Yorum

Defolu Siyaset

 Osman BÜLBÜL

Tarih: 23 Şubat 2017

Bir tek umut kaldı.

Sofya Uçak Limanından 30 dakikada bir kalkan uçağa atlamak.

26 Mart’ta Bulgaristan’da genel seçim yapılacak. Bu bir erken seçimdir. Memleketimiz içine düştüğü derin ekonomik, siyasi ve parlamenter bataklıktan çıkma yolu arıyor. Siyasi dokumuz sağ ve sol olmak üzere ikiye bölünmüştür. Siyaset çarşafımızı sağ ve sola bölerken yırttık. Bu nedenle Bulgaristan siyaseti, siyaset sistemi ve onun dayandığı yasal düzen defoludur. Bu defo siyasi nitelikli olduğundan dolayı, bir yara gibi kendi kendine savmaz. Bir kaya da değildir. Bilirsiniz inci de bir kayadır ve canlı olduğu için büyürken kendi kendini arıtır ve insan denizin dibine inip midye kabuğunu açtığında onu akçacık bulur.

Ne var ki bizdeki siyaset öyle değil. Biz biraz bulaşıkhaneye benziyoruz. Aynı kâseleri yıkayıp silip kullanıyoruz. Seçim listeleri açıklandı hep eski kadrolar.

Amerikan Devlet Başkanı Franklin Delano Roosevelt’in unutulmayan sözleri arasında şunu bir daha hatırlayalım:

Siyasette hiçbir şey durup dururken olmaz.

Eğer bir şey oluyorsa, emin olabilirsiniz ki bu o şekilde planlandığı için olmuştur.”

Başkanlığa DÖRT kez seçilen ve İkinci Dünya Savaşı’nı kazanan dünya gücünü yöneten bu önderin yukarıdaki sözleri inandırıcı geliyor. “Hiçbir şey durup dururken olmuyorsa” Lütfi Mestan ve arkadaşlarının Hak ve Özgürlük Partisi (DPS) den atılmaları ve Sorumluluk, Hoşgörü ve Özgürlükler için Demokratlar adıyla kurulup ve “ben bir DOST” partisiyim diye ortaya çıkan bu yeni siyasi görüngü de, o gözle görülmeyen elle tutulmayan “üst akıl” tarafından önceden planlanmış mıdır?

Bu seçimde, Bulgaristanlı Müslüman Türk aydını, seçmeni ve Türkiye’de ikamet eden ve sayıları 700 bini aşan soydaş kitlesini ilgilendiren ana konu budur. Alaca gölgeli şeklide ortaya çıkan bu görüntü aklanıp paklanmadan kimse seçim sandığına gitmeye heveslenmiyor.

Bu açıdan değerlendirmede bulunurken içimizi kemiren, acıtıp yakan birkaç nokta var. Bir de geçen yüz yıl boyunca zulüm altında yaşarken kendi siyasi partimizi kuramamış olmamız, örgütlenme çabalarımızın hep baltalanması ve aktif aydın kadroların sınır dışı edilmesi, zengin politik birikim yapmamıza olanak vermedi. İkinci olarak da kendi eğitim merkezlerimiz olmadığından siyasi kadro yetiştiremedik, örgüt dokumuzu sürekli sıklaştıramadık, kendi birikimimizle dirilip yeni ufuklara kanat açamadık.

Bize hep “Bulgar gölünde her kurbağa yerini bilmeli!” dendi ve bizim için ayrılan yer kök altı, karanlığın zindanı, yılan çıyan yuvasıydı. Ve biz Bulgaristanlı Müslüman Türkler 1989 Mayısı’na bütün zincirleri kırıp da geldiğimizde, ruhumuz bedenimizden ayrılmış ve siyasi bütünleşmeye mayalanmıştı. O zaman “üst akıl” başımıza Ahmet Doğan hainini sarmamış olsalardı, biz bugün Lütfi Mestan ve DOST görüntüsünü konu etmeyecektir. Hepimiz ana kucağı HÖH’ü daha güçlü nasıl yapabiliriz yolunu düşünecektik.

Olayın derin irdelemesine L. Mestan görüntüsüyle başlayalım.

