Yorum

İstanbul Seçimlerinde son taşıran damla biz olmalıyız…

Tarih:    19 Haziran 2019
Yazan : Dr. Nedim BİRİNCİ
Konu: Gazetecilik ufku açtığı zaman işlevlidir.

İstanbul seçmeni, Türkiye vatandaşları ile birlikte bütün Türk Dünyası da 16 Haziran akşamı canlı yayınlanan İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı adayı Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu yuvarlak masa buluşmasını dikkatle izledi. Yayın yöneticiliğini (moderatör) FOX TV ekibinden “Çalar Saat” sunucusu İsmail Küçükkaya yaptı.

17 yıl aradan sonra ekrana düşen bu adayları yüzleştirme fikri “Habertürk” TV “Türkiye’nin Nabzı” siyaset ve sosyal hayatın sıcak gündemini masaya başarılı bir biçimde yapan yöneten seçkin gazeteci Didem Aslan Yılmaz hanımdan geldi. 2002’deki yüzleşmeyi yılların gazetecisi hemşehrimiz Uğur Dündar yönetmişti. Bu defa moderatör olarak bütün programlarında “tarafsız” olduğunu defalarca tekrarlayan deneyimli sunucu İsmail Küçükkaya tarafların tercihi oldu.

Konu, 23 Haziran Pazar gün yeniden yapılacak olan İstanbul Büyük Şehir Belediye seçimiydi. 31 Mat’ta yapılan ve sonuçlarına itiraz edilince, Yüksek Seçim Kurulunca (YSK) bütünüyle yenilenmesi kararı çıkan bu seçimle ilgili neyin masaya yatırılacağını önceden bilen sanki yoktu. Tartışma,  “yuvarlak masa” etrafında ve program yönetmeni tarafından hazırlanacak formata göre gerçekleştirecekti ve bu iş bir politik gazeteci olmayan İsmail Küçükkaya’nın eline verilmişti. Asıl gazeteci dalgalı denizlere atlaya-bilendir. O, dalgalı denizde yüzmeyi seven bir gazeteci değildi. “Çalar Saat” programından sonra “aklınızda kalan nedir?” sorusuyla gizli bir anket yapılsa, öne çıkacak olan “Evet Efendim!” ve “Ben bir tarafsız gazeteciyim!” değimleri olacağından kuşkumuz yoktur.

Evet 17 yıl arayla yapılacak bir programı, yazı, röportaj ve programları Türkiye kamuoyunu sarsmış bir gazeteci yönetmeliydi. Aranan felsefi derinliği masaya yatırabilecek bir gazeteci “tarafsız” değil, gerçekten yana (objektif kalmak şartıyla) yanlı olmak zorundadır. Çünkü 2 görüşün ortası denge olmadığı gibi, gazeteci de ne yargıç ne de tezgâhtardır. Bu açıdan sunulan programın formatı üçer dakikalık sınırlamayla boğulmuş, cevaplama özgürlüğü anlaşmalı boğazlanmış ve formatın kendisi program canlılığına pranga olmuştur. İzleyici, bir hafta önce çekilmiş bir dizi film formatına düşürülmüştür.

Defalarca hazırlık görüşmesinden sonra, taraflar arası dolaylı diyaloğun yuvarlak masaya kilitlenmesi, Türkiye’ye yeni nesnelcilikle gelen ve iftar geleneklerimizde yaşam ortamı bulan “ekmek elden su gölden, çalsın davullar oynayalım” havası sonunda birlikte çekilen fotoğraf ve “kim kazanırsa kazansız bir yardımlaşacağız” çerçevesine kilitlenerek, duvara asılmıştır.

Bu programda modaratör iki tarafa da pas vererek, keskin uçlu çıkışlarla karşılıklı etkileşim ve seçmeni etkileme fırsatına nefes aldırmamıştır.
Pasif tarafsızlığı seçmiştir. İstanbul seçmeninin beklediği ise aktif tarafsızlıktı. İstanbul seçmeni bir de, Türkiye’de yaşayan halkı ile ilgili dünyanın objektif çelişkilerimizi, Büyük Türkiye hamlemizi yüreklendiren ve frenleyen zihniyet ve güçleri görebilmesi açısından, iki hafta önceden ilan edilen,  bu yüzleşme son derece önemli olduğundan büyük bir bekleyiş içindeydi. Umutla izlendi. Burada söz konusu olan 2-3 puan farkla parçalanmış, hatta son günlerde kara kaya gibi taşlaşan, fikirsel etkileşime kapı pencere kapamış bir ortamın karşılıklı çıkışlarla derin analizi söz konusuydu. İşaret ettiğim kara taşı nefes almaya zorlayıp gözleri yeni bir umutla açılan ufka yönlendirmek ise ancak, popülist yaklaşımla olabilirdi ki, bu nedenle olacak, Milli Cephenin adayı Ekrem İmamoğlu’nun başarısı alt katmana yönelik halkçı vaatlere dayanıyordu. Sunucu Küçükkaya son aylarda, sandığa kısa vadeli beklentilerle gidenlere çizilen yalancı pembe tabloyu görmemiş olamazdı, üstelik 18 günlük Baş Belediyecilik döneminde su ve taşıt aracı fiyatları, sosyal yardım programları sektörlerindeki ucuzluk kararları buna işaretti. Bu ilk halkçı adımlara gerekçe bile sunulmamıştı. Son aylardaki popülist propagandayı eleştirel bakışla izleyenler “tarafsızlığın” bir perde olduğunu, taraflı yoğun kışkırtma yapıldığını sezmiş ve görmüştü. Küçükkaya ilkesel “tarafsızlıkta” kural koyucu değil, sadece bir araçtı. Hatta son dönemde, programlarında kendi kişisel ve çevre çıkarlarını dile getirmeyi denediğinde “dışlanacağını” hatırlatılmasıyla yüzleşince stres getirmişti.

