Yorum

Gölgedeki parıltılar Birsen ve Özcan Ulucan

Bulgaristan’dan göç ederken garajda yarışmaya hazırlandılar. İlk ödüllerini 9 yaşındayken aldılar.

nermin-bezmenGölgedeki sanatçılarız” diyor Özcan, kendileri için. Onlar özellikle gölgede kalmayı seçen ve bunu sanatın özgürlüğü için gerekli gören sanatçılardan. Bana sorarsanız; gölgede olmalarını bırakın, hem müzik dünyasını hem müzik severlerin ruhunu kamaştıracak kadar ışıltılılar. Ama bu ışıltıyı sanatlarını ve sanatçı duyarlılıklarını zincirletmeden, hür bir nefesle yaymakta kararlılar.

Bu iki güzel kardeşin sanat yolculuğunu ne kadar hızla ve örnek başarılarla arşınladığını düşündüğüm zaman, şimdi oldukları noktada, ağır soluklarla, telaşsız, ideallerinde kararlı, tavizsiz adımlar seçtiklerini izlemek bana Kızılderili hikâyesini hatırlatıyor:

Günlerdir beyaz adama yol gösteren Kızılderililer bir gün aniden durur ve bağdaş kurarak otururlar. Neden durdukları sorulduğunda da içlerinden biri: “Çok hızlı yol aldık. Ruhlarımız geride kaldı. Onları bekliyoruz” der. İşte, sevgili Birsen ve Özcan’ı dinlerken de onların notaların huzuru, sancısı ve yorgunluğunda sürekli devinim ve aşama isteyen sanatlarında, ruhlarından kopmadan, derin soluklarla yol almak istediklerini görebiliyorum.

İşte, sevgili Birsen ve Özcan’ı dinlerken de onların notaların huzuru, sancısı ve yorgunluğunda sürekli devinim ve aşama isteyen sanatlarında, ruhlarından kopmadan, derin soluklarla yol almak istediklerini görebiliyorum. Hiç kolay bir yol değil, geldikleri yol. Hem fizikî, hem de ruhsal olarak. Bir de göç yolu eklenmiş yaşamlarına. Ama ruhlarını geride bırakmadan aşmışlar o yolculuğu da.

Hem Brahms hem bağlama

Dünyaya “Merhaba” dedikleri yer; Bulgaristan’ın Deliorman’ı eteklerinde Şumen (Şumlu) şehri. Cerrah bir baba ve çocuk doktoru bir annenin aydın, entelektüel, sanat aşkı ile dolu dünyalarına doğmuş ilk iki çocuk. Karı koca, her ikisi de şiir yazıyor, şiirler okuyorlar. Babalarının disipliner, otoriter karakteri, tenor sesiyle, Nâzım, Orhan Veli, Mayakovski okuyup şairleşirken, annelerinin yumuşak, naif ve romantik kimliği dökülüyor dudaklarından. Evin kütüphanesinde kalın ciltler içinde Goya, Velasquez, Van Gogh çocuklara sanatın bir diğer tarafını sevdiriyor. Arada, kitapların sayfalarından imtihan yapılıyor miniklere. Brahms, Çaykovski kulaklarını okşuyor. Tabii kökleri olan Türklüğün özünü de yaşatmaya çalışıyorlar büyük bir özenle. Babaları, ameliyatlar arası eve geldiğinde, bağlama çalıyor, türküler söylüyor. Deliorman eteklerindeki köylerine gittiklerinde dedelerinden meşhur, hüzünlü Deliorman türküsü ‘Dertli Kaval’ı dinliyor çocuklar.

Birsen, babasının, oğluna; “Ben sana padişah olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” fıkrası üzerine onlara söylediği; “Adam olsanız da, sanatçı olmazsanız benim gözüme görünmeyin” sözünü hatırlıyor. Sanata bu kadar duyarlı olan ebeveynlerin çocuklarının kaçınılmaz sanat serüveni de bu tutkuyla paralel çok erken yaşta başlıyor elbette. Birsen yedi yaşında piyanoya başladığında Özcan dört yaşında ve tek parmak piyanonun tuşlarıyla tanışıyor.