Önce o da Rodoplarda bizim dağ-bayır köylerinden birinde doğduysa “bizden biri olmalı” diyorum. Fakat memlekette (1945-1989) kuş uçurtulmazken, köyden köye izinle gidilirken, bu gencin köyden kente gelmesinin köstebekgiller yolunca olması insanımızda kuşku uyandırmıştır. Aramızda şöyle bir laf dolaşır: “soğanın cücüğü de, kabuğu da, soğan kokar.” Ne demek istediğimi Evengelist-Protestan dininden çok eski bir örnekle açıklamak istiyorum. 1418 – 1448 yılları arasında Almanya topraklarında yürütülen 30 yıllık Katolik-Protestan harbinden sonra, bir dünya dini olma hevesiyle sivrilen Protestan okullarında şöyle bir uygulama varmış.

Her 12 öğrenci arasından bir kurt seçilirmiş. Kurdun ödevi Latince İncil okuyan öğrencilerin aralarında Almanca konuşup konuşmamalarını izlemek ve Almanca konuşanları ihbar etmekmiş. Kurttan gelen başka ihbarlar dikkate alınmaz ve hatta üstüne vazife olmayan işlerle uğraştığı için “kurt” cezalandırılıyormuş. Bu, 16. yy Marten Lüther Almanya’sından bir “köstebeklik şekli” örneğidir ve hiç kuşkusuz 20 yy’da Bulgar gizli polisi “DS” tarafından Bulgaristan Türkleri arasında uygulanmıştır.

Toplam sayıları 1985 Mart’ı itibarıyla resmi rakamlarla 3.016 (üç bin on altı) olan bu köstebeklerin vazifesi ancak ve yalnız Müslüman Türkler arasında çalışıp yaprak kımıldasa haber iletmek olmuş. Ne kadar inkar etse de, Lütfi Mestan bu köstebeklerden biridir. Çünkü o yıllarda KırcaaliDS” subayları arasında çalışan Türkler de vardı ve onlar “ajan dosyalarına” erişebiliyorlardı. Sözde demokrasi döneminde bu subaylar görevden uzaklaştırıldı, fakat onların içindeki Türklük eritilmiş bile olsa külleri kalmıştı ve Lütfi Mestan HÖH Genel Başkanı olunca “benim dosyam yok” dediğinde eski kadrolar bir ağızdan “hadi, hadi” dediler ve bazı dosyaların askeri istihbarat arşivine alındığını açıkladılar. Bu dosyalar arasında Lütfi Mestan, Güner Tahir ve Kasim Dal dosyaları olduğu giderek ortaya çıktı…

Bugün bu konu neden aktüel?

Yeni bir parti olan ve henüz tay durmaya çalışan DOST, Sofya 24. seçim bölgesinden 44. halk meclisine milletvekili adayı olarak bilinen TV yapımcılarından yeminli anti-komünist ve demokrat, Türklerin hakları ve özgürlükleri konusunda olumlu yaklaşımı olan Evgeni Mihaylov’u liste başı gösterdi. Mihaylov, “Standart” gazetesine verdiği demecinde, “Lütfi Mestan’ın ajan olduğu açıklanırsa, ben adaylığımı geri çekerim” dedi. Yani gerçek demokrat Bulgarların bizim aramıza katılmaları için, birlik olmamıza yalnız “anti-komünist” olmamız yeterli olmuyor. Bir de gizli polis “DS” ajanı geçmişi, dosyası olmaması istemi var. Bu demokratlara teşekkür etmemiz gerek, çünkü “bizim aramızdan seçilen ajanlar, yalnız bize karşı çalıştırıldığından dolayı” Bulgarlar bizi bugün ülkedeki mücadelenin ana yönleri olan rüşvetçilik, dolandırıcılık, mafyalaşma ve oligarşi ejderhasına, adaletsizliğe karşı savaşımda müttefik olarak göremiyorlar. Ajan geçmişlilere inanmıyor, bel bağlamak istemiyorlar. Kendi halkına ihanet edenin bizden yüz çevirmesi işten değil kanısı hakimdir.

