BG-SAM
Türkler Bulgaristan’a daha yüksek bin kültür ve medeniyetin temsilcileri olarak geldiler. Akıncı atalarımız bu güzelim toprakları  fethederek kendilerine yurt edinmiştir. Kalıcı ve ebedi niyetlerini, son haftada Bulgaristan’da düşen yoğun yağışların 50′den fazla köprüyü, yolları, pek çok evi götürdüğü, ama aynı zamanda daha XV. yüzyılda, Osmanlı döneminde inşa edilen köprülerin, kervan sarayların, hamamların, cami ve medreselerin zarar görmeden dimdik ayakta kaldığı dikkate alınırsa, Türklerin sabit, kalıcı niyetli ve devamlı yerleşim yerleri, ibadethaneler, ticaret ve konaklama makamları sıhhiye merkezleri kurduğu gün gibi ortada olup dünya mimari örnekleridir.
Kemer taşları, temelleri kurşun üzerine oturtulan Meriç ırmağının iki yakasını bağlayan Mustafa Paşa (Svilengrad) şehrinde vızır vızır işleyen “Meriç Köprüsü” bu yüceliğin parlak örneklerinden biridir.
Vidin’de Tuna ırmağı kıyısının muhteşemlik simgesi Pazvant oğulu kalesi, künyesi, cami konak binaları, Sofya’da halen Tarih ve Arkeolojik Müze olarak kullanılan “Büyük Cami”, Karlovo şehir merkezindeki yüksek mimarlık şaheseri 500 yıllık “Kurşun Cami”, Strara Zagora Eski Zara şehrindeki Eski Cami ve daha pek çokları bazıları halen kapıları açık ve bütün heybetiyle ayaktadır.
Bu bakıma Balkanların diğer yerlerinde olduğu gibi, Bulgaristan’ın dört bir yanındaki İslam Yüksek Mimarisi’ne ait gökleri selamlayan tarih eserleri günümüz Bulgar ve Hıristiyan mimarisinden kat kat üstün olan yüksek mimari özelliklerini yaşatıyor. Sofya’nın en önemli kiliseleri eski Osmanlı cami yapılarında kısmı mimari değişiklikler yapılarak kilise haline getirilmiş ve halen kullanılmaktadır. Bunlardan bizi Sofya “Graf İgnatiev ” sokağındaki “Kara Cami” dir. Bu yüksek İslami mimari andının halen Kilise olarak kullanılmasına hoşgörüyle bakan Baş Müftülüğümüz, karşılıklı hoşgörü varlığını sürdüren kültürel mirasımızın çağımıza ayak uydurma çabaları içinde bulunuyor.
Öte yandan, birçok tarihi eserin cami özellikleri yok edilse de, yine ülkemizde örneğin Karadeniz’in Balçik sahil incisinde aynı tarihi ibadet binasında çan kulesi ile minareli şerif enin aynı çatının iki ucunda yükseldiği emsalsiz semboller de görebiliyoruz. 
