Yorum

Hıyanet

Tarih. 24 Nisan 2014
Yazan:   Ertaş ÇAKIR
Konu:   Biz Ahmet Doğan ve tayfasına neden karşıyız?

Eskiden insanlar istemediklerini cami kapısına bırakırdı. Halkta kısmet camiye iner, Cami Allah evidir, inancı vardı. Çimdi bakıyorum kundakta bebelerinden kurtulmak isteyenler, iki otomobil arasını, iki kapı arasını seçiyorlar. Halk tek kısmete inanmaz olmuş, iki kapıdan birisi nasılsa açılır ve kısmetini bekleyen umut ettiğimi bulur, nsibine kavuşura bel bağlamışlar.

Bu, biz Bulgaristan Türkleri için geçerlidir? Başım zonkluyor. Üç kapılı bir meydandayız. Bulutlar bize döne döne geliyor ve döne döne kaşıp gidiyor. Hıyanet bulutu çöktü üzerimize… bir türlü kalkmıyor.

Hıyanet, kutsal olan ne varsa, herşeye ihanet etmektir.

Bizim en büyük kutsalımız Türklüğümüzdür. Kimliğimizdir. Müslümanlığımızdır. Dilimiz, dinimiz, vatanımız, atalarımızın ruhudur. Elimizden zorla alınan, yok edilen neyimiz varsa herşeyimizdir. Türk Türk doğar ama Türklük bilincini anasından, aileden, yakınlarından toplumdan alır. Anası Türkçe öğretmezse, nenesinden Türk masalları dinlemezse, Türk arkadaşlarla oynamazsa çöcuğun Türkçesi sakat kalır.

Bilmem görmüş müsünüz? Bazen ağaca aşı yaparsan yalnız boynuz doğurur. Acımıza pansuman bezi gibi sarılan Ahmet Doğan da boynuzdan başka bir şey doğurmadı. Uzak bir gölge kaldı, gönülleri serinletmedi.

İnsanlarımız kıza bir sürede onda hain yüzü gördü. O, 1994’ten sonra kendini çok başarılı bir lekilde maskeledi. Bizi yok etmek için onu aramıza sızdıranlara sadık kalırken, halkımızın öz davasına ihanet etti, arasız saldırdı, hainleştikçe hainleşti.

Bu azgınlık Hak ve Özgürlük Hareketinin Kırcaali Konferansından sonra gemi aza aldı. Yönetimdekileretek tek hainlik aşılanmaya başlandı. Hepsi dönüp boynuz oluncaya kadar hainlikler eğitildi. Hak ve Özgürlük ruhu yok edilip değiştirildi. Hak arama, adalet kurma davası ihanete esir düştü. Özgürlük özlemlerimiz çevreci sevdalılarına hediye edildi. Adalet kavgamız unutturuldu. Demokratikleşmemiz ise yedi kat toprağın dibibe gömüldü. 1972-1989 yılları arasında mayalanan ve örgütlenen direşken ruhumuz 1995’ten sonra zorla söküldü ve yerine teslimiyetçilik zehrinden dolgu yapıldı.

Bu dolgunun en kısır eserlerinden biri sahnedeki Mustafa Karadayı’dır. Ensesi bozuk patates kokan bu şahsın kabul edilmesi amacıyla önce kadro takımının hepsinin burnuna “koku almazlık” ameliyatı yapıldı. Burunları koku almaz oldu. Aynı dönemde aynı kişilere bir de “hırsız görmez” ameliyatı yapıldı. MULTİ GRUP hırsız çetesinin malına mülküne konan Delyan Peevski “hırsız görmez” milletvekili-ajanların avlusunda ve bahçesinde yetişti. “Hırsız görmezlerin” en büyük özelliği adalet bilmez hayvanlardan farksız olmalarıdır. Onlar için geçerli olan “ye iç yaşa” formülüdür. Bu arada, hemen söz hakkı isteyeceğinizi ve “bir ameliyat daha yapıldı, Lütfi Mestan’ı unuttunuz!” diyeceğinizi biliyorum. Bu da, “ Hele Türk parasıyla olmak üzere, bizden başka hiçbir kimse avantadan zengin olamaz!” ameliyatıydı. Şu “Makaz Kavşağındaki araba kazası”, olanların “karga karganın gözünü çıkarmaz” kuralına uygun geliştiğini birden bire ortaya koydu. Görüldüğü üzere, “kartonçe, ajan ve komiserlik” olaylarını şimdiye kadar iyi algılayamamışık. Bulgaristan’da komiserin anlamı şudur. “Azınlık partileri komiseri” anlamını taşır ki, artık bizim “Komiser Karadayımız”, Komiser Mestanımız” ve “Komiser Dalımız” olduğu gün ışığına çıkmıştır. Güney Hüsmen ile Oktay İsmail terfi bekliyorlar. Halen kapılar kapalı.

