Yorum

Kapsülleşen Kafalar

sakir arslantas Şakir ARSLANTAŞ

Konu:  Teşhisi konan hastalığa tedavi bulunur.

Beklenti içindeyiz!

Ne mi bekliyoruz? Durumumuza, rahatsızlığımıza, hastalığımıza teşhis kondu.  Bizim başımıza MANKURTLUK KÜLKAHI geçirilmiş. Külah dendiğinde, akla gelen hep yıllardan 1912 oluyor. O zaman Pomak Müslüman kardeşlerimizin isimleri ve dinleri değiştirilirken başlarına HIRİSTİYANLIK KÜLAHI geçirilmişti. Fesleri bir çuvala toplanan ve papazlar tarafından yakılan Pomak Müslümanlar bu külahı defalarca çıkarmayı başardılar.

1984–1989 “soya dönüş” masalı, başımıza silah zoruyla geçirilen bir Bulgar külahıydı. 31 Aralık 1989’da “isim ve din haklarınız iade edildiği” açıklandı. 4 Ocak 1990’da  “işte partinizi de kurdunuz, rahatlayın artık” demeçleri daha önce başımıza geçirilen Bulgar Külah bir numara büyüyle değiştirilince bir süre sıkmadı. Olup biten hep aynıydı.


Bu sahnede önemli olan bir özellik de şuydu:

1984 Aralığı ile 1985 Martı arasında 1 milyon 253 bin Bulgaristanlı Türkün başına Bulgar külahı geçiren totaliter devlet emriyle terör aracı olan asker ve milisin eliyle gerçekleştirildi. Bu yapılırken, Türklerin yaşadığı binlerce ev, daire, mahalle, köy ve kasaba tankla topla, kalaşnikli ve coplu berelerce basıldı, büyük sayıda şehit düştü, yaralıların, dövülen, tartaklanan Türk kadın, kız ve yaşlıların sayısı hala açıklanmadı. Memlekette kuş uçurulmadı. Telefon görüşmeleri dahi tamamen yasaklanmıştı. Ve bu zulmün ve mezalimin hemen ardından sis perdesi biraz aralanınca, ellerindeki çantalarda 1 numara daha büyük Bulgar külahı olan Ahmet Doğan gibi Bulgar misyonerleri  “biz sizdeniz” rolünü oynamak üzere insanlarımızın arasına yayıldılar. “Kahraman” olabilmelerine, “kurtarıcı”  maskesi takabilmelerine gerekli olan sahte mahkeme kararları çıkmıştı. Sahtecikten tutuklanmışlar, viski masasında sahtecikten sorgulanmışlar, sahtecikten hapishanede bulunmuşlardı. Köy meydanlarında gözleri buğulu kaşarlı mahkûmlarla karşılaştıklarında sarmaş dolaş olup kenara çekilip fıs fıs edip halkımızı aldatma rolünü başarılı oynadılar. Gerçek önderlerimizi beklerken bu siyasi kurtlar Bulgaristanlı Türk Müslüman kimlik ağıcının kabuğunu çatlattı,  zarını delip içine girdiler. Görülmemiş bir küstahlıkla “Ya başa geçer sisi yönetirim, ya da ağacı kuruturum!” dediklerinde artık sanki iş işten geçmişti.

Aldatılışımızın üç aşaması:

Bir:

Doğruya doğru hainler insanımızı aldatabildiler. Misyonlarında başarı oldular. İşte bu aldatılışta Bulgaristan Türk, Pomak ve Çingene Müslüman azınlık topluluğunun başına “Bulgar Etnik Modeli” külahlı geçirildi.  1912’de Pomakların başına “Hıristiyan Külahı” geçiren Çar Ferdinant, Halk Partisi hükümeti Başbakanı İvan Geşov, papazlarla ordu ve jandarma olmuştu. Yani bu işi henüz 3 yaşında olan Bulgar devleti (Üçüncü Bulgar Çarlığı 1908’de kurulmuştur)  yaptı. Bu onun ilk büyük hainliği oldu.  Bulgar devleti sırtını Rus Çarı II. Nikolay’a dayamıştı. Ve bu hainlik doruğuna tırmanışta ilk açama oldu.