Birsen, “İlk piyanom bir ‘Kalmann’dı” diyor, “Bulgaristan’da o marka tek piyanoydu. Bulgaristan’ın çok önemli bestecilerinden yine bir Şumlu olan Pancho Vladigerov’un piyanosuydu ve sahip olmak büyük bir gururdu. Babam köydeki eve de bir piyano almıştı ki, oraya gittiğimiz zaman da çalışabilelim diye.”

Özcan, ablasından heveslenip piyanoda tek parmakla anne ile ilgili bir şarkı çalmış. Babası altı yaşında “Sen keman çalmak ister misin?” diye sormuş.

Her yerde azınlık

“Babamın babası matematik hocalığının yanı sıra edebiyatçı aynı zamanda” diye anlatıyor Özcan, “Keman çalmak çok istermiş, çalamamış, içinde kalmış. Babamın keman çalmasını arzulamış. Babam da yirmi yaşında Sofya’da tıp akademisine girdiğinde dedemin verdiği 100 leva ile keman mağazasına gitmiş. Vitrinde kendisine bakan kemanı alacakken, satıcı, babamın tıpta, cerrahi bölümünde olduğunu öğrenince demiş ki; ‘Beyefendi, keman da, cerrahi de, ayrı ayrı bir ömür gerektiren mesleklerdir. Ne var ki; yirmi yaşında okumaya başlayıp iyi bir cerrah olabilirsiniz ama yirmide başlayıp iyi bir kemancı olamazsınız.’ Bana sorunca, hikâyeyi de bildiğim için isterim dedim.”

İçinde keman aşkı hicran kalan dede ise, torunu hayâlini gerçekleştirince, ona şiir yazmış sevincinden, “Aslan gibi Özcan’ım” diye başlayan. Torunları Birsen, Özcan ve Ayşen, onun ölümünden az önce banta alınan sesinden ‘Dertli Kaval’ı, ‘Bir Ağaç Gibi’ CD’lerinde Mehmet Zati Arca’nın bestesiyle sunup, hem dedelerini, hem kendi çocukluklarını bir kez daha yaşatmışlar.

Baskılar göç getirdi

Birsen “Piyano konusunda ailemin araştırması sayesinde daha iyi hocalar ve ilerleme sağladım.Varna’daki özel müzik okulunda okurken iki yüz kişilik bir okuldaki üç Türk öğrenciden ikisiydik. Parasızdı eğitimdi. Ama Türk öğrenciler olarak zorluklar yaşadık. Varna Festivali’ne gelen Moskova Konservatuvarı hocası ‘Master class’ sonucu beni öğrencisi olarak Moskova’ya alabileceğini söylemişti. Babam, Bulgar olan asistanından takibini rica etmiş. Hiçbir haber çıkmadı. Babam ısrarla sorunca asistanı demiş ki; ‘Anlamıyor musunuz, kızınız gitmeyecek Moskova’ya. O bir Türk.’ Hayâl kırıklığı müthişti.” Özcan’ın sanatı da azınlık politikasından nasibini almış. “Gün geldi, Türklerin isimleri Bulgar isimlerine dönüştürüldü. ‘Siz aslında Bulgar’dınız. Barbar Türkler sizi Türkleştirdi’ dediler. Babam depresyona girmişti. Martinof ismini aldık. Birsen ‘Bina’ ben ‘Bilyan’ oldum. Türkçe’ye benzetmeye çalışırdık isimlerimizi ama o kadar olurdu işte. Ben Çekoslovakya’daki yarışmaya böyle katılabildim. On üç yaşındaydım. Gitmeden önce, ‘Dikkat et, Bulgaristan’ı temsil ediyorsun!’ dediler. Hem kendi yarışma grubumda birincilik, hem de en iyi Çek bestesi ‘Kocıan Ödülü’nü aldım.” İki kardeş de, henüz dokuz yaşlarında başlayan ödüllerine sürekli yeni ödüller ekleye dursunlar, baskılar yüzünden aile göç kararı gelip çatmış.

