Yorum

Bir Deliorman masalı

İstanbul’dan yola çıkacak olursanız iki üç saat sonra Demirköy’de yani Bulgaristan sınırındasınız. Bir saat sonra da Burgaz’da. Size iki gün içinde uygun fiyatlarla keyifli bir Deliorman turu teklif ediyorum.

Tarihi arka planı olan kadim şehirleri tanımaya hep önce edindiğim bilgilerle başladım. Onlar hakkında şu veya bu kaynaktan edindiğim bilgiler bu kez onları, eskilerin tabiriyle bir de aynelyakin, yani gezerek tanımaya yöneltti beni. Şumnu da böyle, ama bilgi kaynağım kitap değil, bir sözlü kaynak. Önce bana bu bilgileri anlatanı tanıtarak başlayacağım satırlarıma. Elbette sadece Şumnu değil, bütün Balkanları da bir anlamda içten tanımayı ona yani bu bilgileri edindiğim Osman Bey’e borçluyum. Peki kim Osman Bey? Osman Kılıç 1920 yılında Deliorman bölgesinde yer alan Kılıç köyünde doğmuş. O yıllarda Bulgaristan’daki soydaşlarımızın gözde mektebi Şumnu’daki Nüvvap’ta okumuş. Tabii bu okuldan da kısaca söz etmek lazım; Bulgaristan bağımsızlığını kazanınca Osmanlı yönetimi sınır ötesinde kalan Türk ahali için bazı tedbirler alıp bunları koydurtmuş anlaşmaya. Türk halkının eğitim imkanları da bunlardan biri. Bu amaçla ülkenin din görevlisi ve öğretmen ihtiyacını karşılayacak, Bulgaristan’ın en çok Türk nüfus barındıran merkez şehri Şumnu’da Nüvvap adıyla lise ve yüksekokul niteliği taşıyan bir okul kurulmuş. Osman Bey buranın lise ve yüksek kısmını birincilikle bitirmiş. Başarısı dolayısı ile de buraya öğretmen tayin edilmiş. II. Dünya Harbi sonrası ülkeye komünist parti hakim olmuş. Başlangıçta vadettiği halklara özgürlük iddiasını parti bir süre sonra, katı bir totaliter yapıya dönüştürmüş. Bu bağlamda başta Nüvvap mensupları olmak üzere rejime tabi olmayanlara yönelik baskılar artmış. Osman Bey ve bir gurup öğrencisi Türkiye lehine casusluk yapmak gibi afaki bir suçla itham edilerek 1948 yılında tutuklanmış. Kısa bir komedi yargılamanın ardından idama mahkum edilmiş, üç buçuk yıl sonra bu ceza müebbede çevrilmiş. Yaklaşık on beş yıl hapis yattıktan sonra 1963 yılında İstanbul’da yakalanan bir Bulgar casusu ile kendisi ve arkadaşları takas edilerek Türkiye’ye getirilmiş. Kendisi tutuklandığı sırada eşi ve iki yaşındaki kızı ülkeden çıkarılarak Türkiye’ye gönderilmiş. Bulgaristan Başmüftüsünün torunu olan ve üzerine titrenerek yetiştirilen eşi Nezihe Hanım, Türkiye’de zor şartlar altında hayatını idame ettirip kızını da öğretmen okulunda okutmuş. Osman Bey, Türkiye’ye geldiğinde eşini ve iki yaşında ayrıldığı kızını, öğretmenlik yaptığı Haymana’nın bir köyünde bulmuş. Dönüşünden sonra Dışişleri Bakanlığına alınarak merkezde ve Belgrat Büyükelçiliğinde görev yapmış. Benim Belgrat’ta bulunduğum yıllarda burada idari ateşemizde.