Yılların geçmesiyle insanlarımız Vatan topraklarını bırakıp gitmemişler, Ata Vatanı hiçbir yerle değiştirmemişlerdir. Bu bakıma insanımızın gücü hiçbir zaman sona ermediği gibi, olaylar kaderin karanlığına terk edilmemiştir. Ne yazık ki, Bulgar devleti Bulgaristan Türk ve Müslümanlarını her zaman “öteki” olarak gördüğü yetmezmiş gibi, hep bizden kurtulma yolları aranmıştır. Bulgaristan Türkleri hep baskı ve eziyet görmüş olsalar da, 1984Aralığı ile 1989 Mayısı hariç ülkemizde Türk ve Müslümanların üzerine askeri birlikler, ordu, baretler, jandarma sürülmemişti. Daha Rus –Osmanlı Savaşı yıllarında bile, sivil köylülere ve halka saldırılar hep haydutların, çapulcuların ve soygun çetelerinin eliyle yapılmıştı. Bu yüzdendir ki, biz totaliter rejimden söz ederken ordunun eşit haklı Türk vatandaşların üzerine, onların Anayasal haklarını, doğal haklarını ve insan haklarını hiçe sayarak, kimliklerini çiğneyerek üzerlerinden geçmesinden söz ettik. Bu gerçek, yeni Bulgar tarihinin kendi vatandaşlarına karşı işlediği bir vahşettir. Totaliter Bulgar rejiminin başı olan T. Jivkov ırk ayrımında derman aradı, insan kardeşliğini rafa kaldırdı, hoşgörüye kucak açanları tutuklattı ya da ülkeden kovdu. Sosyalizmin özünde yer alması gerekli olan insan birlikteliğini yani enternasyonalizmi çiğnedi. İnsan haklarının eşitliğine dayanması gerek sosyalist düzeni faşizan bir yapılanmayla değiştirdi. Halkımıza, azınlıklara zulüm etti. Azınlıkların farklı özelliklerine tahammülsüz davrandı. Hiç bir diktatörün ebediyen ayakta kalamadığı gibi o da 10 Kasım 1989’da devrildi.  Alaşağı edilen Jivkov bir daha başkaldırmamak üzere tarihin derinliklerine gömüldü. Bulgaristan Türk ve Müslümanlarının da baş koyduğu bu kutsal davada Mayıs 1989 Ayaklanması çok önemli rol oynadı. Türkler, demokrasi, adalet ve özgürlük davasında Bulgarlardan çok daha önce uyandı, birleşti ve ayaklandı. Ülkedeki tüm diğer sosyal gruplardan çok ileri geçti, başı çeken duruma geldi. Bulgar toplumunu devrimci dönüşümlere zorladı.
Direniş yollarını ararken süründük. Diplomatik oyunlara, yetersizliğe, komplo ve kışkırtmalarla kurban olduk. Son yüzyılda hiçbir türlü huzur ve güven bulamayan Bulgaristan Türkleri için Türkiye’ye göç adeta bir tutku (Sönmeyen bir özlem) haline getirildi. Bu, insanımızın bilinçaltına büyük bir ustalıkla yerleştirildi. Öyle ki, Moskova’nın emriyle çalışan Bulgar makamları Bulgaristan’da yaşayan Türklerin başka bir dünyaya ait olduğunu, öz Vatanlarının başkalarına ait olduğunu ve bu toprakları boşaltmaları gerektiğini hepimizin bilinçaltında işlerken paraya para, zamana demediler, sürekli çalıştılar. Amaçları öz duyumlamamızı değiştirmek ve bilincimize ve belleğimize başka bir dünyaya ait olduğumuzu sıkıştırmaktı. Göçler bu hileliğin, küstahlığın ve zorlamanın sonucudur.
 Türklerde ikircimlik ve kuşku yaratan politikanın 1985- 1990 arası zikzaklarına kısaca bir göz atalım:
Nisan 1985 tarihinde, Bulgaristan Parlamentosu Başkanı olan Stanko Todorov şu beyanda bulunmuştu: “Göç olabilir, ancak Türk halkının göçü ülkenin bir bölgesinden, diğer bölgelerine olacaktır.” O da şu demek oluyor: 1950’li yıllarda Pomaklara uygulanan yöntem şimdi de Türklere uygulanacaktır. Bu politika gerçekten de uygulanmaya kondu. 1986 yılında yerlerinden edilenlerin resmi sayısı 2 000’e ulaşmıştı. Bunlar sürgün edilen ailelerdi. Ne var ki, olaylar perde ardında çizilen yol haritasında belirlendiği gibi gelişmedi. BKP MK Politik Büro üyelerinden Penço Kubadinski bu konudaki görüşlerini şöyle açıklamıştı: “Bulgaristan, Türk meselesine gebedir. Rahminde 1 600 000 (bir milyon altı yüz bin) Türk, Pomak ve Çingene taşımaktadır. Bu da ülke nüfusunun % 20’sini oluşturmaktadır.  Türkler bir yana, Bulgar milleri bile “yeniden doğuş” adındaki politikaları kabul etmiyor. Kanaatime göre, 900 000 Türk’ten 600 000 hemen göç edecektir.  “Bu halkın göç etmesine müsaade edildin” diye teklif sunuyordu. Fakat Politik Büro üyelerinden birçoğu bu önerileri kabul etmiyorlardı. Örneğin Aleksandır Lilov isimlerinde değiştirilmesine karşı olduğundan dolayı BKP MK Politik Bürosundan uzaklaştırılmıştı.