Hatta HÖH partisi sıraladığım kötülükleri yapanlar arasında başı çekiyor. Devlet çöküyor ajanlar birbirini koruyor. Çalıp çırptıklarıyla saraylarda yaşıyorlar. Lütfi Mestan ise, düne kadar HÖH partinin Genel Başkanıydı. 18 yıl milletvekili idi. Ve sonunda (2015) kızına 300 bin levalık düğün yapması, “Audi 8” araba hediye etmesi ve başka örnekler, onun da rüşvet kazanında kaynayanlardan biri olduğunu gün ışığına çıkardı. Bu günahlar tövbe etmekle aklanamaz.

Memleketimizde kemirgen ajanların halkımızın son lokmasına saldırdığı ortadadır. Bir kişinin 18 yıl bataklık içinde durmuşsa ıslanmadığını, ya da bal bozumunda parmağını yalamadığını iddia etmesi hiç kimseye inandırıcı gelmiyor.

Saray’da bir bavulla çıkması hiç bir şeyi aklamıyor. Başbakan Borisov’la Türk kahvesi içmesi de bu durumu aklayamaz. Lütfi Mestan “saray” sofrasından kovulması sebebini halkımıza açıklamalıdır. Değindiğimiz örnekler yalnızca 2 ay gibi bir zaman kesiminde olmuştur ve burada halktan gizli kalan gerçekler vardır. Bu seçim öncesi bu gizlilikleri aydınla kavuşturmasını bekliyoruz. Birlikte olup olmamamız bu noktada düğümlenmiştir. Hayatı sır, gizem, tuzak dolu bir kişiyle kimse “dost” olmak istemez. Olay budur. Bu yazdıklarım hem L. Mestan hem de K. Dal için geçerlidir…

DOST Birliği rüzgârı esmiyorsa, sebebi budur! Halk samimiyeti göremiyor, halk samimiyeti gördüğü gün kıvılcımı almış Bulgaristan Türkleri hep birlikte coşacaktır ve rüzgarlar hızla alevlenecektir. Halk bu kıvılcımı ve bu rüzgarı bekliyor…

Bir de DOST görüntüsüne bakalım:

DOST partisi açılımında biraz gizem var. Bulgarca soy isimleri Türkçe açılımla halka yutturmak pek yakışık almadı. Hele memleketimizde gerçekleri çarpıtan anti-Türk propagandası göğü delerken, bu gibi oyunlara gerek varmıdı bilemiyorum.

Sorumluluk, Hoşgörü ve Özgürlükler sözleri bizdendir.

Bulgaristan Türkleri sorumlu insanlardır. Birinci sorumlulukları atalarından kalan topraklara, maddi ve manevi mirasa sahip çıkmaları, bu uğurda gerektiğinde can vermeleri, direnmeleri, bin bir çileye katlanmalarında kendini belli etmiştir. Kavgalarımız dünyaya destan olmuştur. Müslüman Türk kimliğimiz dimdik ayaktadır ve bu büyük bir sorumluluktur.

Bulgaristan Türkleri bir etnik azınlık olarak kendi kendini bedenen ve ruhen yeniden üretme yeteneğini yaşatabilen bir azınlıktır. Bulgar devletinin kurulmasında ve ayakta kalmasında da büyük ve önemli katkıları olmuştur. Fakat biz Türkler, Bulgar devletinin başlattığı savaşlardan, halka yaşattığı felaketlerden, faşist kıyımlarda, yargısız infazlardan, 12 bin kardeşimizin yıllarca hapishane koğuşlarında ezilmesinden, 1945–48 katliamlarından, 1970–72 Pomak faciasından- 1984–89 Türk kıyımından, “Büyük Göçten”  sorumlu tutulamayız. Burada kapalı devre işleyen bir baskı terör zulüm rejiminden ve bu sistemin Müslüman Türklere karşı işlediği cinayetlere katkıda bulunan köstebek-ajan sürüsünden söz ediyoruz ki, onların ajan eşkâli bilinmekte, hak ettikleri cezaları almaları da adalet gereğidir.