Lütfi Mestan’ın Türkiye’de nüfus kaybettiğine bir örnek verelim: 26 Mart 2017 seçimlerinde Bursa’dan kalkıp “Kapı Kule” sınır kapısını geçince durdurulan ötebüsten indirilen ve tüm yasalara rağmen tartaklanan Alfatlı’lı (Nanavitsalı) yaşlı bayanı bilirsiniz. Bu olay dünyanın gözü önünde olmuştu. Otobüstekilerden tanıkları vardı. O zaman Baş Savcı Tsvetan Tsvetanov L. Mestanı Başsavcılığa çağırdı. Otobüsteki T.C.’li soydaş tanıklardan 5 resim çıkardı. Al şu resimleri git Bursa’ya ve şu 5 kişiyi bana buraya tanık olarak getir, ben aşırı  sağvı parti Başkanı Valeri Simyonov’un içeri atayım” demişti. Lütfi Mestan Bursaya gitmesine gitti, ama ardından kimse gelmedi. Tanık olmayınca daha açılamadı. V. Simyonov da Başbakan Yardımcısı ve “azınlıklar komisyonu başkanı” görevine atandı ve görevinden alınana kadar bildiğini okudu… Olayların biryüzü de böyle… Biz kendi gölgemizden korkmaya devam ediyoruz.  Bu korku aşılmadan hiçbirşey yapamayız…

Şimdi AP Türk milletvekilliğine terfi edecek HÖH’lü köylü genç adaylarımızın Sofya’ya toplantısı yapıldı. Onlar körpecik önce ameliyat odası olarak kullanılan bir karanlık odadan geçirildiler. İtiraf etmeseler de, ben bu işi biliyorum.

O odada ayrı ayrı hepsine “b.k” koklatıldığını da biliyorum. “Nasıl!” “Yenir mi?” “İyi kokuyor mu?”, “Sevdin mi?” sorusuna hepsi akıllarınca “Olumlu” cevap verdiler. Onu da biliyorum. Aynı karanlık odada susayanların yine ayrı ayrı hepsine aynı “bira” sunuldu. İçtiler. Ceketlerinin yeniyle ağızlarındaki tuzlu köpüğü silerken hepsine “Nasıl beğendin mi?” sorusu soruldu. İçtikleri “s….ti!” Hepsi “çok güzel!” cevabını verdiler. Bu onların karnesi olmayan yüksek iktisas ve sadakat sınavıydı. Yalan söylemekte uzmanlaştılar. Sadakatın anlamı da ne verirseniz onu içerizdi.

Burada bu işin rajonu bu. Ben de aldım İvan Kostov’un kitabını. Maliye bakanlığı yıllarından Batı bankalarından para istemeye gittiklerinde, Pariste bir “karanlık odaya” kapandıklarını ve kendilerinden Bulgaristan’ın altın rezervini ve Batı ülkelerindeki Bulgar devletinin taşınmazlarını elden çıkarmaları istendiğibi, baskı gördüklerini anlatıyor. Yıllar 1992-1994.