‘Evimiz yoktu ama Balaban tablomuz vardı’

“Ben müzik okulundan mezun olmuştum. Mayıstı” diye anımsıyor Birsen, “Sofya Konservatuvarı sınavlarına hazırlanıyordum. Mezuniyet balosundan dönerken göç konuşuluyordu arabada. Bana çok romantik, heyecan verici ve aynı zamanda korkutucu gelmişti. 21 Mayıs’ta konuşuldu, 22 Temmuz’da göçtük. Bir hafta içinde terk etmemiz istenmişti. Turist pasaportu ile alelacele terk edince oradaki haklarımızı kaybediyorduk. İnsanlar birer valizle göçtüler. Babam ilişkilerini kullanıp piyanoyu ve birkaç eşyayı trene bindire-bildi. Evdeki kaldı, köydeki piyano, Weinbach, daha hafif, o yüklendi trene.”

Özcan da ablası gibi, heyecan ve beklentiyi bir arada yaşamış göçerken. “Onaltı yaşımdaydım. Bana macera geldi. Anne, babanın endişelerini hissetmiyorsun o yaşta…” diyor. Önce Güneşli köyündeki yaşlı akrabalarının yanına yerleşmişler bir ay kadar. Birsen devam ediyor: “Babama, “Önce size iş bulalım, sonra çocuklara okul” demişler ama ama hayır, o, bizlere yaptığı büyük yatırımını ve bizlerin geleceğini kollayarak, geldiğimizin daha ikinci gününde bizi konservatuvara yerleştirdi. Annem de, elde para yok, olanla İbrahim Balaban’ın tablosunu taksitle almıştı. Akraba evinde kalıyoruz ama Balaban’ımız var!” “Evet, evde yer yoktu” diyor Özcan, “Araba garajında yarışmaya hazırlanıyordum. Mimar Sinan Üniversitesi Ulusal yarışmasına katıldım 89’un Ekim’inde, gelir gelmez. Yarışma 25-26 yaş sınırıydı. 16 yaşında üçüncülük aldım. Birsen de en iyi ‘korrepetitör’ ödülünü aldı.”

İmtihanla girdikleri konservatuvarda, Birsen dört seneyi bir senede bitirerek, seviye sınavı ile lisans bölümüne geçmiş. Öğretmen olduğunda henüz 20’sindeymiş. Özcan zaten Bulgaristan’da bir sene atladığından Lise 3’e girmiş. Ama o da üniversiteyi dört sene yerine üç senede bitirmiş. Türkçe dersleri almak ihtiyacı ile daha hızlandırmamış okulu. Sonra Maxim Vengerov’la çalışırken kemanın yanı sıra violayı da sanatına katmış Özcan.

‘Elit tabakaya çalmamak bir kayıp değil’

Sanatın ve sanatçının yüceltildiği bir sistemden sonra Türkiye onlar için hayâl kırıklığı oldu mu diye merak ediyorum. İkisi birden “Yaşadık” diyorlar. Birsen ekliyor: “Biz tüm sanatların bir olduğunu bilerek büyüdük ailede. Bulgaristan’daki sistem de bunu destekliyordu.” Özcan hayâl kırıklığını tedavi edecek bir taraf yakalamış: “Vatansever duygularla geldik” diyor, “Ve nasıl dünya bu koca evrende yalnızlık hissi yaşıyorsa, Türkiye de bağımsız, model bir İslam ülkesi olmak yalnızlığında dünyada. Bu çok çetin bir iş. O yüzden anlamaya çalışıyorum.”

Birsen, Türkiye’de, konservatuvar ortamında, müziğin, bütün sanatların bir dalı olduğuna dair farkındalık hissedilmemesinden üzgün. Özcan ise eğitim kurumunda ‘bohemlik’ duygusunun verilmemesi gerektiğine inanıyor. “Bohem sanatçı yeteneklidir ama tembeldir” diyor ve ekliyor: “Bugün sanat ego ve hırsa dönüştü. Egoyu beslemek ardında yapılan sanat, sanat değildir. Bizim gücümüz idealist ve bağımsız olmamız. Kendi yağımızda kavruluruz. Biraz da gölgede durup arada bir ışığa çıkmayı severiz. Gölgedeki sanatçı tavrını seviyorum. Elit bir tabaka-nın ünlü ettiği konser salonlarında çalmamanın kayıp olmadığını düşünü-yorum. Süreyya’da çalmanın, Âşık Veysel gibi köy meydanında müzik yapmanın daha çok değer taşıdığına inanıyorum. Arada bir ‘flash’lar da güven veriyor bana. Meşhur bir sahnede görünmek iyi ama sürekli olmaması hoşuma gidiyor.”

