Raziye ÇAKIR

Bu cümle ilk defa masama geldiğinde, ne Rus ne de Bulgar dillerine tercüme edememiştim. Bu kişiye özel bir kanun değildir. Devletin dim dik ve hakça duruşunun simgesidir. Eski totaliter ülkelerde yasama,  yürütme ile yargı birbirine örüldüğü ve tek kafadan aldığı emirlerle çalıştığı için,            adalet mülkün temelidir DEDİĞİMİZDE GÜLÜNÇ DURUMA DÜŞERDİK. Bulgaristan’da böyle bir maddesi olan kanun olmadığından bunu anlamak da zordu. Mülk devletindi. Köylü taşınmazları kooperatifin yani yine devletindi. Devletin her şeye hakim olduğu bir ülkede nasıl adil olunur. Bir defa adalet olması için en az iki taraf olması gerekir. Bu ülkelerde mülk sahibi tekti, mülk devlet tekelindeydi.

Eski kanun kitaplarına baktığımızda adaletin en yüce hakemi hükümdardır: Padişahtır, Çardır, İmparatordur. Örneğin bir yerde okumuştum. Osmanlı zamanında Kahire, Şam ya da Sofya veya Belgrat Mahkemeleri ne gibi karar alırsa alsın, eğer bu bir idam kararı ise, hükümdarın imza ve turası ile tasdik edilmeden asla uygulanamaz.

Şöyle yani Vasil Levski’nin asılıp asılmadığı konusu bu bakıma tartışmalıdır, çünkü Sofya Mahkemesinde hakim Pençeviç’in gereği görüldü, idamına karar verildi deyip kalem kırması, Levski’nin asılması için yeterli değildir. Adaletin son merci Sultan’dır. Usule göre, bu gibi bir mahkeme kararının bir de Osmanlı Sultanı tarafından İstanbul’da imzalanıp mühürlenmesi gerekmektedir. En yüksek yargı Sultan hükmüdür. Bu arada V. Levki hayatına kendi son verdiği için böyle bir onaylı karar, yani APOSTOLU ASIN emri Sofya’ya geri gelmemiştir.

Yazıma Levski ve Padişah onaylı bir yargı organı kararıyla başladığım için özür dilerim, çünkü ben sizin mala, mülke ve taşınmazlara olan ilginizi biliyorum. Fakat bu arada şu Levski-Pençeviç, öldü mü,  asıldı mı konusunu bitirmeme izin istiyorum. Bulgaristan’a en gittiğimde her yerde V. Levski’nin anıt, büst, portre, sergi ve ekspozisyonlarıyla karşılaşıyorum. Futbol takımı ve okul atları da hep V. Levski. Son gidişimde, Svilingrad kenarından geçerken sol yanda harmanı andıran ve içinde eşek ve katırların otladığı bir boşluk alan dikkatimi çekti. Şimdi oraya çok büyük bir “Levski Anıtı” dikeceklerini öğrendim. Anıta Disney gibi inen çıkan trenler takılacak, gelip geçenlerin çocukları bu trenlere binmek isteyecek…… ve çok para kazanılacakmış.

Ben şahsen Levki’nin Osmanlı’dan ayrılıp bağımsız ve egemen bir Bulgaristan için hak ve hukuk içinde mücadele ettiğine, Yunanların 1829 Ayaklanması Program ve Tüzüğünü örnek aldığına inanmak istiyorum. İnanmadığım bir şey varsa, Türklerin çok ekmeğini yemiş olan Apostol’un, Yunanların 1829’larda yaptığı gibi Türklerin mallarını ve mülklerini ellerinden aldıktan sonra, köylerini yakacağına ve herkesi katledeceğine de inanmıyorum, daha doğrusu inanmak istemiyorum. Komite kurmak, gazete çıkarmak, devrim davası ve halkın uyandırılması için para toplamak başka bir şey, soygun yapmak, insan öldürmek veya köy yakmak başka bir şeydir. Tarihin derinliğinde Sofya’da bakılan  “Araba Konak” davasının temelinde Dimitır Obşti ve arkadaşlarının Osmanlı kervanından altın çalması yani soygun ve tutuklanıp mahkemeye düştükleri var.  Bulgarların Türk zaptiyelerine yardım ettiği ve hırsızların ele geçirilmesinde rehberlik hizmeti gösterdikleri da bilinir. Levski komitacı arkadaşları tarafından ele verilmemiş olmasaydı, idam cezası alması asla mümkün değildi. Üstelik mahkeme heyeti Başkanı Pençeviç İstanbul’da kendi evinde misafir etmiş bir kişidir. Komitacılık için Levskiye para verdiği biliniyor. Yargıç Pençeviç bir Bulgar’dır. Ruse eyaletinden olup, İstanbul’da Osmanlı Adalet Bakanlığı danışmanlığı yapmıştır. İşin aslını en iyi bilen zat kendisi olduğundan dolayı, 93 Harbinden sonra, yan, 1877/78’de Bulgaristan Osmanlıdan kopunca İstanbul’dan kaçıp Sofya’ya yerleşmiş, Avusturya’dan çağırttığı yüksek mimarlara para yedip, V. Levski’nin Sofya’daki Anıtını çizdirmiştir. Bakanlar Kurulu ve Sofya Belediyesinden para tahsis ederek anıtı kurdurmuştur.  Şahsen bana göre, bu anıtın yaptırılmasıyla Pençeviç Bulgar vicdanı, kamuoyu ve tarihi önde kendini sözüm ona affettirmiştir ya da aklamıştır, çünkü klemi kıran hakim kendisidir. Bulgaristan’da yaşayan Türklerin  ise, V. Levski’nin ele verilmesi, tutuklanması, sorgulanması, arkadaşları tarafından mahkemede karalanması, yargılanması, asılmak suretiyle idam edilmesi cezasına çarptırılması vs. olaylarla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur ve olmamıştır.

