlar. Sorun burada, karışmanın yönünü kendileri seçiyor ve serbest seçimlerini yapmış gibiler.” diye ekledi.

Devam edecek.
Bizi takip ediniz.
Okuyanlara teşekkürler.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

nineteen − 18 =