Konuşmacı: Rafet ULUTÜRK – BULTÜRK Genel Başkanı
Saygıdeğer Hazirun, Kıymetli Gönül Dostları, Muhterem Katılımcılar,
Bugün buradayım çünkü kalbimizin en derininden yükselen bir çağrıyı, unutulmaya yüz tutmuş bir vefayı, susturulmak istenen bir tarihi yeniden dile getirmek için buradayım. Sizlere yalnızca kelimelerle değil, hafızanın içinden geçen bir selamla geldim.
Tuna’nın sessiz ve mahzun akışından…
Deliorman’ın içine işleyen yürek burkan sessizliğinden…
Dobruca’nın dualarla yoğrulmuş sabahlarından…
Koca Balkan’ın göğe yükselen doruklarından,
yerle göğü birleştiren vakur tepelerinden…
Tunca’nın sabırla akan sularından,
Meriç’in gözyaşlarıyla sulanmış kutsal kıyılarından…
Rodopların içe dokunan, yürek titreten ezgilerinden…
Ve Arda’nın kıvrım kıvrım akan, vefa yüklü akışından sizlere selam getirdim…
Bu selam, sadece geçmişten değil,
bir milletin susmayan hafızasından, koparılmak istenen ama asla sökülmeyen köklerinden gelen bir selamdır.
Bugün burada; unutturulmak istenen bir geçmişi hatırlamak, silinmeye çalışılan hafızamızı yeniden inşa etmek, karartılan tarihimizi hakikatin ışığıyla yeniden aydınlatmak için buradayız.
Bu buluşma, bir milletin vicdanıyla yüzleştiği, geçmişine sahip çıkarak geleceğini inşa etmeye ant içtiği bir diriliş anıdır.
Çünkü bu belgesel sadece bir film değildir…
Bu belgesel; bir hafızanın sessiz çığlığıdır.
Bu belgesel;
bir milletin kalbinde susturulmuş tarihin, yıllar sonra yeniden dile gelişidir. Bu belgesel bir uyanış çağrısıdır.
Ve unutulmasın:
Kırcaalinin vefatı 1434 yılından bugüne kadar, Bulgaristan’da ilk defa bir Kırcaali ile ilgili Türkçe bir kitap ve bir belgesel hazırlanmıştır.
Bu, yalnızca bir yapım değil; suskun asırların kırılmasıdır.
Bu, asırlık uykunun bozulmasıdır.
Bu, gözü açık uyuyan bir milletin silkinişidir.
Kırcaali;
Sınırlarla çizilemeyecek kadar büyük,
Haritalara sığmayacak kadar derin,
Ve bir milletin yüreğine sığacak kadar aziz bir emanettir.
Unutturulmaya çalışılan geçmişimizi onarmak,
karanlık köşelere itilmiş bir destanı yeniden haykırmak ve yüzleşmemiz gereken gerçeklerle göz göze gelmek için buradayız.
Bu akşam perdeye yansıyan yalnızca bir belgesel değildir.
Bu akşam perdeye yansıyan;
bir milletin kalbinin yıllardır bastırılan çırpınışı,
bir suskunluğun isyana dönüşen haykırışı,
bir tarihin küllerinden doğan sesi, nefesi, ve dirilişidir.
Kırcaali bir sızı, bir çığlık, bir sırdır.
O, Balkanlara taşınan bir medeniyetin ilk duasıdır.
Bir akıncının rüyası, bir annenin gözyaşı,
bir çocuğun yarım kalan şarkısıdır.
Ve şimdi vakit, bu hatırlatmayı sahiplenme vaktidir.
Kırcaali’yi yeniden yaşatma vaktidir.
Unutmayalım:
Hafızası silinen milletler, geleceğini kaybeder.
Ama biz unutmadık… Ve asla unutmayacağız ve unutturmayacağız.
Kıymetli Misafirler,
Yıllardır Balkanlar’da hep aynı söz yankılandı:
“Biz Konyalıyız…” “Biz Konyalıyız…”
Sanki tarih yalnızca bir şehre yazılmış, sanki bu topraklara yürüyen irade sadece bir yerden akmış gibi…
Oysa Bu milletin yürüyüşü bir şehirle sınırlı değildir.