2016 Cumhurbaşkanı seçimlerinde aday olan Trayço Traykov, Birinci Borisov kabinesinde Enerji Bakanı iken Moskova ziyareti esnasında yaşadıklarını anlatırken şöyle demişti: “Asansör çok derine indi. İndik ve beton duvarlar arasında bir odaya götürüldüm. İçerde bir masa ve bir sandlya vardı. “Otur” dediler. Oturdum. Önüme bir yaprak beyaz kağıt ve üzerine bir tükenmez koydular ve “isteklerini yaz” dediler. Yazmadim ve bakanlıktan kovuldum…” “B.k” yemenin bir şekli de budur.

Ve şimdi, bu AP adayı çiçeği burnunda gururlu gençlerin burnu  acaba “neden koku almıyor?” sorusu kendilinden anlaşılır oluveriyor. Çünkü sözü edilen kosundan başka bütün kokular güzeldir. S…kten öte tüm içecekler nefistir. O “karanlık odada” kadrolarımıza bir de bilim dersi verilmiştir. Afrikalıların su bulamayınca ellerini inetk sidiği ile yıkadığı ve en büyük üniversitelerden doktor, doçent ve profesörlerin inek sidiğinin bütün mikrop ve bakterileri öldürdüğü ve insan sağlığına çok ama çok yararlı bir dezenfektan olduğu anlatılan bir esermiş bu fil. Çok beğenilmiş. Anlamı ise, “siz artık hak ve özgürlük savaşçısı değilsiniz, dünyanın derdi adalet olmaktan çıktı, problem çevreciliktir, dertlerin derdi, sudur.” Olay bu kadar basıt…

Bizim, bazen ateşlenip de, Hak ve Özgrlük Hareketi “yönetim”karolarından şunu ya da bunu istememiz tamamen yanlış. Onlar kime ne vereceklerini çok güzel biliyorlar. Bu alandan şöyle bir örneğimiz var. Bizim Dobrucalı öz bacılarımzdan birinin başına gelmiş bir olay. Hani bazen “para geliyor, kısmetin çıktı” derken “omuzuna kuş yapmış” ya da “başına karga konmuş” deriz ya! O, işte şu örnektir. “10 yıl önce Sofya’daki  (BTK) –Bulgar Ticaret Kooperatif Bankası – paraları henüz kasalardayken, Ahmet Doğan’ın emriyle BTK bankası şefi Tsvetan Vasilev’in ofisine bir bazımız gitmiş. Ertesi gün Dobrucalı Bayan adına bir şirken tescil edilmiş ve aynı gün banka hesabına BTK bankasından kredi olarak 60 milyon leva aktarılmış. Bir gün sonra da eline tutuşturulan listede bu paraların dağıtacağı banka adresleri varmış.” (Klup “Z” 23 04 2019.)

B.k kokusunu gül kokusundan ayrımayan kadrolar işte bu görevler için yetiştiriliyor. Geçen hafta Haskovo’da bir ölüm kazası davası sonuçlandı. Mahkeme, yıkılan askeriye duvarı altında ölü bulunan çocuk için ana-babasına tazminat olarak 5 bin leva ödenmesine karar verdi. Bizde insan canının fiyatı 5 bin levaya düştü. Ötesi masal…

B.k” ve “s….ki” nimet bilip “çok iyidi” deyen bu kişilerden, hiç kimse birşeyler beklemesin, çünkü onlar vermeye değil,almaya, haramı “b.k” olsa bile yemeğe, alet olmaya alıştırılmış kadrolardır. Örnekler yukarıdadır…

Laf arasına “çilehane” sözü karıştı. Bazıları hayatımızın “çilehane yaşantısı” olduğunu anlatmaya çalışıyor. Hayır değil. “Çilehane” o anlatmaya çalıştığımız “karanlık odadır.” Ama derin gerçeği kimse anlatmak istemiyor. Daha eskilerden savaştan ya da hapishaneden veya sürgünden dönenler  “cehenem ateşinden geçtim” ya da “ben cehenem gördüm” diye başlardı söze. Bunları işitenler karşımızda “görmüş” biri var diye düşünür ve ağaz açıp kulak verip dinlerdi. Şimdikilerde anlatacak bir şey yok. “B.k” kokusunu veya bira yerine içtikleri “s……..i” anlatacak söz bulamıyorlar. En güçlü yanları susmak. İşin yoksa sus!