Birsen “Küçük yerlerde samimiyetle müzik yapmayı istiyoruz” diye ekliyor, “Senede 40 konserimiz oluyor ve yeterince meşguliyet bu. Bağımsız, hürriyet duygusuyla çalışıyoruz. Popüler anlamda çok yoğun bir yerde değiliz ama sanatçılık da popülarite değil bizim için. Bir gün parasız konser verebilmek istiyoruz. Felsefi olarak sanatın özgürlü-ğünden yanayız.” İkilinin yeni çıkan CD’leri ‘Saga’ aslında beş sene önce plânladıkları bir çalışma. “Verecek kişisel bir sözümüz, mesajımız vardı ama imkânlar ancak elverdi” diyorlar.

Burada sayamayacağım başarılar, taçlandırılan eğitimler, alkışlar, ödüller zenginliğindeki Ulucan Kardeşlerin en miniği Ayşen Londra’da oturuyor 21 Kasım’da Bursa Senfoni konserinde ağabeyine piyanoda eşlik etmek üzere, sekiz aylık bebeğini kucaklayıp gelecek. Aralık ayı Ulucan Kardeşler’in silsile konserleri ile dolu.

Ruhlarına ve sanatlarına aşkla bağlı Ulucan kardeşlerle, Özcan’ın sesinden annesinin bir şiiriyle vedalaşıyoruz: ‘Üçgen’ şiirin adı. “Bak ben ne resmi yaptım/ Bir üçgen, tepesi yukarda/ Hayır bu dağ değil/ Ben kederin resmini yaptım dağa kadar/ Bak ben ne resmi yaptım/ Pencere önünde sandalye/ Hayır bu gökyüzü değil/ Ben sevginin resmini yaptım/ Gökyüzü kadar.

Gölgenin sanatçıları, sanatın özgür-leri, ‘Dertli Kaval’ın torunları, benim güzel kardeşlerim, yollarınız açık, alkışınız sağa-nak, sevginiz gökyüzü kadar olsun.

Bulgaristan’dan göç ederken garajda yarışmaya hazırlandılar. İlk ödüllerini 9 yaşındayken aldılar

Gölgedeki sanatçılarız” diyor Özcan, kendileri için. Onlar özellikle gölgede kalmayı seçen ve bunu sanatın özgürlüğü için gerekli gören sanatçılardan. Bana sorarsanız; gölgede olmalarını bırakın, hem müzik dünyasını hem müzik severlerin ruhunu kamaştıracak kadar ışıltılılar. Ama bu ışıltıyı sanatlarını ve sanatçı duyarlılıklarını zincirletmeden, hür bir nefesle yaymakta kararlılar.

Bu iki güzel kardeşin sanat yolculuğunu ne kadar hızla ve örnek başarılarla arşınladığını düşündüğüm zaman, şimdi oldukları noktada, ağır soluklarla, telaşsız, ideallerinde kararlı, tavizsiz adımlar seçtiklerini izlemek bana Kızılderili hikâyesini hatırlatıyor:

Günlerdir beyaz adama yol gösteren Kızılderililer bir gün aniden durur ve bağdaş kurarak otururlar. Neden durdukları sorulduğunda da içlerinden biri: “Çok hızlı yol aldık. Ruhlarımız geride kaldı. Onları bekliyoruz” der. İşte, sevgili Birsen ve Özcan’ı dinlerken de onların notaların huzuru, sancısı ve yorgunluğunda sürekli devinim ve aşama isteyen sanatlarında, ruhlarından kopmadan, derin soluklarla yol almak istediklerini görebiliyorum.

İşte, sevgili Birsen ve Özcan’ı dinlerken de onların notaların huzuru, sancısı ve yorgunluğunda sürekli devinim ve aşama isteyen sanatlarında, ruhlarından kopmadan, derin soluklarla yol almak istediklerini görebiliyorum. Hiç kolay bir yol değil, geldikleri yol. Hem fizikî, hem de ruhsal olarak. Bir de göç yolu eklenmiş yaşamlarına. Ama ruhlarını geride bırakmadan aşmışlar o yolculuğu da.