Bu açıdan bakıldığında ADALET toplumsal huzurun temelidir. Yanlış anlaşılan ve ters yüz edilen bir mahkeme kararı insanları 100 yıl rahatsız edebilir. Bugün Bulgaristan’da yaşayan tüm vatandaşlar Levski’nin egemenlik, demokrasi, hürriter ve adalet davasına saygı duyar. 

Adalet mülkün temelidir gerçeğine gelince, 2013 ve 2014 yıllarında Kırcaali de dahil olmak üzere, Bulgaristan’ın pek çok şehri gösterilerle doldu taştı, göstericilerle kaynadı, yumruklar havada uçtu, medrese ve camiler önünde mitingler yapıldı, ibadethaneler taşlandı, birçok konuşmacı eşiyle kavga edermiş gibi konuşurken yumruk salladı, karısına “al palanı pırtını git babanın evine” demeye alışkın olanlar, bu defa da “Türkler Haydi Türkiye’ye” diyecek kadar ileri gittiler. Bu olayların esasında, hukuka saygısızlık temeli var. Bulgaristan’da taşınmazlar ve gayrı menkuller konusunda adaletsizlik hüküm sürdüğü gizlenemez.  Adalet konusunda, şimdiki zamanda son söz sahibi olan Padişah ya da Çar değildir. Ahmet Doğan Delyan Peevslki ve Boyko Borisov da değildir. Yargı organı mahkemedir, son merci ise yüksek mahkemedir.

Soruyorum: 1812-1814 Napolyon savaşlarından sonra Almanya, Avusturya ve Belçika topraklarında dikilmiş Rus Kiliseleri, büyük anıtlar, görkemli Rus mezarlıklarına kim bakıyor? Bunlarla ilgilenenler Ruslar değil midir?  Kabirler Rus’un mu dur? Bulundukları ülkelerin taşınmazı mıdır?  Bugünkü Moskova hükümetinin bu kiliselere bakma, anıtların bakımını sağlama ve mezarlıklara hizmet vermeye hakkı var mıdır yok mudur?

Cevap: Vardır.

İstanbul’da Ermeni Kabristanlığı var. Bakımsız mıdır?

Cevap: Hayır.

İstanbul’da Bulgar Hıristiyan Mezarlığı var. Bakımsız mıdır?

Cevap: Hayır.

Öyleyse, Bulgaristan’daki ata kabirlerimiz, camilerimiz, medreselerimiz, külliyelerimiz, kale ve köprülerimizin neden bakımsızdır. Kostendil’ de  “Fatih Cami”nin halini gidin de bir görün! Bakım işlerini Bulgaristan belediyeleri neden üstlenmiyor?  Bu işi yapmayacaklarsa, Türkiye makamlarına, Bulgaristan Müslümanlarına neden izin verilmiyor, onarım kapıları açılmıyor?  Bulgar devleti mali zorluklar yaşadığından dolayı eski Türk okullarının bakımını yaptıramıyorsa, bu işleri biz soydaşların el elle verip yapmamıza neden engel oluyor?!.

Adalet mülkün temeliyse, Bulgaristan’da kalan vakıf mallarımız neden iade edilmiyor! Bu mülkler işlense daha iyi olmaz mı?

Düşünüyorum da “Adaletle zülüm bir yerde durmaz!” Ya adalet olacak, ya zülüm devam edecek. Taşınmazlarımız, mal ve mülklerimiz, cami ve medreselerimiz, kapalı çarşılarımız ve otellerimiz konusunda totalitarizm döneminde zülüm çektik, her şeyimiz alınmıştı. Ruhsal yaşam durmuştu. Şimdi adalet gelecek dediler, bekledik gelmedi, yani zülüm mü devam ediyor. Ne zamana kadar?

Bu bakıma, “Adalet olmayınca bir yerde insan düşer o yerde her derde” gibi atasözlerimiz adaletin devlet yönetimi için mutlak bir şart olduğunu herkese anlaşılır bir şekilde göstermektedir. Arzuladığımız, beklediğimiz adalet ilkelerine dayanan demokratik toplumda yaşamaktır.

Burada eksik olan bir de insan sevgisidir, insan sevgisi adaletle birleştiğinde beraberinde hürriyet, adalet ve hoşgörü de getirir. Adaletin olmadığı yerde bunların hiç biri olmaz, hak ve hürriyetlerden ise söz bile edilemez.

Bu mücadelenin son hedefi: ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR ilkesinin yerleşmesi ve galebe çalmasıdır. Adalet olmayan yerde mülk de olmaz. Konum Pazar sohbeti için biraz ağırdı, ama geçen yıl izlediğim olaylardan çok  etkienmiştim…

Reklamlar