İki:

1984–1989 yılları arasında Bulgar totaliter devleti Türklerin başına  “Bulgar Külahı” nı zulüm aracı olarak kullandığı ordu ve milis gücüyle geçirdi. Tüm devlet seferber edildi. İsimlerimiz değiştirildi. Anadilimiz, dinimiz, adet, ahlak ve geleneklerimiz, özgün kültürümüz, Türk gibi sevmek bile yasaklandı. Türk Müslüman kimliğimiz, geçmiş gelecek ve bugün olarak ebediyen yok edilmek istendi. Türklüğümüzü belirleyen haklarımızın tümü yasaklandı. “Rüya’da Türkçe mi konuşuyorsun?” Sorusu sorulmaya başlandı. Bu baskıya tarihimizin en güçlü tepkisini verdik. Birlik olup başkaldırdık. 10 Kasım 1989’da totaliter rejim devrildi. Aslında bu zaferle Bulgar külahlını çıkarıp atabilmiştik. Ne ki, Bulgarlaştırma süreci burada noktalanmadı. Bu da hainlik doruğuna tırmanışta ikinci durak oldu.

Üç:

1990’da strateji herkesi Bulgarlaştırma olsa da taktik değişti. Devlet, eskisinden bir numaracık daha büyük yeni bir “Bulgar Külahı”ndan başka bir şey olmayan “Bulgar Etnik Modelini” vitrine koydu. Sözde Türk olsalar da köylülere “Türk” olarak tanıtılan, aslında kimliksiz “mason” yani Bulgar devlet görevlisi olarak yetiştirilen Ahmet Doğan gibi sinsi, maskeli, Bulgarlaştırma misyonerleri tezgâhtar yapıldı, ardından “Türklüğü uyutabilirsiniz, dükan sizin” dendi. İlk anda bu oyunun baş aktörlerinin iç yüzünü, gerçek hedeflerini göremedik. İşi oluruna bırakıp tepki göstermedik, ayaklanmadık, oyuna getirildik, aldatıldık, çeyrek asır süren bir şekerlerken, uzun oturup uyukladık. 3 defa iktidar ortaklığına tırmandılar. HÖH görev süresinde Lüben Berov (1992–1994) Başbakan oldu. Fakat Bulgaristanlı Türk kimliği lehinde tek adım atılmadı. Kendimizi sırada zannettik. Bekledik beklemesine de umudumuz kursağımızda kalınca. İşte o zaman yine bol bol gecikmiş olsak da “Bulgar Etnik Modeli” balonunu patlattık. Bu da hainlik doruğuna tırmanışın üçüncü durağı oldu.

Napolyon demişti:


Bugün artık doruk sever Bulgar hayranı tırmanıcı çetesi sanki mola vermiş, soluklanırken, ardına bakıp “bir hayli yol aldık” gururuyla ara sıra büyük Napolyon Bonapart’ın 1812 Borodino, 1813 Leipzig ve 1815 Waterloo Savaşları yenilgisinden sonra 1821’de hayata gözlerini yumarken söylediği şu sözleri hatırlamaya başladı:

Yukarıya tırmanırken her an duraklayabilirsin, ama aşağı doğru yuvarlandın mı dur durak yoktur, çığ gibi yok olursun!”

Bizde artık Bulgar hayranı asimile doruğuna tırmanıcı çetenin başı döndü,  düştü düşecek durumunda kafa gidip geliyor. her şeyin tamamen değişmek zorunda olduğu bir zaman kesiminde yaşıyoruz. Kuru dallar düşecek. Virüsler yok edilecek. Yaşam ölümden üstün gelecek.