Bu yürüyüş; Çok uzaklardan ve derinlerden gelir.
Buhara’dan süzülen hikmetin,
Ahlat’ta doğan yüreğin,
Antalya’nın sıcaklığı,
Çanakkale’nin direnci,
Edirne’nin hayali
ve Kırcaali’nin sarsılmaz iradesiyle büyüyen kutlu bir yolculuktur.
Bugün bu kürsüden hep birlikte haykırıyoruz:
“Bizler bu topraklara; Buhara’dan başlayarak Ahlat’tan, Diyarbekir, Kahramanmaraş, Adana, Konya, Antalya, İzmir, Manisa ve Çanakkale’den geçerek, Çinpe Kalesi’ni fethedenlerden, Edirne’ye yürüyenlerden, 800 atlıyla 70 bin kişilik orduya Çirmen savaşını kazananların torunlarıyız.”
800 atlı ile 70 bin Haçlı ordusunu yenip 2 Kralı ve 2000 şovalyeyi öldüren, 25 bin kişi esir alan, 20 bin kişi panikten Meriçin sularında boğanın adıdır Çirmen savaşı.
Ahlattan Edirneye kadar geçen her köyden özel seçilmiş bir Alperen yanına alındı. İşte bu savaşı kazananlar ve Kırcaaliyi kuranlar işte o seçilmişlerin torunlarıydı yani bizim atalarımızdı.
Çünkü biz sadece bir yerin çocukları değiliz; bizler bir idealin evlatlarıyız.
Biz o haritayı çizenleriz,
Biz tarihi yazanlarız.
Biz kopya değiliz; öz ve öz Türk’üz.
Bu filmle yalnızca geçmişi anlatmıyoruz.
Bu filmle kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi,
ve nerede durduğumuzu yeniden hatırlıyoruz.
Biz bu dünyaya hükmetmek için değil,
hikmetle yaşamak, adaletle yürümek,
ahlakla iz bırakmak için geldik.
Biz Maturidî’nin aklıyla yürüdük…
Ahmet Yesevî’nin aşkıyla yandık…
Yunus’un diliyle konuştuk…
Bu, yalnızca bir yürüyüş değildir;
Bu, bir medeniyetin yeniden dirilişidir.
Bu, imanla örülmüş bir zincirdi.
Biz Buhara’dan yola çıktık…
Bir elimizde kitap, diğer elimizde dua…
Ayaklarımızın altında tozlu yollar,
Ama gönlümüzde çağlara yön verecek kutlu bir emanet vardı. İlk bastığımız Anadolu toprağı Ahlat oldu.
Oradan Toroslar’ı aştık… Akdeniz’e vardık…
Ve sonra boğazı geçerek Rumeli’nin kapılarını araladık.
Ama hedefimiz sadece bir devlet kurmak değildi;
Biz bir medeniyet inşa etmek için yürüdük.
İnsanı yaşatmak için,
adaleti taşımak için,
irfanı aktarmak için yürüdük.
Bu yürüyüşün ruhu;
Maturidî’nin aklı,
Ahmet Yesevî’nin aşkı,
Yunus’un diliyle yoğruldu.
Ve biz, tam 300 yıl boyunca,
Savaşmadan hükmetmenin,
adaletle idare etmenin,
merhametle diriltmenin ne demek olduğunu
dünyaya gösterdik. Bunu yaşadık ve yaşattık.
Rumeli’ye geçiş.
Belki tarih kitaplarında sadece bir satır olarak geçer bu olay…
Ama o an;
Bir çağın kapısının aralandığı, tarihin istikametinin değiştiği andır.
Eğer o geçiş olmasaydı:
Ne üç kıtaya hakim bir Osmanlı olurdu,
Ne bir imparatorluk kurulur,
Ne de İstanbul’un fethi gerçekleşirdi.
Ve medeniyet çınarımız,
Böylesine geniş bir coğrafyada adaletle,
ahlakla, ilimle kök salamazdı.