Mayıs 1989 olayları, “asimilasyon” politikasını suya düşüren Politik Ayaklanma niteliği taşıdı. Bu tutum ve durum karşısında Sofya hükümeti yeni bir göç formülü aramaya başladı. Bu formül şudur: “Bulgaristan Türklerine göç izni verilsin, fakat Türkiye ile bir göç antlaşması imzalanmasın ve resmiyette göç hakkında konuşulmasın. Onların görüşüne göre, aksi halde Bulgaristan’da bir Türk azınlığı olduğu kabul edilmiş olacaktı. Bu politika bugün de devam ediyor. Bulgaristan’da bir Türk azınlığı, İslam dinine bağlı bir Türk, Pomak ve Çingene azınlığı yaşadığı resmen kabul edilmiyor. Oysa ülkede 1300 cami var.
Türk direnişçilerin açlık grevlerinin yoğunlaştığı 9 Mayıs 1989 tarihinde Bulgar parlamentosu “Sınır Ötesi Pasaport Kanunu”nu kabul etti. Bu yasanın 1. Maddesine göre, Bulgaristan vatandaşlarına, ülke dışına çıkıp geçici veya sürekli olarak başka bir devlette kalma hakkı tanındı. Böylece Türkiye’ye 500 000 Bulgaristan Türkü aktı ve bunlardan üçte biri  (150 000) ni geri döndü ve bazıları ekonomik nedenlerle daha sonra yine T.C.’ye göç etmek zorunda kaldı.
Aslında Göç Kanunu’nun yürürlüğe girme tarihi 01 Eylül 1989’dur.  Ne ki, protesto mitingleri kontrol edilemez bir hal alınca, Türklerin derhal ülkeyi terk etmesi kararı alındı. Todor Jivkov 29 Mayıs 1989’da Sofya TV’sine çıkarak şöyle dedi: “Bulgaristan Müslümanlarına istedikleri ülkeye gitmelerine imkân veriliyor.”  Ayrıca Türkiye hükümetine dönerek, “Bulgaristan Müslümanlarına sınırlarınızı açın, isteyenler geçici olarak, isteyenler sürekli orada kalabilirler.” dedi.
Bulgaristan Türklerinin Mayıs 1989 İsyanı totaliter rejimi böyle geriletti ve yıktı. Bugün soydaşlarımızın Bulgaristan ya da Türkiye’de yaşamaları hiç önemli değildir, onların nefes alması Bulgaristan politikasını arzu edilen şekilde etkilemeye yeterlidir.
Bütün bu olaylar Bulgaristan Türklerinin bilinç altını değiştiremedi. Türk kimliğimiz korundu ve daha da gelişti ve güçlendi.  Bulgarların Türkleri yok sayarak yaşayabilmesi artık tamamen imkânsız oldu.
Biz bugün Bulgaristan’ı yeni demokratik değişikliklere mayalamaya çalışırken, sizi susmaya ve beklemeye davet etmiyoruz. Her şeye hazır olmak, yalnız o günü beklemek değildir. Her gün her şeye hazırlanmak lazımdır. Halkımız yeni günlere manevi köprülerini hazır tutarak hazırlanıyor. En önemli köprümüz dil, kültür, inanç ve tarih birliğimizdir.
25 Mayıs 2014 günü AB Parlamento seçimlerinde Bulgaristan’da dengeler yeniden değişti. Politik liderlerden B. Borisov, S. Stanışev ve diğerler artık hepimizi  yeni Parlamento seçimine davet ederken, 100 % herkesin on vermesinde ısrar ediyor. Bu işi kanuna bağlayacaklar. Hepimiz sandık başına gitmek zorundayız. Dün kovulduk bugün yine sandık başına davet ediliyoruz. Hesapları bu defa da tutmadı. Bizden kurtulmaları tamamen imkânsızdır. Zamanı değiştiren güç bizim elimizdedir, bu defa daha isabetli kullanalım.
Reklamlar