Ben şahsen bu teşhisin konduğu an çok mutlu oldum. Kuşkusuz ilk büyük duraklama “1989 Büyük Göçü” oldu. Bu olay dosta düşmana dil yutturdu. İkinci duraklama 04 Ocak 1990’da Varna’da HÖH partisi kurulurken Halim Pasajov gibi militanların “biz bu işte yokuz!” demesidir. Son 26 yılda toplam 52 milletvekili partiden ayrıldı. Halkımızın vicdanı olan aydınlarımız, sivil toplum örgütlerimiz, belediye ve muhtarlıklarımız “Bulgarlaşma sürecini silkeledikçe” HÖH partisinden ayrıldılar ve bağımsız duruma geçtiler.

Bulgaristan Türklerinin Kültür ve Hizmet Derneği BULTÜRK ideolojik ve siyasi tabanda halkımızı aydınlatma davasına kollarını sıvamazdan önce birçok yanlışlar yapıldı. Türkiye devlet olarak hainlere kol kanat açtı. Soyguncu çetesine fırsat tanıdı. Üçüncü aşamada Bulgarlaştırma işlerini devam ettiren lider çetesinin nasıl ve hangi yüzle göründüğünü çözemedi. Ahmet Doğan gibilere arka olunduğu yıllarda Türk kimliğini koruma davamız ölümcül darbeler aldı.


Şöyle bir örnek: 2003’te Çağdaş Türk Dünyasının en ünlü yazarı, dünya edebiyatında tartışılmaz bir yere sahip Türk kültür zenginliğini bütün dünyada tanıtan yazar ve edebiyatçı Cengiz Aytmatov’un İstanbul “Tarabya Oteli” nde 75. yıldönümü kutlandı. Bulgar Edebiyatçılar Birliği, Kültür Bakanlığı ve Bulgaristan Türkleri adına okuduğu konuşmada “1984–1989 yılları arasında uygulanan ‘soya dönüş’ siyasetiyle Bulgaristanlı Türkler mankurtlaştırılmak istendi.” Cümlesini okumadan atlamakla hainlik etti. Tabii o bu hainliğin karşılığını aldı. Bugün Bulgar gizli polis enstitüsünde hocalık yapıyor, doçent oldu.

Değiştirilmek istenen bizim kimliğimizdi. Bu olayın emsalini “Gün Olur Asra Bedel” kitabında en iyi yaratan ve dünyaya duyuran yazar şöyle demişti:

İnsanın hafızasını, kimliğini yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulü varmış. Önce esirin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarılırmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi paramparça ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış.

Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna “deri geçirme işkencesi” derlermiş. Böylece bu işkenceye maruz kalan tutsak ve acılar içinde kıvranarak ölür ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, “mankafa” yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş.”

İşte bu örneklemenin bir “soya dönüş” saçmalığı, 1878’den başlayıp günümüze kadar değişik aşamalardan geçen ama hep devlet eliyle, hep baskılarla, hep yasa dışı yöntemlerle tüm azınlıklara karşı şiddetle uygulanan bir mankurtlaştırma, bir tür kişiliksizleştirme olduğunu söyleyemedi. Önündeki kâğıtta yazılmış olmasına rağmen, okumadı.  Böylelikle kendisinin şekillenişi tamamlanmış bir Bulgaristanlı Türkmankurt aydın tipi olduğunu ispatladı. Artık profesör olabilir.


Aramızın en büyük mankafa aydın bozuntusu Ahmet Doğan’dır. Çünkü hepimize tarihimizi, kimliğimizi, adımızı, suyumuzu, kültür ve uygarlığımızı unutturma ödevini üslenmiştir. Kendisi bir “mason” malaganı olduğundan, cennet ve cehennem olduğuna inanmadığından, Bulgar ve Rus istihbaratlarının ortak kararıyla BAŞMANKURT atanmıştır. Düne kadar bu amaca hizmet ederken tiyatrocu soytarılığı yapan L. Mestan sahneden düştü ve kurtulduk. Doğan “saray” ininde gizlenmeye devam ediyor.

