Yorum

Terörün Kökenleri

Oya CANBAZOĞLU

Pazar sabahının İstanbul serinliğiyle “Terörün Kökenleri -2” yi yaşmaya başlarken, bütün hafta yalnız şu iki cümleyi düşündüğümü yazsam bilmem inanır mısınız?

Bir, Osmanlı ile Rusya’nın 1877–78 Plevne Savaşı’nın tüm gerçeğini her yönüyle açıklamadan;

İki, 1876 Nisanında patlak veren Bulgar Ayaklanmasını en şeffaf bir şekilde mikroskop altına almadan ve o yılların yayınlarından, alıntılarla, müze ekspozeleriyle, soy kütüklerinden çıkararak ortaya koymadan öz ışığımızla illeti kör edemeyeceğiz gibime geliyor.

Bu iki konu hakkında en az 500 kitap yazıldı. Bunların arasında olayları yaşayanların, katılımcıların, her şeyi gözle görenlerin, “kahraman” ve “kurban” olanların anı eserlerinden alıntılarla yazıp anlatmak zorundayız. Diş hekimi Halide Hanım gibi örneğin, kendisini Pazar sabahının hayırlara vesile olması dileklerimle özel olarak kutluyorum. “Büyüklüğümüzün Ölçüsü Yoktur” yazısı o kadar etkileyici olmuş ki! Bulgarlığın, İslavlığın ve Hıristiyanlığın en zalim düşmanı olarak anlatılıp gözü çıkarılmaya çalışılan Osman Paşa’nın üç buçuk torba altını Plevneli Bulgar esnafa geri verdiğini okuduğum an donup kaldım. İtiraf ediyorum, kıvanç duygum nefesimi kesti. Türklerle birlikte düşman ateşine hedef olan Bulgarları Vita Irmağı köprüsünden kaygan ve sisli bir havada şafak sökmezden önce geçirirken kör bir kurşuna hedef olup yaralandığı gerçeğini okuduğumda dondum. İsyanım “Ne istiyor bunlar bizden oldu!

Kanımca aramızdaki husumetin Bulgar Türk düşmanlığının köklerinin kazınması için Bulgar Uyanış Çağı’na, bu uyanışın Osmanlı yıllarında yerli Türklerin de yardımlarıyla olduğuna, o zaman yalnız Bulgarların değil Türklüğün de medeniyete uyandığına, çok ince eleyip sık dokuyarak,  özel yer ayırmamız gerekiyor.

Değinmek istediğim bir başka nokta da, sınıfsal yurtsever aydın tabaka değil, halkımızı ve Türklüğümüzü, dinimizi ve toprağımızı seven bir yeni aydın tabaka yaratmamız olacaktır. Şu çok önemli, biz biziz ve biz başkası olamayız. Gıvıl yamul buyuz işte! Biz buyuz.

Bulgarlaştırma döneminin zulüm acılarından sonra yetişen yeni bir kuşak var. Onlar bizim evlatlarımız. Biz biriz. “İnsan komşu külüne muhtaç kalır” deyenler atalarımızdır. Bize ders olsun diye söylemişler bunu.  Vatan toprağını koklamak, dedesinin mezar taşını doğrultmak, çökmüş baba evinin kiremitlerini aktarmak bu kuşağın ödevi ve hakkıdır. Öz görevidir. Kuş yumurtalarını yuvasına yumurtlar. Yavrularına yuvasında bakar. Baba evlerimiz, köylerimiz, derelerimiz ve tepelerimiz yuvamızdır.

Konumuza geçiyorum. Şimdi şu bizim Nisan Ayaklanması gerçekleri ile komitacılık işlerinin anlatıldığı gibi olmadığını Birleşik Amerika CİA (TsRU) örgütü de artık inceleyip öğrenmiş ve görüşlerini yayınladı. Birinci yazımızda “reket” yani ölümle tehdit edip herkesi zorla para ödemeye mecbur kılma – yöntemini ve Geçici Bulgar hükümetinin bu konudaki özel kararını açıkladık.