Hem Brahms hem bağlama

Dünyaya “Merhaba” dedikleri yer; Bulgaristan’ın Deliorman’ı eteklerinde Şumen (Şumlu) şehri. Cerrah bir baba ve çocuk doktoru bir annenin aydın, entelektüel, sanat aşkı ile dolu dünyalarına doğmuş ilk iki çocuk. Karı koca, her ikisi de şiir yazıyor, şiirler okuyorlar. Babalarının disipliner, otoriter karakteri, tenor sesiyle, Nâzım, Orhan Veli, Mayakovski okuyup şairleşirken, annelerinin yumuşak, naif ve romantik kimliği dökülüyor dudaklarından. Evin kütüphanesinde kalın ciltler içinde Goya, Velasquez, Van Gogh çocuklara sanatın bir diğer tarafını sevdiriyor. Arada, kitapların sayfalarından imtihan yapılıyor miniklere. Brahms, Çaykovski kulaklarını okşuyor. Tabii kökleri olan Türklüğün özünü de yaşatmaya çalışıyorlar büyük bir özenle. Babaları, ameliyatlar arası eve geldiğinde, bağlama çalıyor, türküler söylüyor. Deliorman eteklerindeki köylerine gittiklerinde dedelerinden meşhur, hüzünlü Deliorman türküsü ‘Dertli Kaval’ı dinliyor çocuklar.

Birsen, babasının, oğluna; “Ben sana padişah olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” fıkrası üzerine onlara söylediği; “Adam olsanız da, sanatçı olmazsanız benim gözüme görünmeyin” sözünü hatırlıyor. Sanata bu kadar duyarlı olan ebeveynlerin çocuklarının kaçınılmaz sanat serüveni de bu tutkuyla paralel çok erken yaşta başlıyor elbette. Birsen yedi yaşında piyanoya başladığında Özcan dört yaşında ve tek parmak piyanonun tuşlarıyla tanışıyor.

Birsen, “İlk piyanom bir ‘Kalmann’dı” diyor, “Bulgaristan’da o marka tek piyanoydu. Bulgaristan’ın çok önemli bestecilerinden yine bir Şumlu olan Pancho Vladigerov’un piyanosuydu ve sahip olmak büyük bir gururdu. Babam köydeki eve de bir piyano almıştı ki, oraya gittiğimiz zaman da çalışabilelim diye.”

Özcan, ablasından heveslenip piyanoda tek parmakla anne ile ilgili bir şarkı çalmış. Babası altı yaşında “Sen keman çalmak ister misin?” diye sormuş.

Her yerde azınlık

“Babamın babası matematik hocalığının yanı sıra edebiyatçı aynı zamanda” diye anlatıyor Özcan, “Keman çalmak çok istermiş, çalamamış, içinde kalmış. Babamın keman çalmasını arzulamış. Babam da yirmi yaşında Sofya’da tıp akademisine girdiğinde dedemin verdiği 100 leva ile keman mağazasına gitmiş. Vitrinde kendisine bakan kemanı alacakken, satıcı, babamın tıpta, cerrahi bölümünde olduğunu öğrenince demiş ki; ‘Beyefendi, keman da, cerrahi de, ayrı ayrı bir ömür gerektiren mesleklerdir. Ne var ki; yirmi yaşında okumaya başlayıp iyi bir cerrah olabilirsiniz ama yirmide başlayıp iyi bir kemancı olamazsınız.’ Bana sorunca, hikâyeyi de bildiğim için isterim dedim.”

İçinde keman aşkı hicran kalan dede ise, torunu hayâlini gerçekleştirince, ona şiir yazmış sevincinden, “Aslan gibi Özcan’ım” diye başlayan. Torunları Birsen, Özcan ve Ayşen, onun ölümünden az önce banta alınan sesinden ‘Dertli Kaval’ı, ‘Bir Ağaç Gibi’ CD’lerinde Mehmet Zati Arca’nın bestesiyle sunup, hem dedelerini, hem kendi çocukluklarını bir kez daha yaşatmışlar.