Çok büyük bir acı ve üzülerek şu satırları da yazmak zorundayım.

Bulgaristan’da kalan fakat eskiler olduğu gibi,  bugünkü sellerin de alıp götüremediği Türk Aydınlık Köşe Taşları tanıyorum. Onlar dimdik yerinde durabildiler. Renk almaya yüz tutmuş yeni ufka işaret etmeye çalışırken, sıcaklık ve aydınlık meşalesi olurken, dahası da var, bu kadar çekiden ve görgüden sonra henüz taşıdıkları kafalar kapsülleşmemiş ve henüz taşlaşmamışken, Türkiye’de bazı belediyelerin mali ve manevi yardımlarıyla çıkan kimi kitaplardaki simaların çarpıklığını gördükçe şaşırmadan ayakta kalmak elde değil. 1999 – 2004 arası, BALKANLARDA TÜRK ÜNLÜLERİ başlığı altında Niyazi Hüseyin Bahtiyar tarafından derlenen 3 ciltlik ansiklopedik bilgilendirme eserinde, hapishanede bir lort gibi yaşarken Ahmet Doğan’ın “gördüğü zulmü” ve azınlık kimliği gömmek için tasarlanan  “Bulgar Modeli”ni okurken tüylerim diken diken oldu. Doğruların yıllardan beri anlatılmasına rağmen, suyun neden bir türlü durulmadığını, birçok dernekte neden bir bardak içilecek su bulunmadığını anlamak artık kolay olmaya başladı. Sayın Bahtiyar, Bulgaristan’da tonla aydın var, ama aralarında işe yarayan yok, benim fikrim şudur diyene rastlamak samanlıkta iğne bulmaktan zor. Siz olayları İstanbul / Avcılar’dan nasıl görebildiniz bilmem, ne ki, şu da unutulmasın.  40 dosya ve 10 cilt Türklüğümüzü yok edici ihbarı olan bir hainlik simgesini “onurlu”, “doğrulukçu” filan falan olarak tanıtmışsınız.  Tarih bilmeyen bir kişi tarihsel şahsiyetlerin portresini çizmemelidir. Suçlu ve hainleri savunmak suçtur. Bu cümleler uzadıkça uzar da, şimdilik burada kesiyoruz.

Yine Napolyon’a dönelim.

Onun son sözleri bizim için çok önemli. Yani bizim soy kırımcılar, soya dönüşçüler, muhbirler, hainler ve kötülükler dağına tırmanırken kendilerini güneşe yakın hissedenlerin ayağının kayacağı gün yakındır. İş Allah bu panayırı birlikte izleriz. Şeytanlığın sonu geliyor. Türklüğümüzü koruyacak, ayakta tutacak ve güçlendirecek yepyeni bir kuşak yetişiyor. Onlar mankurt aydın tipini ilk görüşte tanıyacaklar.


Umut ederim ki, kapsülleşmiş kafalar sergisi yapmayacaklardır. Çünkü bizim Kültür Bakanı Vejdi Raşidov da totalitarizm zamanıyla birlikte ipleri çekilen ve yere tekerlenen anıtları toplatıp, Sofya gezi parklarının birine sergiledi. Gidip gören olmadı. Halkın totaliter tiplerin çehresini anıtlarda dahi görmek istemediği ortaya çıktı.  Totalitarizm, kimileri için “şanlı”  olan bu tarihi alıp götürecek büyük sel henüz basmadı bizi. Beklenen çığ henüz kopmadı. Kopacak da henüz yuvarlanmadı. Kafalar hala gidip geliyor.