Bu hafta Sofya’da çıkan günlük ve haftalık basına dikkatle baktım. Manşetlerde “Sansürsüz Bulgaristan Partisi” Başkanı” Nikolay Barekov, “Boyko Borisov Bulgaristan’da “reketi” (halktan zorla para toplama işini) yeniden başlatan adamdır!” diyor. Evet, Osmanlı dönemindeki Geçici Bulgar hükümeti tarafından 1872’de özel bir genelgeyle başlatılan “reket”, (hiçbir suçu ve borcu olmayan insanları para bağışında bulunmaya zorlama işi,) 142 yıl sonra, yani günümüzde Bulgar politikasında en büyük parti olan GERB partisinin Başkanı Boyko Borisov’un yaptığı ana olarak basın manşetlerinde süzülüyor. Değişen ve farklı olan nedir? 142 yıl önce bu işlerin çok gizli yapılması, bugünse hükümet, meclis, parti kurultayları, değişik meclislerde gündem olmasıdır. Bakandan gümrükçüye herkesin para için zorlama işiyle uğraşmasıdır. Değişen bir şey yok da, şu değişiklik gözden kaçmıyor. O zaman zehirli mantar toprağın altındaymış, şimdi bütün orman zehirli mantar oldu.

Uzatmak istemiyorum. İnandığım bir şey var, toplumun ret edip kurtulmak istediği zahirin kusulmasına yardım etmek zorundayız. Bu bizim kuşağın ana vazifesi olmalıdır. Başımıza gelen bütün belalar, “reketçi” kafaya sahip (başkalarının olan mülklere el koyma kafasıyla yaşayan) kişilerin Türklerin yani bizim malımıza mülkümüze, evimize, camilerimize, medreselerimize, vakıf mallarımıza ve topraklarımıza, vurguluyorum canımıza göz koyup en kısa ve kesin yoldan her şeyimizi elimizden alıp kendilerine mal etme yolu olarak göç etmemizi görenlere nefes aldırmamalıyız.

İstanbul Üniversitesi’nde bilim doktoru Müjgan Deniz hanımın değerli yazılarını dikkatle okuyorum. Bir noktada kendisiyle aynı görüşte olmadığımı yazmak istiyorum. D-r Deniz Hanım, konuyu işlerken Bulgaristan Türklerinin XX. yüzyıl tarihinde en büyük olayın Mayıs 1989 Ayaklanması olduğuna işaret ediyor. Bir yandan haklıdır. Ayaklanmamız bir asırlık acı birikimin gökleri delen patlayışıdır. Birde şu Türkiye Bulgaristan sınır kapısının açık kalması olayı var. Benim gözlemlerime göre, Ayaklanmamızın kendisi kadar görkemli bir olay da Türkiye ile Bulgaristan devlet sınırı kapısının açık kalmasıdır.

Bu görüşümü şöyle de örnekleyebilirim. Biz,  Kırcaali yöresinden olduğumuzdan, Arda ırmağı boyları çocuklarındanızdır. Bizim dedelerimiz Arda’nın bahar sellerini nasıl beklediklerini anlatırdı. Bahar selleri onların hayat kaynaklarındandı. Çünkü bahar yağışlarıyla yakadan yakaya şişen Arda ırmağına çırpınmaya yani yumurtalarını dökmeye gelen balık sürüleri Egeden denizinden yola çıkardı. Arda ırmağı Meriç ırmağının bir koludur. Egeye Meriç’e katılarak iner. Baharla Ege denizinden Meriç’ dolan balık sürüleri Ardaya sapar ve ırmağı besleyen çaylara kadar alay alay oynaşarak gelirlerdi. Dedemin anlattıklarını hatırlarken, balıklar anlatması çok zor olan sıçrayışlı bir gelişle kokusunu mu, taşların yosununu mu, ılgın köklerinin derinliğini mi yoksa ötesi ve ilerisi olmayan kaynak sularını yani dünyaya geldikleri (vatan bildikleri) yerleri arıyorlardı. Doğdukları ortamsa o bizim yuvarlak ve yalabık taşların arasıydı. O halde taşlarımız hayatı yaşama çağıran, ebelik edendir. Zamanla her şey değişti.