Baskılar göç getirdi

Birsen “Piyano konusunda ailemin araştırması sayesinde daha iyi hocalar ve ilerleme sağladım.Varna’daki özel müzik okulunda okurken iki yüz kişilik bir okuldaki üç Türk öğrenciden ikisiydik. Parasızdı eğitimdi. Ama Türk öğrenciler olarak zorluklar yaşadık. Varna Festivali’ne gelen Moskova Konservatuvarı hocası ‘Master class’ sonucu beni öğrencisi olarak Moskova’ya alabileceğini söylemişti. Babam, Bulgar olan asistanından takibini rica etmiş. Hiçbir haber çıkmadı. Babam ısrarla sorunca asistanı demiş ki; ‘Anlamıyor musunuz, kızınız gitmeyecek Moskova’ya. O bir Türk.’ Hayâl kırıklığı müthişti.” Özcan’ın sanatı da azınlık politikasından nasibini almış. “Gün geldi, Türklerin isimleri Bulgar isimlerine dönüştürüldü. ‘Siz aslında Bulgar’dınız. Barbar Türkler sizi Türkleştirdi’ dediler. Babam depresyona girmişti. Martinof ismini aldık. Birsen ‘Bina’ ben ‘Bilyan’ oldum. Türkçe’ye benzetmeye çalışırdık isimlerimizi ama o kadar olurdu işte. Ben Çekoslovakya’daki yarışmaya böyle katılabildim. On üç yaşındaydım. Gitmeden önce, ‘Dikkat et, Bulgaristan’ı temsil ediyorsun!’ dediler. Hem kendi yarışma grubumda birincilik, hem de en iyi Çek bestesi ‘Kocıan Ödülü’nü aldım.” İki kardeş de, henüz dokuz yaşlarında başlayan ödüllerine sürekli yeni ödüller ekleye dursunlar, baskılar yüzünden aile göç kararı gelip çatmış.

‘Evimiz yoktu ama Balaban tablomuz vardı’

“Ben müzik okulundan mezun olmuştum. Mayıstı” diye anımsıyor Birsen, “Sofya Konservatuvarı sınavlarına hazırlanıyordum. Mezuniyet balosundan dönerken göç konuşuluyordu arabada. Bana çok romantik, heyecan verici ve aynı zamanda korkutucu gelmişti. 21 Mayıs’ta konuşuldu, 22 Temmuz’da göçtük. Bir hafta içinde terk etmemiz istenmişti. Turist pasaportu ile alelacele terk edince oradaki haklarımızı kaybediyorduk. İnsanlar birer valizle göçtüler. Babam ilişkilerini kullanıp piyanoyu ve birkaç eşyayı trene bindire-bildi. Evdeki kaldı, köydeki piyano, Weinbach, daha hafif, o yüklendi trene.”

Özcan da ablası gibi, heyecan ve beklentiyi bir arada yaşamış göçerken. “Onaltı yaşımdaydım. Bana macera geldi. Anne, babanın endişelerini hissetmiyorsun o yaşta…” diyor. Önce Güneşli köyündeki yaşlı akrabalarının yanına yerleşmişler bir ay kadar. Birsen devam ediyor: “Babama, “Önce size iş bulalım, sonra çocuklara okul” demişler ama ama hayır, o, bizlere yaptığı büyük yatırımını ve bizlerin geleceğini kollayarak, geldiğimizin daha ikinci gününde bizi konservatuvara yerleştirdi. Annem de, elde para yok, olanla İbrahim Balaban’ın tablosunu taksitle almıştı. Akraba evinde kalıyoruz ama Balaban’ımız var!” “Evet, evde yer yoktu” diyor Özcan, “Araba garajında yarışmaya hazırlanıyordum. Mimar Sinan Üniversitesi Ulusal yarışmasına katıldım 89’un Ekim’inde, gelir gelmez. Yarışma 25-26 yaş sınırıydı. 16 yaşında üçüncülük aldım. Birsen de en iyi ‘korrepetitör’ ödülünü aldı.”

İmtihanla girdikleri konservatuvarda, Birsen dört seneyi bir senede bitirerek, seviye sınavı ile lisans bölümüne geçmiş. Öğretmen olduğunda henüz 20’sindeymiş. Özcan zaten Bulgaristan’da bir sene atladığından Lise 3’e girmiş. Ama o da üniversiteyi dört sene yerine üç senede bitirmiş. Türkçe dersleri almak ihtiyacı ile daha hızlandırmamış okulu. Sonra Maxim Vengerov’la çalışırken kemanın yanı sıra violayı da sanatına katmış Özcan.