Bilmem katılır mısınız. Bugün Bulgaristan Türk Müslümanlarının en önemli sorunu 138 yıllık bir kavgadan sonra kapsülleşmiş, taşlaşmış, manlaşmış (üçünden birini seçebilirsiniz) alıp vermeyen kafalarla mücadelede üstün gelmektir. Ekonomik ve siyasi sorunlar bunun yanında çok daha geri kalır. Bulgaristan Türkleri, Türklüğünün, Müslümanlığının, etnik ve dini değerlerinin farkında, bilinçli bir halk topluluğu olarak kaldıkça yüzde yüz kazanacak, her türlü sorunlarını halledecektir. Ancak kendi benliğini, milli kimliğini, Türk ve Müslüman olma bilincini kaybetmiş insanlar millet olmaktan çıkarlar, rüzgârın önüne savrulan kuru kalabalıklar olarak savrulup giderler.

Şu dönemde Bulgaristanlı Türk Müslüman olmak, anadilimizi kullanma, kendi ahlak ve adetlerimizle, öz kültürümüzle yaşama ve dinimize bağlı kalma gibi orta değerlerde birleşip birbirimizle ruhen kaynaşma, duygu, düşünce ve heyecan birlikteliğinde buluşmuş bir insan kütlesinin geçmişini, şimdiyi ve geleceğini aynı anda ruhunda ve aklında, kalbinde yaşatma anlamındadır. Başka bir değişle, bu, ortak geçmişimizin tatlı hatıralarında yüzerek kıvanç duymak,  içinde yaşanılan bir şimdinin sevincini ver üzüntüsünü paylaşmanın tadını çıkarmak ve ortak bir gelecek tasavvurunun hayalini aşkla, şevkle, tatlı bir mutluluk duygusuyla inşa etmek demektir. Bulgaristan’da etnik halk topluluğu olmak, kimsenin esiri olmadan, kendi kararlarımızı kendimiz vererek, kendi değerlerimizle ve geleneklerimizle manevi dünyamızı kurup birlikte yaşamak anlamına gelir.

Kurşunlaşmış milliyetçi kafalarla mücadelemizde şehitler verdik. Teşhis kondu. Biz artık bizi bitirmek isteyen hastalığın hangi hastalık olduğunu anladık. Şimdiye kadar faşizm, komünizm, totalitarizm diyorduk da, virüsün Bulgar milliyetçiliğinin kökünde olduğunu görebildik.  Altından girip üstünden çıkmak vazifemizdir.

Bu direnişlerde Büyük Fransız yazar Romen Rolan’ın şu sözleri hep aklımda:


Yaratmak, ölümü öldürmek demektir…” Düşmana karşı yeni silahlarla donanmamız şart oldu. Merhamet sayfasını kapamalıyız.

İlk şehidimiz olan küçük Türkan’ı 32 yıl sonra şairlerimizden Faik İsmail Arda’ nın yaratıcılığıyla anıyoruz:

Kim Aldı

Hani benim ellerim vardı

Minik ellerim,


Pamuk ellerim,

Kır çiçekleri topluyor

Kuzuları okşuyor

Güvercinler çiziyordum.

Ellerim nerede kaldı?


Verin bana ellerimi!

Ellerimi kim aldı…

 

Hani benim ayaklarım vardı

Fıstık gibi

Ufacık-tefecik ayaklarım


Çayırda koşuyor

İp atlıyor

Ve dans ediyordum

Ayaklarım nerede kaldı?

Verin bana ayaklarımı?


Ayaklarımı kim aldı?…

 

Hani benim saçlarım vardı,

Siyah saçlarım

Sırma saçlarım

Her sabah


Doğan güneş’e karşı

Onları tarar tarar

Bir yana bırakırdım

Saçlarım nerede kaldı?

Verin bana saçlarımı!


Saçlarımı kim aldı?…

 

Hani benim bebeğim vardı

Geceleri uyutur,

Gündüzleri oynatırdım,

Boncuk gözlü

Sırma saçlı

Cicili bicili bebeciğim

Söyleyin nerede kaldı?

Verin bana bebeğimi!

Bebeğimi kim aldı?…

Evet.

Türk kimliğimi kim aldı?…                                                                                      

 

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

two + one =