Önce “Soğuk Pınar” (Studen Kladenets), ardından “Kıraacali” daha sonra da “Orta Köy” (İvaylovgrat) baraj duvarları çekildi. “Kaskada Arda” adlı üçlü bir baraj seti planlandı. Balıklara kalkan duvarlar birbirinden yüksek!. Çin duvarı gibi. Yolları kesilen balıklar ne yapsınlar? Gelemez oldular. Analarının çırpındığı çaylarda çırpınamıyorlar. Hayat ortamları kayboldu. İnsan her şeyi değiştirebilir, fakat hiçbir varlığın hayat yolunu değiştiremez. Bunu yapmaya çalışmamalıdır!

Balıklar karşılaştıkları ilk baraj duvarı betonunu koklayıp koklayıp ağlayarak döndüler. Yaşamı sürdürme yolları kesilmişti. Onlarla birlikte türleri, soyları, hayat öyküleri son buluyordu. TV’ler anlatıyor: şu denizde, bu denizde şu ya da bu balık türünün cinsi tamamen tükeniyor, diye.  Tükenecek tabii, sen balıklar yumurtalarını atamazsa, yenizi nasıl yetişir?

Biraz konu dışına çıktım, sınır kapısının açık olması benim için çok büyükten çok büyük bir anlam taşıyor. Bana biraz suyollarında baraj duvarı olmayan ırmakları anımsatıyor. Yakında, son bayramda Bulgaristan’a gittiniz mi? Etrafa şöyle bir baktınız mı! Köylerimizde lamba yanmaya başladı. İçim öyle bir hisle doldu ki!!! Sanki köye leylekler gelmiş ve çene çalıyordu…

Demek istediğim sınır kapısı açık kaldıkça insanımız dönecektir. Bu yağmur çiseyince doğanın yeşermesi gibi bir şeydir. Doğaldır. Vatana dönüş de doğaldır.

Konuyu açmışken, öyle de böyle kendi konumuzun dışına çıktık, ben bir kahve daha pişirip, size şu balıkların dönüşüne ilişkin bir öykü daha anlatmak istiyorum.

Bir defa “Ohri Gölü”ne turistik geziye gitmiştim. Lise kitaplarından Bulgar Çarı II. Asen tarafından inşa edildiğini bildiğim Ohri Kalesi’ne çıkan dik taş merdivenin ilk ayağına basmış, göz gezdiriyorum. Rehber kız, kalenin adının nereden geldiğini açıklıyor: “Oh!Yol yorgunu bir kişinin “Ohu!” dur. “Her dilde aynı,” diyor. “Ri” ise tepe, yokuş… demekmiş. Yani kale adını “Oh Yokuş!” tan almış.

Olay, XI. Yüzyıl “Klokotnıtsa” ve “Belasitsa”  Savaşlarını yankılıyor. O zaman Bizans İmparatoru Vasiliy ile Bulagr askeri arasında çok sert bir çarpışma olmuş ve galip gelen Bizans komutanı her bin Bulgar erinden birinin tek gözünü bırakmak suretiyle hepsini iki gözünü de çekip kör etmiş. Çok vahşi bir olay!. Serbest bırakılan askerler Bulgar Çarı’nın kalesine dönmek için batıya dönüp el yordamına az yürümüş uz yürümüşler ve aç susuz, yorgun argın tamamen pes olmuş bir durumda tepsi dibi gibi düz toprağın bittiğini ve çarıklarının ucuna bir yokuş takıldığını hissedince “Oh…Ri!” yani “Oh Yokuş” demişler ve bizim Türkçemizle “Nihayet geldik.” Demiş olmuşlar. Bu olay benim üzerine bastığım taşın olduğu yerde olmuş. Yani asker bile, savaşta yenilmiş,  kör sakat ama yine de Çarının kalesine dönmüş…. Çünkü Vatan bildiği yer o tepeymiş…Bu olay bu kadar da, bir başka öyküyle tamamlamak istiyorum konumu:

Ohri” gölünden büyük bir ırmak çıkıyor. Bu bol su dönüp dolaşıp Adriyatik denizine dökülürken, bizim “yılan balığı” dediğimiz ince uzun balıkların hayat yolunu da çiziyor. Yine aynı rehberin anlatmaya çalışırken üzerine durduğumuz etrafı bol sazlı geçit köprüsündeyiz. Bir eli pervazda ötekisiyle ise suda yüzen irili ufaklı balıklardan “ha şunlar” diyerek diğerlerden ayırt etmeye çalıştığı “yılan balıklarına” işaret eden ve “görebildiniz mi?” diye soran rehber kızın gösterdiği “sivri kafalı siyah uzun” yaratıklardan birkaçını ben de gördüm. Öyküleri şöyle:

Bu balıklar, bir dünya harikası olan ve dipten kaynayan bu gölüm 1300 metre derinliğindeki kocaman kovuklardan çıkıyormuş. Sonra bir sere kadar uzayınca ırmağın ağzına yönelip, sen nereye ben de oraya misali deniz yolu yolcusu oluyor. Benim gördüklerime ırmak bileti henüz kesiliyordu. Adriyatik Denizince uzayan bu yolculuk Ak Denizin, ifade uygunsa göbeğine kadar devam ederken, balıklar göbek ve kafa büyütmeden uzayıp 1.5 metre oluyorlar. Uzama durduğunda, dönüş yolculukları başlıyor. Bahar aylarında semiz ve dünya görmüş halleriyle aynı ırmağın deltasında belirip ırmak beleri alıp  “Ohri Gölü”ne gelirken hem tuzlu hem ırmak ve hem de göl suyunda kendilerini evlerinde hissedenleri seyrettiğim anlar, heyecanlı ve çok zevkli yaşantılarım arasındadır.

Kuşkusuz göle giren balıklar, kuyruk sallayıp balık avcılarına “gelen bizi yakalayın” demiyor. Hemen derinliklere yönelip çıktıkları kovuklarda kayboluyorlar. Birkaç gün sonra göl sularında bir sere boy atmak için kovalaşan balıkların oyunları başlıyor.

Biz insanlar da böyle değil miyiz? Bir anne hamileliğini, çocuğunu bekleyişini, doğurduğu anı ve günü unutabilir mi? Çocukluğumuzda saçlarımızı savuran ilk rüzgârı, yüreğimizi dağlayan ilk bakışı unutabilir miyiz!? Asla unutamaz.

Kahvem bitti. Yazımı noktalıyorum. Yıllan balıklarını anlatırken onların bile birbirilerine “reket” yapması yaratılıştan yasaktır, demek istedim. Dünyaya gelişlerinin vesilesi birbirlerini yemeden yan yana ve beraberce aynı sularda yüzmek, var olmak ve hayatı başladığı yerden devam ettirmektir. Arda balıklarını anlatırken hayat yolları kesilen, göçe zorlanan, sınır ötesinde bırakılan ve dönemeyenlerin acı kaderini anlatmak istedim. Doğal olanın yasal olduğunu, yasal olanınsa hayat hakkı olduğunu, var olmak için doğduğunu anlamak istemeyenlere seslendim. İnsanları 142 yıldan beri aynı şekilde ve yöntemlerle, hatta devleti de kirli ve pis işlerine alet ederek zorlamanın anlamsız olduğunu anlatmak istedim. 142 yaşındaki kart küstah zulmün şekil değiştirerek toplumumuzda yaşamaya devam etmesinden kötü bir şey olabilir mi?

Biz kendi konumuzu işlemeye devam edeceğiz. Okuduğunuz için sizi kutlar, gelecek hafta daha özlü anlatacağıma söz verirken, bu defa araba biraz yoldan çıktı, ama yön ve yolumuz aynıdır. Demek istediğim, terörün kökleri ve kaynakları hep aynıdır, çok derindir, gizlidir, gizemlidir, ama çözülemeyen düğüm yoktur. Bir anne çocuğunu doğurduğu yeri, anı ve günü unutabilir mi?  Unutulmayan hayat yaşar ve kendini daha iyi yarınlara taşımak zorundadır. Akan sular durulur.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

two + 3 =