‘Elit tabakaya çalmamak bir kayıp değil’

Sanatın ve sanatçının yüceltildiği bir sistemden sonra Türkiye onlar için hayâl kırıklığı oldu mu diye merak ediyorum. İkisi birden “Yaşadık” diyorlar. Birsen ekliyor: “Biz tüm sanatların bir olduğunu bilerek büyüdük ailede. Bulgaristan’daki sistem de bunu destekliyordu.” Özcan hayâl kırıklığını tedavi edecek bir taraf yakalamış: “Vatansever duygularla geldik” diyor, “Ve nasıl dünya bu koca evrende yalnızlık hissi yaşıyorsa, Türkiye de bağımsız, model bir İslam ülkesi olmak yalnızlığında dünyada. Bu çok çetin bir iş. O yüzden anlamaya çalışıyorum.”

Birsen, Türkiye’de, konservatuvar ortamında, müziğin, bütün sanatların bir dalı olduğuna dair farkındalık hissedilmemesinden üzgün. Özcan ise eğitim kurumunda ‘bohemlik’ duygusunun verilmemesi gerektiğine inanıyor. “Bohem sanatçı yeteneklidir ama tembeldir” diyor ve ekliyor: “Bugün sanat ego ve hırsa dönüştü. Egoyu beslemek ardında yapılan sanat, sanat değildir. Bizim gücümüz idealist ve bağımsız olmamız. Kendi yağımızda kavruluruz. Biraz da gölgede durup arada bir ışığa çıkmayı severiz. Gölgedeki sanatçı tavrını seviyorum. Elit bir tabaka-nın ünlü ettiği konser salonlarında çalmamanın kayıp olmadığını düşünü-yorum. Süreyya’da çalmanın, Âşık Veysel gibi köy meydanında müzik yapmanın daha çok değer taşıdığına inanıyorum. Arada bir ‘flash’lar da güven veriyor bana. Meşhur bir sahnede görünmek iyi ama sürekli olmaması hoşuma gidiyor.”

Birsen “Küçük yerlerde samimiyetle müzik yapmayı istiyoruz” diye ekliyor, “Senede 40 konserimiz oluyor ve yeterince meşguliyet bu. Bağımsız, hürriyet duygusuyla çalışıyoruz. Popüler anlamda çok yoğun bir yerde değiliz ama sanatçılık da popülarite değil bizim için. Bir gün parasız konser verebilmek istiyoruz. Felsefi olarak sanatın özgürlü-ğünden yanayız.” İkilinin yeni çıkan CD’leri ‘Saga’ aslında beş sene önce plânladıkları bir çalışma. “Verecek kişisel bir sözümüz, mesajımız vardı ama imkânlar ancak elverdi” diyorlar.

Burada sayamayacağım başarılar, taçlandırılan eğitimler, alkışlar, ödüller zenginliğindeki Ulucan Kardeşlerin en miniği Ayşen Londra’da oturuyor 21 Kasım’da Bursa Senfoni konserinde ağabeyine piyanoda eşlik etmek üzere, sekiz aylık bebeğini kucaklayıp gelecek. Aralık ayı Ulucan Kardeşler’in silsile konserleri ile dolu.

Ruhlarına ve sanatlarına aşkla bağlı Ulucan kardeşlerle, Özcan’ın sesinden annesinin bir şiiriyle vedalaşıyoruz: ‘Üçgen’ şiirin adı. “Bak ben ne resmi yaptım/ Bir üçgen, tepesi yukarda/ Hayır bu dağ değil/ Ben kederin resmini yaptım dağa kadar/ Bak ben ne resmi yaptım/ Pencere önünde sandalye/ Hayır bu gökyüzü değil/ Ben sevginin resmini yaptım/ Gökyüzü kadar.

Gölgenin sanatçıları, sanatın özgür-leri, ‘Dertli Kaval’ın torunları, benim güzel kardeşlerim, yollarınız açık, alkışınız sağa-nak, sevginiz gökyüzü kadar olsun.

Sizi seviyorum…

 

Nermin Bezmen

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

two × three =