Şumnu şehir görüntüsü

Bu yıl 100 yaşında

Arapça yanında bütün Balkan dillerini de bilen Osman Bey sayesinde Balkanları derinlemesine tanıdım. Ailece dost olduk, hatta bir yıl aynı apartmanın farklı dairelerinde oturduk. Osman Bey bu yıl 100 yaşına girdi ve hala canlı bir hafıza ile bildiklerini paylaşmaya devam ediyor. İşte bu canlı tarih bana o kadar çok Deliorman, Şumnu, Başmüftülük, Nüvvap, Demirbaba ve olayların içinde dost düşman adam anlattı ki artık Deliorman ve Şumnu’yu gidip görmesem olmazdı. Deliorman, en kestirme tarifiyle, Bulgaristan’da Karadeniz ile Tuna arasında kalan bölgenin adıdır. Bir anlamda kalbi de Şumnu. Burası, Sofya’yı Karadeniz’e bağlayan Varna yolu üzerinde yer alır. Bu konum onun hem kara hem de demiryolu ulaşımı açısından önemli bir aks üzerinde bulunmasını, dolayısı ile önemli bir iktisadi merkez olmasını sağlamıştır. Yine bu özelliği dolayısı ile erken dönemde Osmanlı yönetiminin ilgisini çekmiş ve 14. yüzyıl sonlarında fethedilmiştir. Fethi izleyen yıllarda Anadolu’dan başta Manisa yöresi olmak üzere pek çok bölgeden göçlerle şenlendirilmiş ve Şumnu, bütün önemli Balkan şehirleri gibi şehir konumunu Osmanlılar zamanında elde etmiştir. Düzen, güvenlik, disiplin ve mevzuattaki makul tutarlılık gibi Osmanlı Devleti’nin sunduğu imkanlar, karmaşa içindeki Balkanların bu yönetimce fethini ve orada kalıcılığını sağlar. İdari yapı fetih sonrası yöreyi cami, medrese, tekke, türbe, yol, köprü, çeşme, han, hamam, çarşı gibi yapılarla da donatır. Elbette bu tür Osmanlı şehirlerinde Müslüman nüfus yanında var olan çok kültürlü tablo Şumnu için de geçerlidir ve burada da ekseriyet Müslüman tebaa olmakla birlikte, Bulgar, Ermeni ve Yahudi gibi farklı din ve milliyetlere mensup bir cemaat yapısı söz konusudur. Ama hemen belirtmek gerekir ki şehri çevreleyen ve bir anlamda da besleyen civar köyler fetihten bir süre sonra bütünüyle Türk nüfustan ibaret olmuştur. Bunun Doksanüç harbi (1877-78) öncesi yüzde 90’dan fazla olduğunu belirtelim.

Tombul Cami – Şumnu

Tombul Cami


Şehri ilk ziyaretim 1994 yılıydı. TRT adına Dünden Bugüne Balkanlar adıyla bir belgesel çekiyorduk. O kısıtlı zaman dilimi içinde şöyle bir kuş bakışı tanıma imkanım oldu. Ama kitabi bilgilerimi rehberliğinde tamamlama imkanı elde etmem değerli dostum merhum Prof. Hakkı Acun sayesinde gerçekleşti. Bir sempozyum vesilesi ile bulunduğumuz Şumnu’da onunla ayrıntılı geziler yaptık. Halk arasındaki adı Tombul Cami olan Şerif Halil Paşa külliyesini inceledik. Bu camiyle birlikte bir bakıma Şumnu’nun simgesi olan Nüvvabı gördük. Nüvvap (1922-1946) yetiştirdiği beşeri sermaye sayesinde Türk kültürünün sadece Bulgaristan’da değil, Türkiye’de de çok önemli bir merkezidir. Buradan yetişenler yazdıkları Türkçe eserler, çıkardıkları dergi ve gazeteler sayesinde kültürümüzü Bulgaristan’da canlı tutmaları yanında, mezunlarının pek çoğu Osmanlıcayı da çok iyi bildikleri için Türkiye’ye göçleri sonrasında bu alana ihtiyaç duyan kütüphaneler, arşiv, nüfus ve tapu kadostro gibi resmi dairelerde çalıştılar. Büyük bir kısmı da çeşitli okullarda ve Diyanet’te istihdam edildi.

Alimler ocağı

Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse Deliorman sadece pehlivanlar yatağı değil, Şumnu sayesinde aynı zamanda bilginler, sanatçılar, şair ve yazarlar ocağıdır. Ama benim için asıl heyecan verici Şumnu gezisi 10-12 Temmuz 2011 tarihinde gerçekleşti. Cumhurbaşkanlığı olarak Bulgaristan’a resmi bir gezi düzenlenecekti. Uygun bir fırsat düşürüp Beyefendi’ ye Osman Bey’den söz edip mümkünse onun da heyet içinde yer almasını istirham ettim. Elbette olur dedi. Bunun üzerine Osman Bey, 46 yıl önce terk ettiği Şumnu’yu, okuduğu okulu, gençlik hülyalarını yaşadığı sokakları, evlendiği evini görme fırsatı elde etti. Yaşı doksanı geçmişti ama gözleri ışıl ışıldı. Yaşadıkları yanında buralarda çektiği zulüm de gözünün önündeydi. Bir ara eşim yanına yaklaşarak Osman Abi, eviniz neredeydi, diye sordu. Tam karşımızda tek katlı, artık eskimiş bir binayı işaret etti. Bunun üzerine heyetteki fotoğrafçıyı çağırıp resimlerini çektirdik. Elbette Şumnu meşum Doksanüç Harbi sonrasında bütün Balkan şehirleri gibi zor günler geçirdi. Ardından silületinde büyük değişiklikler ortaya çıktı. Onun Müslüman görüntüsünü sağlayan çok değerli binlerce eser kasıtlı olarak yıkıldı. Bu anlamda gördükleri en çok Osman Bey için hayal kırıklığı idi ama değişmeyenler de vardı.

