Yorum

Bulgaristan Türkleriyle görüşmelerim

Tercüme: Raziye ÇAKIR
Tarih: 30 Nisan 2021
Londra

“Allah sana sağlık, kısmet ve Türk komşu versin!”
Yazar Georgi Markov’un Bi Bi Si radyosunda yayınlanan röportajlarından.
Komünist diktatörlüğe başkaldıran ve Londra’da bir çadırdan çekilen tek zehirli saçmayla öldürülen sevilen yazar Gergi Markov Bulgaristan Türklerinin dostuydu. Aşağıdaki metin geçen asrın1970 yıllarında önce Bi Bi Si radyosunda kendi sesinden yayınlanmıştı.
Çağdaş Bulgaristan’da yaşayan Bulgaristan Türk ahalisinin Bulgar yazarların yaratıcılık dikkatinden uzak kalması bana fazlasıyla tuhaf geliyor. Şunu açık yüreklilikle belirtmem gerektiğine inanıyorum, çağdaş Bulgar edebiyat eserlerinde baştanbaşa bir tek Türk siması yoktur, Türk ahalisine ait hiçbir problem işlenmemiştir, bu halkın manevi dünyasına daha derin inilmesinden söz edense asla yok. Tarihte bizi çok yakına kadar birbirimize bağladığı Türklerin ve Bulgarların yan yana komşu komşu asırlarca yaşadığı yıllara bile dönen yok. Sen zannedersin ülke nüfusumuzun çok önemli bir bölümünü oluşturan bu nüfus yok. Bulgar edebiyatı emek insanları kahramanlıklarını yansıtırken, sanki bile bile olmak üzere, ülkemizde Türklerin çalışmadığı bir görkemli işyeri, baraj inşaatı, maden, kereste fabrikası, taş ocağı vb olmadığını belirtmekten kaçıyor. Oysa Bulgaristan inşaatlarından daha fazlasının Türklerin elinden geçtiğini bilmeyen ve görmeyen yok. Her iskelede Türkler var. Köprü ve viyadükleri yapan, yolları asfalt döşeyen hep onlar.
Bu suskun ve mütevazı, olağanüstü iyi niyetli ve bilinçli, o özverili çalışkan emekçileri memleketi dolaşırken her yerde görmüştüm.
Bir zaman önce Ağustos ayını Koca Balkan eteklerinde bulunan Karlovo şehrine bağlı Banya köyünün Kalugerovo Mahallesinde geçirmem gerekti. Zaman nane ruhu kaynatma vaktiydi. Yağ kaynatma kazanları büyük bir avlunun kenarındaydı, yeşil nane dolu at arabaları girip çıkıyordu. Havadaki mentol kokusu ağırdı. Kazan sırası bekleyenler bir takım temizlik yapıyor, aralarında danışıyor ve heyecanlıydılar. Arabaların kenarına halı sermiş, aile sofrası kurmuş, domates kesmiş, acı biber çıkarmış, peynir ekmek yiyordu. Onlar bu toprakların köy yaşamının en iyi sahnelerinde yaşamaya devam ediyorlardı ve bu tablo belki de hayatımda gördüğüm en yürek okşayan görüntüsüydü. Her sofraya davet edilmiştim. Kazanların ve bitkisel yağ çıkarma işinin teknisyeni olan Mustafa yanımdaydı. Yüksek boylu, geniş alınlı, mavi gözlü güler yüzlü bir gençti. O bu köydeki ve diğer köylerin kazan ayarını yapan ustaydı ve şu günlerde beş dakika bir gölgede soluklanacak vakti yoktu. İyi yetişmiş bir teknisyendi. İşinin ehli ve sevimli biriydi. Şu olay aklımda kaldı. Koca Balkan’dan gelen ve yakınımızdan geçen ırmağa gidip suya girecektik. Bir ses geldi. “Kaçın! Kaçın!” diye haykıran birisi vardı. Herkes ayağa kalktı, koşum hayvanları kişnedi, tepindiler: Çocuklarını koltuk altına toplamış anneler ilk çıktı porta kapıdan. Paniklettik herkes avludan çıkmaya çalışıyordu.
Başımıza geleni şöyle anlatabilirim. Yağ kazanlarının “Linkoln” marka zamanını doldurmuş bir tertibatı vardı. Kazanın altına kömür ve odun atan ateşçi rakı içmiş ve uyumaya yatmazdan önce kazanın altına gereğinden fazla kömür doldurmuş ve buhar kazanın kabağını kaldırmıştı. Diğer kazanlar ve tüm mekanizma patlayabilirdi. Ateşçi insanlara “Kaçın’” giye bağırıyor ve kendisi de koşuyordu.
Avluda kimse kalmadı. Uzağa çekilen köylüler patlamayı bekliyorlardı. O an Mustafa köylülerden ayrıldı. Avluya girdi ve kazanlara yaklaştı. Kazana yaklaşmanın en tehlikeli olduğunu sonra bana anlaşttı, çünkü içindeki basınç kazanı yerinden oynatmıştı. Uzun saplı küreği kavradı, ateşliğin kapağını açtı ve alevli közleri dışarı çekmeye başladı ve korların hepsini çektikten sonra ter su içinde kalmıştı. Avludaki yeşil otların uzandı. Yanına gittim dukaları patlamış elleri ve kolları yanık yanıktı.
– Zor kardeşim, zor! Derken yüzüme bakıyor ve gülümsüyordu. Onu böyle biri olarak hatırladım. Saçları kısa kesilmiş, geniş alınlı, yüksek boylu, endamı güçlü, mavi gözlü güleç yüzlü Türk. Büyük kalpli Mustafa. Herkes geldi birer birer elini öptü. Teşekkür ettiler. O an ben eski bir Bulgar atasözünü hatırladım: “Allah sana sağlık, kısmet ve Türk komşu versin!”

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

nineteen − 13 =