Çünkü bu geçiş;
Sadece Boğazı aşmak değildi.
Bu geçiş, işte bir çağı kapatmak ve yepyeni bir çağı açmak için bu ilk adımdı.
O gün biz yalnızca coğrafya değiştirmedik…
Biz o gün dünyanın kaderini değiştirmek için adım attık
Ve şimdi dönelim esas konumuza: Kırcaali’ye…
Kırcaali sadece bir şehir değildir.
O, bir haritaya sığmaz; bir milletin aklıyla, iradesiyle ve imanıyla yazdığı büyük bir dirilişin adıdır.
işte bu gece, bu konferans, bu belgesel…
susan bir efsanenin yeniden sesidir!
Bu, bir masal değil.
Bu, olmuş bir hakikatin haykırışıdır.
800 Türk atlısı… 70 bin kişilik orduya karşı galip geldi.
Bu zaferin rakamları abartı değil;
belgelerle, resmî arşivlerle, tarihî kayıtlarla sabittir.
Ve şunu unutmayalım:
Tarih sadece toprakla değil, akılla yazılır.
Aklını kullanan bir millet asla yok olmaz!
Unutmazsa, unutturmazsa – bir millet asla tarihten silinemez!
İşte bu gece burada yaptığımız tam da budur:
Kırcaali’yi hatırlamak,
unutturmamak
ve yeniden genç nesli ayağa kaldırmak.
Değerli katılımcılar
Mesele yalnızca bir savaş değildir…
1877-78 Rus Türk Harbi ile başlayan o büyük acı;
Balkanlar’daki Türk varlığının yüreğinden koparılan bir çığlıktır.
Yıkılan yalnızca evler değildi…
Yıkılan, camilerimizdi, türbelerimizdi, mezar taşlarımızdı,
Ve en çok da isimlerimizdi.
Camiler yıkıldı…
Ezanlar susturuldu…
Mezar taşlarımız kırıldı…
İsimlerimiz değiştirildi…
Hatta mezar taşlarındaki yazılar bile kazındı.
Ama bir isim vardı ki;
Ne harflerle oynayabildiler,
Ne hafızalardan silebildiler:
Evet bu Kırcaali!
O, sadece bir şehir adı değil;
Türk’ün Balkanlar’daki vicdanıydı.
1933 yılında, Kırcaali’nin pazarının üst kısmında bir parkta yer alan türbe — Kırcaali Bey’in türbesi — yerle bir edildi.
Kabrinden edildi. Hatırası yok sayıldı.
Ama o gün, görünmeyen bir el devreye girdi…
Naaşını aldı bir yerlere gömdüler.
O el kimdi? Kimlerdi?
Bilinmez…
Ama biz biliriz ki:
O el, Türk’ün görünmeyen vicdanıydı.
Türk’ün derin hafızasıydı.
O akıl, tarihin susmak zorunda kaldığı yerde,
vicdanın konuşmasıydı.
Ve yıllar sonra…
1990’da Bulgaristan’ın demokrasiye geçişiyle birlikte,
Bir gece vakti… Bir torba içinde, sessizce,
Kırcaali Merkez Camii’nin kapısına bir emanet bırakıldı.
Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:
“Bu, Kırcaali’nin naaşıdır.”
Ne bir isim vardı torbanın üstünde…
Ne bir imza…
Ama millet tanıdı onu. Kalp tanıdı.
Soru sormadı cemaat.
Hikâyeye değil, emanete baktı.
Aldı, sahiplendi.
Caminin avlusuna defnetti.
Ağladı. Dua etti. Yemin etti:
“Seni bir daha kaybetmeyeceğiz!” dedi.
Ve sonra…
TİKA devreye girdi.
Balkanlar’dan sorumlu Mahmut Çevik Abimiz bu emanete sahip çıktı.
Devlet hafızası uyandı.
Millet şuuru ayağa kalktı.
Ve Kırcaali’ye layık olduğu gibi,
yeniden bir türbe yapıldı.
Bugün oraya giden her Türk,
önce başını eğer.
Fatiha okur. İçini döker.