Neyseki yakın komşularımızla Soğuk Savaş döneminin katı ilişkileri yok artık. Nitekim 1946 yılında kapatılan Nüvvab’ın yeniden açılması ve tekrar cıvıl cıvıl öğrenci kaynıyor olması önemli bir kazanım. Şumnu’ya geçen yıl bir kez daha gittim. Değerli bir dostumun bir süredir birlikte bir Balkan seyahati talebi vardı. Ramazan bayramının üçüncü günü ailelerimizle birlikte yola revan olduk. Kavlimiz şu idi, bir hesap yapmayacağız, bir anlamda nerede akşam, orada sabahı yapıp sonrasına devam edeceğiz. Elbette rota ile ilgili benim kafamda bir plan mevcuttu. Demirköy’den çıktık. Sakin bir sınır kapısı, virajlı ama alt yapısı iyi yollar bizi önce Burgaz’a ulaştırdı. Orta büyüklükte bir Bulgaristan şehri olan Burgaz’ı bir saat kadar gezip Varna’ya yöneldik. Burası Sovyetler Birliği zamanından beri bir tatil beldesi olarak tanınır. Hem henüz Karadeniz’de deniz sezonu açılmamış hem de bizim aradığımız güzel plajlar olmadığı için şehrin özellikle atalarımızdan kalan mimari eserlerini aradık, bazı camileri ziyaret ettik, deniz kıyısındaki kaba sosyalist heykellerle dolu parkı da gezdikten sonra yemek ihtiyacı için meşhur Nesebar’a hareket ettik. Bu sevimli yarımada şeklindeki deniz kasabası eski yıllara göre epey hareketlenmiş. Burada Karadeniz’i seyrederek balığımızı yiyip yola revan olduk. Artık akşam olmak üzereydi ve hedefimizde Romanya sınırına yakın Balçık kasabasına vardı.

Rusçuk ıhlamurları


Dobruca bölgesinin güzel yerleşim noktalarından biri olan Balçık da son yıllarda bir turizm kasabası haline gelmiş. Yerleştiğimiz otelde günün yorgunluğunu atıp sabah erken şehri gezmeye karar verdik. İyi bir kahvaltıdan sonra kısa bir şehir turuna, kasabanın camiini de katıp ardından Botanik parkına yöneldik. Dobruca bölgesi daha önce Romanya’nın bir parçası idi. Bu dönemde Kraliçe Maria burada hoş bir yazlık saray yaptırmış. Bölge halkı Müslümanlardan meydana geldiği için de sarayın bir yanına minyatür bir kilise, diğer tarafına da küçük bir cami kondurmuş. Çok usta bir mimarın elinden çıktığı anlaşılan yapı, bahçesi ile birlikte seyrine doyum olmayan bir manzaraya sahip. Saray şimdi müze, bahçe de Balkanların en güzel botanik parkı. Mutlaka ziyaret edilmeli. İkinci gün önce atalarımın memleketi Provadi, sonra Şumnu. Provadi’de gördüğümüz birkaç erken dönem harap Osmanlı camii bizi üzdü. Ayakta kalmış birisinde Cuma kılıp Şumnu’ya geçtik. Elbette önce Şerif Ali Paşa Camii, sonra Nüvvap ziyaret edildi. Bizim için anlamlı bu birimlerden sonra şehri dolaşmaya çıktık. Bulgaristan’da küçük büyük bütün şehirlerin şöyle bir karakteristiği vardır: Şehrin içinde trafiğe kapalı, daha çok yeme içme mekanları ile tiyatro, kültür merkezi, müze gibi kurumların yer aldığı geniş caddeler. Bunların bir bölümünü de bol ağaçlı parklar oluşturur. Yine bu şehirlerde çoğu Türklere karşı yapılmış dev bağımsızlık heykelleriyle karşılaşırsınız. Bunların en karakteristiklerinden biri, Şumnu’nun üstündeki tepede, uzun bir merdivenle çıkılan hantal, kaba bağımsızlık heykelidir.