Ahmet Doğan haininden sonra yetişen 2. Nesli de değiştirme zamanı gelmiş gibi. 26 Mayısta yapılacak Avrupa seçimleri için köppecik kadrolar bulmuşlar, hepsi aşı yapılacak çağda. Aylardan da Nisan. Aşı çubuklarına su bürüdü ay. A. Doğan aşılanınca Moskova kısırı, hak ve özgürlükler katili oldu.  Anasından ve babasından gelen insan suyunu kurutup içine ihanet zehri akıtılmasına razı gelmesi, daha önce (özellikle 2 yıl süren Şumnu Üniveristesi yıllarında) işlediği ama üstü örtülerek gizli kalan suçların açıklanır korkusudur. Bu korku, 35 yıl sürecektir. Çünkü Paris’te yıllar önce Bulgaristanın da imzaladığı ağır suçlar antlaşmasına göre, süre 35 yıldır ve hala dolmamıştır.

Bilirsiniz bir çoban torunundan ancak derviş olur. Felsefe şehirlerde doğar ve gelişir. A. Doğan’ı feylesof yapanlar, halkın cahilliğinden faydalandılar. Bir adam “feylesof” denmesi için  en az 20 kitap yazması ve halkın bu kitapların içindeki fikirleri benimsemesi ve okudukça, gönlün ferrahlaması gerekir. Onda böyle bir şey yok. Adamı neyin feylesofu olduğu bir defa belli değil. Adam, adam gibi adamsa ve kafası çalışıyorsa, futbol üstüne de feylesof olabilir, ama bizimkinin dünyadan haberi yok ve dolanbaşlı işler karıştırmaktan, uzun ve kısa vadeli yalanlarla halkımızı uyutmaktan ve dolandırmaktan başka hüneri de yok. 5 sene BKP MK’ne bağlı Sofya’daki  AONSU (Toplumsal Bilimler ve Sosyal Yönetim Akademisinde) sözde okumuş, yani bedava köfte kebab yemiş ve zihinsel olarak iyice kısırlaşmış. Bu akademiyi bitirenlerden bugün çoban bile yapmıyorlar.

1990’lı yılların ikinci yarısında Hak ve Özgürlük Davası’na bel bağlayan, uyanan, dirilen, çilelerin çilesini çeken, Ayakllanan, Türk doğdum Türk öleceğim deyip ateşe atılan öncü, önder, yüreklilikte kendilerine eş ve emsal olmayan kardeşlerimiz Bulgar katil sopacılarına Kırca Ali ve Haskovo Ilıca Otellerinde kırıp dövüp sindiren, memleketten kovduran ve onların yerine “b.k” kokusunu “Rusya sevdası”, siğidiği de bedava vokda sanan yeni kuşağı yetiştirmekle övünen Doğan, gerçekten kitap yazamadı, ama “Türkleri çamur gibi karıştırıp onlardan istediğim tuhlayı keserim” saçmalığına Rus istasyon şefi Raşetnokov’u ve Kremlini inandırabildi.

Biliyorsunuz Bulgar devleti bugün bizim Türk olduğumuzu tanımıyor. Bize “Türkçe konuşan Müslüman Bulgarlar” diyor. Kimliksiz hale getirildik. Doğan sayesişnde bugün neredeyse illegal yaşıyoruz…