Ölçü koyucu merci, moderatöre önceden, kamuoyunu yönlendirebilen belirli bir meslek dalının temsilcisi olarak özel ödevinin, Türkiye’de oluşturulmak istenen yeni siyasal-toplumsal tip olarak halkçı belediye başkanı simasını yaratmak ve kabul edilir biçimde telkin etmek defalarca hatırlatmıştır ki, yuvarlak masaya ve ardından alevlenen tartışmalara bu yansımıştır.

Olayın özünde 23 Haziran seçimine katılacak Millet İttifakı ve Cumhur İttifakı temsilcilerinin canlı yayın yuvarlak masa buluşmasına, seçimde “hak edilmiş olan söke söke alınır” anlayışını “sağduyu” ve “bir yanlışlık olduysa düzeltilir” ilkesi değiştirmiştir.  Bu, öze inmeyen, şekilsel sorularla sağlanmıştır. Sofraya oturanın hakkı eşittir anlayışıyla, İstanbul’a kolektif bir ruh kazandırma ilkesine açılan bir yakınlık sezilmiş ve adeta seyirci biriken öfkeyi reddederek, kendiliğinden bir araya gelmeye, uzlaşmaya, seçim sonrasını beklemeye davet edilmiştir ki, Ekrem İmamoğlu’nun bir daha dile gelen işsizlere, yaşlılara, sefillere vs bol keseden milyarlar dağıtma vaatleri bunu çağrıştırmıştır.

Yeni tabloda göze kulağa hoş gelen renklere birlikte bakalım.

Açları besleme faktörü, işçi sınıfına yedek besleme formülünden gelir. Teknolojik devirde bu Türkiye’de “Gezi”, Fransa’da “sarı yelekliler”, Almanya’da “yeşiller”, Bulgaristan’da “çevreciler” şeklinde gelişen hareketleri uysallaştırmak için düşünülmüştür. İlk olarak Finlandiya’da gençlere “al şu 600 Euroyu ve ömür boyu işe gitme, ama oy da kullanma, protesto etme, baş kaldırma, ye, yat, kalk fakat politikleşme önerisi şeklinde gelişti. Git Bulgaristan’a yerleş ve al şu 1200 Euro ile geçin ve geri dönme önerilerini de tanıdık. Türkiye’de bu sosyal beslemeli tabakaya göçmenler, sığınmacılar, savaş kaçakları da dahil edilmek istenirken, ülkeyi yoksul yabancıların geçim derdiyle boğma planları var. Anlaşılan Türkiye sosyal demokrasisi ve temsilcisi Baş Muhtar bu ipe takılmış benziyor. Teklif ettiği Göçmen Yuvarlak Masası bunları çağrıştırıyor. Bizim eskiden komunist dönemi biraz anımsattı bize.

Hiçbir şeyden o özün içinde olmayan bir şey çıkmaz.

Her şey iyi olacak” vaadinden başlarsak, ortaya çıkan soruların başında gelen “Kim kime neyi dağıtıyor?” ile o umuda kapak attırıyor. Son köy ziyaretinde annesine “annecim bundan böyle sana sırtında patates çuvalı taşıtmam” demiş olabilir, bu sözleri köylüleri de işitmiş ve “komşuda kokan, bize de gelir” misali ümitlenmiş olabilirler. Fakat o zaman bütün Türkiye “özürlü ve geliri yetersiz yaşlı” raporu alıp İstanbul’a dolar ve değil İstanbul, Türkiye çöker.

CHP Adayı İmamoğlu’nun umut telkin eden “güzel olacak” sözü, Nazım’dan ya da başka yürekli bir Türk şairinden değil, yeni nesnelciliğin fikir babası Renger Patsch’ın “Dünya Güzel” resimli kitabından alınmıştır.