Sonra ver elini Rusçuk, burası Tuna kıyısında kuzeyde artık Bulgaristan’ın son şehri. Karşı taraf Romanya. Tuna buralarda artık bütün cesametiyle karşınızdadır. İçinde ağır tonajlı gemiler seyahat eder. Ağır ve edalı bir süzülüşle Almanya’dan itibaren topladığı yükünü Karadeniz’e doğru taşır. Eski sosyalist ülkelerin bir özelliği, yolların etrafını, küçük büyük demeden ağaçlandırmalarıdır. Rusçuk’ta caddelerin etrafı ıhlamur ağaçlarıyla süslenmiş. Uzun yıllar önce ekildikleri için şimdi dev ağaçlara dönüşen bu ıhlamurlar Haziran ayı içinde çiçek açmış konumdaydılar ve bizi kokulara gark ederek karşıladılar, Rusçuk sokaklarında. Akşam Razgrat’a döndük. Razgrat, Şumnu ve Kırcali ile birlikte Bulgaristan’da en çok Türk nüfusun yaşadığı yöreler. Öyle ki kırsal kesim nüfusunun yer yer yüzde sekseni bu konumda. Ama üzülerek belirtelim ki yaklaşık elli yıllık sosyalist politikalar bu ülkede amacına ulaşmış durumda. Din sadece cenaze ve sünnet törenlerinden ibaret hale dönüşmüş. Diğer Balkan ülkelerinde, örneğin Yunanistan ya da Makedonya’da, sokakta yürüyen insanların beden diline baksanız onların dini konumlarını tefrik edebilirsiniz. Bu Bulgaristan’da mümkün değil. İnsanlar mevcut sisteme karşı protest tavırlarını kaybetmişler. Şehrin güzel parkının içinde yer alan banisi Makbul İbrahim Paşa, ustası Mimar Sinan olan muhteşem caminin göz göre göre yıkılıp yok olmasından da bu yüzden kimse rahatsız değil. Şehirlerde bu denli yoğun nüfusa rağmen asla sokakta Türkçe duymuyorsunuz. Oysa Batı Trakya’da pek çok Rum bile yarım yamalak Türkçe biliyor ve sizinle iletişim kuruyor. Deliorman’ın kalbinden geçip güzel Türk köylerinde konaklayarak çok keyifli bir yolculuk sonrası bu kez Silistre’ye ulaştık. Burası da Tuna kıyısında ve karşısı Romanya. Yeşillikler içinde ama orta halli bir şehir burası da. Bir iki tarihi eser ziyaret edip bu kez Hacıoğlupazarcığı’na yöneldik. Doksanlı yıllarda buranın merkezinde bir eski çarşı ziyaret etmiş ve hayran kalmıştım. Buram buram Türk çarşısı özelliği taşıyan bu tür korunmuş alanlara nedense ilgili yönetimler asla Türk ismini yakıştırmıyorlar. En makul isimler eski şehir, çoğu kez de Yahudi mahallesi ya da Ermeni mahallesi olarak ziyaret ediliyorlar. Hacıoğlupazarcık’taki fırınlı, dükanlı, ayakkabı tamircili, berberli eski çarşıyı da güzel mimari eşliğinde ziyaret ettik. Bu rotayı özellikle şunun için naklettim; İstanbul’dan yola çıkacak olursanız iki üç saat sonra Demirköy’de yani Bulgaristan sınırındasınız. Bir saat sonra da Burgaz’da. Size iki gün içinde uygun fiyatlarla keyifli bir Deliorman turu teklif ediyorum. Böylece hem Karadeniz’i bir de batı ucundan görecek, onun daha sakin halini seyredecek, hem de Deliorman’ın Türk köylerinde bizim insanlarımızla sohbet ederek güzel bir coğrafyayı dolaşma, Tuna’yı seyretme, pek çoğu yerel mutfağımızla aynı damak tadını, hatta isimlerini taşıyan yemeklerini tatma imkanı elde edeceksiniz.

Benden söylemesi…

Mustafa İsen / Yazar – mustafaisen@yahoo.com
Açıkgörüş – Star

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

four + 9 =