Şimdi Bulgaristan Müslüman Türklerine yeni bir aşı yapılıyor. Amerikan aşısı. Bu vazife de, hainler haini Doğan’ın elinden su içen ve Bulgaristan’da daire, arsa, taşınmaz, dokunulmaz dalaverecililerinin ustabaşı olan, tecrübeli “DS”li ve öz babası, T. Jivkov’un polisiye işlerinin şefine şöförlük yapmaktan emekli olan Tsvetan Tsvetanov’la Amerikaya gidip dünyayı yakma heveslisi Donal Trump’un elini öpek Mustafa Karadayı’ya verilmiştir. Trump, Karadayı’ya “Türkleri Bizon eti yemeye alıştır!” demiş. Bakıyorum lokantaların derin dondurucukarıu “bizon eti” doldu. Dana etinden ne ısmarlarsan önüne bir parça “bizon” yanında da leş kokan eski patates ezmesi serviz ediliyor. Dişsizlerden, Çiğneyemeyenlerden, yutamayanlardan, aç kalanlardan özür diliyorlar ve “hesaba dahil değildir” diliyorlar. Böylece şikayet yolu kesilmiş oluyor. Kapıdan çıkarken de “gene buyurun, şimdilik bedava, yavaş yavaş alışırsınız,” sözleriyle uğurluyorlar. Bu Amerikan aşısı çok farklı, belki de bizi bitirecek. Kokmuş patates ve İkinci Dünya Savaşı yedeklerinden “bizon parçaları” belki de bizim sonumuz olur, diye düşünüyoruz.

Karadayı Avrupa Parlamentosu adaylarımızı Sofya’da lüks otellerin birinde açıkladı. 17 gencimizin isimlerini okudu. “Umudumuz Gençlerimizdir!” dedi. Bu törenden önce, gençlerle birkaç görüşme yapılmış ve hepsine tek tek “dişlerin nasıl!” sorusu sorulmuş. Haskova’dan ve Kırca Ali’den genç aday yok. Haskovolu geçlerin dişleri “radasyonlu” su içmekten, Kırca Ali’li gençlerin dişleri de küçük yaşta ceviz ve fındık kırmaktan defolanmış. Bu dişlerle “bizon eti çiğneyemez” yerine yalnızca (b.y.) işaretlenmış ve Karadayı da olayı anlamış. Güney Doğu Rodorplardan aday yok. İlk günlerde Güney Doğu Rodoplar’da bir kargaşa yaşandı. Olay anlaşılınca herkes sustu. “Gençlerimizin politik geleceği bitti” mevlidi okutmayı düşünenler de, şimdilik her şeyi Ramazandan sonraya bıraktılar.

Karadayı Otel’deki konuşmada aday gençlerimize çnce “Türkçe konuşmayın!”, ardından da  “Siz son umudu muzsunuz!” demiş. Bunu da anlayan “Gidin de gelmeyin”, “Gelmeyin de bitelim!”  şeklinde yorumlamışlar.

Bizim 37 yıl süren son esaretliğimizde Ruslar’da öğrendiğimiz en değerli şey işten anlamayan birine iş buyurmak olmuştur. Karadayı- 17 adayla dört göz arası ayrı ayrı “Avrupa Birliğini reforma etmek birinci ve en önemli ödevinizdir!” demiş. Bu sözlerden kimsenin bir şey anlamadığı ortada olsa da, ödevler ve paralar arkadan gelecek umudu doğmuş.

Anlatmak istediğim, ikinci kuşak HÖH yönetim, milletvekili  ve bazılarına “reis” bile denen kadroların uzun şekerleme moduna girmesi ve siyaseti unutması zamanı her geçen biraz daha yaklaşıyor. Bu yolun ucu Türklükten ve Müslümanlıktan kopma yoludur.

Avrupaya gönderilenlerin “kara odaya” gönderildiğine inanıyoruz. Bunlar, dedelerimizin yeni yıl arifesinde Hindi kuşlarını küçük ama çetin kabuklu cevizle kursak dolusu, tıka basa beslediği gibi, beslenecekler. Tıka basa dolu kursaklarının verdiği rahatlıkla bizim hala çilehanede ve Müslüman olduğumuzu onutacaklardır.

Hayırlı olsun!

Gerçekler acıdır.

Bizim kazana bir kaşık katık yerine Ahmet Doğan…düşmeseydi, şimdi böyle olmayabilirdik.

Tat acının özündekidir.

Biz okuyun ve okutun, paylaşınız.

Teşekkür ederim.

Ertaş Çakır

Ertaş Çakır

Fizyoterapist
Ertaş Çakır

Ertaş Çakır yazıları (Tümü)

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

four + 3 =