Olayları resimlerle anlatarak “sefaleti de haz almanın bir nesnesi” olarak tanıtan Patsch kopyalanarak, arkası boş, bol keseden vaatlerle fakirleri, sefilleri, işsizleri kazanma dolabı, esnaf ziyaretleri, zavallı insanları hayal edemedikleri eşyalarla resme çekip iş dünyasına taşınması, popülizmin çok tehlikeli bir biçimidir.

Baş Muhtar adayı İmamoğlu İstanbul’daki üretim aparatını, eğitim yöntemlerini, taşımacılığı daha yetkin bir duruma çekmeden, üstün ve ucuz hizmet vaatlerinde bulunması, baştan-başa aldatmacadır ki, yönetici Küçükkaya evsizlere “sırça köşk” vaadine “Evet Efendim!” demekle yetinmiştir. Program’ın İmamoğlu’na ayrılan kısmı, İstanbullulara maddi ve manevi sıkıntılar yaşatan, entelektüel üretimlere zincir vuran çelişkilerden hiç birini çözmediği gibi, ufuk da gösterememiştir.

Bu fotoğrafın içindeki İstanbul hizmetkârı eski başbakan ve TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın konuşmasında ise, 16 milyonluk mega polisin üretim süreçlerinin politik olarak da halk açısından işe yarar duruma getirilmesi çabaları dikkati çekti.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşunu sırtında taşıyan ve Büyük Türkiye ülküsüne ulusal jeneratör olmayı hak etmiş olan, bu şehrin geleceğini bir düş gibi dinlemek ilginçti. Sadece BULTÜRK derneğimizin de bulunduğu Bayrampaşa’da dev teknolojik merkez, Tuzla’da modern biyoloji tesisleri ve diğer semtlerinde teknik, bilimsel ve mali üniteler öne çıktı. Ekranda açılan tabloda son 17 yılı yeni nitel bir düzeye çıkarmayı amaçlayan hazırlanmış projeler olduğunu görsel sergilenip anlatmakla kalmayıp her kişinin ortak sofrada ve iş sahasında yeri olacağına işaret edilirken umut uyandı, ilham geldi. İnsanlarımıza ufukta bir ışık gösterdi.

Biz Bulgaristanlı soydaşlar büyüyen Türkiye’nin Bulgaristan’a ve Balkanlara Ak Parti hükumetleri zamanında, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayip ERDOĞAN zamanında İstanbul Büyükşehir üzerinden taşmasına şahidiz. Bulgaristan iki yönlü ana yollarını, köprü yol, köprü, tünel ve metrolarını Doğuş İnşaat, MAPA – Cengiz Konsorsiyumu, Şişe-Cam Aş, Şumen Alüminyum, seri üretim, işleme, inşaat, yan sanayi, otelcilik, motelcilik, lokantacılık ve diğer iş kollarında elde edilen başarılar, Kırca Ali şehri, Filibe, Köseler köyü ve daha birçok yerde cami, mescit, türbe inşaatları ve devamında okul ve kültür merkezi atılımları da AK parti iktidarıyla başlamış ve genişleyerek büyümüştür. Bu başarılar saymakla bitmez. Yoğunlaşarak devam etmesi açısından 23 Haziran seçimlerinin olağanüstü büyük önem taşıdığını hepimiz biliyoruz.

Dünyayı sol ayarak modernleşme, Doğu’yu Batı’ya ve Batı’yı Doğu’ya bağlayan bir kültür ve uygarlığa öncü olma atılımlarından doğan ilhamı duyumsayıp algılayan seyirci, moderatör “tarafsızlığında” nefessiz kalan gerçeğin derin köklerinden gelen renklerle düşlenen renklerle açtığını görebildi.

İşte bu açıdan bakıldığında “herkese açık yuvarlak sofra” mesajı Pazar akşamı yıkıldı, mücadele ederek ilerleyen Türkiye’nin yarınlarına ilişkin adil planları görülebildi, hiç bir şeyin tarafsız olmadığına, en küçükten en büyüne her yerde, her zaman yanlı olmaya devam etme kararlılığımız bir daha kesin inandırıcılıkla ortaya kondu.

“Güzellikler” kandırışı sığ bir politikadır. Ter dökmeden derinlere inilmez.

Biz yaşadığımız ana-vatan topraklarında Büyük Türkiye kurmadan güzellikler hayaline kanmayız. Seçim Pazar gündür. Her oy değerlidir.

Oyumuzu birikimlerimizi tüketmeye değil, geleceğimizi yaratmaya verelim. Dünya karşımızda olduğunu biliyoruz fakat bu seçimlerde biz Bulgaristan Türkleri Cumhur İttifakını TAŞIRAN SON DAMLA BİZ olmalıyız ve olacağız inşallah.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sandık ve gelecek bizimdir.
Teşekkürler.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 × one =