“Orası kabul yeridir” derler.
Evladı olmayan oraya varır…
Kalbi kırık olan oraya ağlar…
Ve oradan umutla döner.
Çünkü Kırcaali,
bir şehir değildir.
Bir mühürdür.
Bir izdir. Bir hafızadır.
Ve en çok da:
Toprağa düşen bir milletin ayağa kalktığı yerdir.
Değerli Dostlar,
Kıymetli Gönül Yoldaşları,
Kırcaali, yalnızca geçmişin bir hatırası değildir…
O, bir geleceğin habercisidir.
Küllerinden doğrulmuş bir dirilişin çağrısıdır.
Ve bir milletin mührüdür.
Bu akşam izleyeceğiniz bu film, sadece geçmişi anlatmaz.
Bu film, geleceğe bir soru bırakır:
“Sen kimsin?”
Bu soru, yalnızca gençlere değil…
Hepimizedir.
Ve cevabı işte tam buradadır:
Kırcaali’de.
Biz bu yola çıkarken bir şeyi çok iyi biliyorduk:
Biz seferden sorumluyuz.
Tebliğ bizim görevimizdir.
Zafer ise Allah’ındır.
Ve şimdi, bu kürsüden bir ses daha yükseliyor:
Kağıthane Belediye Başkanımıza çağrımızdır:
Kırcaali’nin adını yaşatın.
Bir parka… Bir caddeye…
Bir kültür merkezine… Bir anıta…
Ama mutlaka bir yere bu ismi verin.
Çünkü bu isim, bir şehir adı değildir.
Bu isim;
Bir milletin vicdanı,
Bir medeniyetin hatırası,
Bir direnişin adı,
Bir yürüyüşün izidir.
Bu belgesel; her sahnesiyle, her karesiyle, her nefesiyle gençlerimize şu soruyu yöneltiyor:
“Sen kimsin?” “Nereden geldin?” “Nereye gidiyorsun?”
Ve bu soruların cevabı burada saklıdır:
Bu hikâyede, Bu şehirde,
Kırcaali’nin toprağında,
Bu milletin ruhunda…
Kırcaali’yi yaşatacağız!
O sesi, Rodopların yamaçlarından alıp,
Adriyatik’ten Türkistan’a,
Tuna’dan Orhun’a,
bütün Türk dünyasına ulaştıracağız!
Çünkü geçmişinden kopan bir nesil,
kökünden kopmuş bir ağaç gibidir.
Ve o ağaç;
gövdesi ne kadar büyük olursa olsun,
kurumaya, solmaya ve yok olmaya mahkûmdur.
Milletler de böyledir!
İşte bu yüzden,
Evlatlarımıza sadece isim bırakmak yetmez;
İzzet bırakmalıyız!
Tarih bırakmalıyız!
Kırcaali gibi bir iz bırakmalıyız!
Her bir genç,
Türk dünyasının yaşayan bir temsilcisidir.
Ve bu nesil, kendi efsanesini yeniden yazmalıdır.
Çünkü şanlı günlere dönmek,
geçmişle yüzleşmekle değil,
geçmişe sahip çıkmakla mümkündür.
Sözlerimi tamamlarken;
Bu büyük dirilişin sesini filme dönüştüren
tüm yüreklere, tüm akıllara, tüm ellerin emeğine,
şükranlarımı sunuyorum.
Bu gecede duasıyla, nefesiyle,
gönlüyle bizimle olan siz kıymetli dostlara
en derin selamlarımı ve dualarımı iletiyorum.
Ne mutlu Kırcaali’nin izini sürene…
Ne mutlu efsaneye sahip çıkana…
Ne mutlu Türk’üm diyene!
Ve şimdi, hazırsanız;
Gelin birlikte bu hafızaya tanıklık edelim…
Gelin birlikte bu sessiz çığlığı dinleyelim…
Gelin birlikte geçmişle konuşup geleceğe yürüyelim.
İyi seyirler dilerim.
Allah’a emanet olun…
Birliğimiz daim, Dirliğimiz kutlu, Yolumuz açık,
Vicdanımız diri olsun!