Halkımızdan oy isteyen ve b.. gibi suyun üstünde yüzmeye devam etmek istedikleri dikkatleri çektiğine göre, halkımızın tepki göstermemesi, yeni bir aldatılmaya boyun eğmek istememesine kimse bir şey diyemez.

Bu bakıma, DOST – Birliğini sorumlu davranmaya davet ediyoruz!

Bu iş “ben yapmadım” demekle olmaz.

Kanı yerde kalmış kardeşlerimiz var.

Hesap defteri kapanmamıştır.

 

İki – hoşgörü. Şu bilinmelidir. Bir ajanın merhametli olamaz.

O merhametli ve hoşgörülü olmamak için yetiştirilmiş, pazarlanmış, yemlenmiş ve ihanet etmiştir. Kurbanlar ortadadır. Bu sinsi faaliyet sadece Türkiye’ye 700 bin kardeşimizi vatanından etmiştir. İnsanlarımız, ailelerimiz, soylarımız param parça olmuştur. Hainliğin af edilecek yanı kalmamıştır. Hainlerin başkanlığı, Genel sekreterliği öncülüğü ya da liderliği asla ve hiçbir ortamda kabul edilemez!  

“Ağladım, gözyaşlarım döndü denize!” diye diz dövenlerimiz aramızdadır.

Burada, hiç kimse halkımızın hoşgörüsünü, dinimizin hoşgörüsünü, dillere destan iyi komşuluğumuzu, yardım severliğimizi, geniş gönüllü olmamızı ve merhametli olmamız ardına saklanamaz. Podkova “Yedi Kızlar” camii TİKA tarafından onarıldıysa, TİKA tarafından onarılmıştır, bu işin parsasını DOST toplayamaz. Toplasa da Allah kabul etmez. Hoşgörülülük bir felsefi ilkedir ve DOST-Birliğinin bu kutsal ilkenin taşıyıcısı olduğuna inanmıyorum. Hoşgörü insanın ruhsal varlığına aittir. Karşımızda duran ve bugün oy için el açanların akça ruhlu olduklarına inanmıyoruz. Ruhu ancak ruh, kirli ruhu ancak halk ruhu temizler. Bu mücadele mayalanmış ama henüz başlamamıştır. Bu maya tutmaz tutmayacaktır, bizden söylemesi, bundan sonra bu işin başında olanları bu işi bunlara teslim edenleri araştırmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü oyun başlamadan kaybedileceği ortadayken bu kadar insana umut vermelerini anlayamıyorum. Bu insanlarımız bunu hak etmiyorlar.

Üçüncü olarak özgürlük: 1989 Mayısında özgürlüğümüze uzanmıştık. Düş yorumlatarak, el okutarak, ateş yiyerek ya da kuşların ötüşünü sayıp bilgi edinerek değil, kellemizi kütüğe koyarak. O insanların belki okuması yazması yoktu, belki ayakkabıları ökçesiz, pantolonları buruşmuş, yüzleri tıraşsızdı ama hepsi kâmil insanlardı.

Özgürlük onlar için kutsaldı. Onların maneviyatında ayaklanma ruhu önce halkın içgüdü, zekâ ve bilgeliğine, sonra sonsuz bir inanca, haklı oluştan fışkıran kudrete, gemlenmez ve yenilmez bir inanca dayanmıştı. O anlar Bulgaristan Türk kavminin tüm özelliklerinin buluşup kaynaştığı günler oldu. O anların kutsallığı ruhumuzun özgürlüğe uzanmasında gizlidir.

Öz geçmişimizi bu şekilde irdeleyip kabullenmeyen bir kişi değil lider, değil öncü, demokrat dahi olamaz. Çünkü demokrasi halk iradesinin hâkimiyet kurması demektir. Biz bundan böyle hayallerimizin hamalları olup sürünmek istemiyoruz. Sofya Uçak alanı ikinci pistinden yarım saatte bir kalkan uçakların hepsi dolu. İnsanlarımız bataklıktan demokrasiye sorumlu, hoşgörülü ve özgür yaşamak için tek yönlü biletle uçup gidiyorlar.

Sihirli DOST kısaltmasına gelince! Memleketimde anlatılan hakiki bir olay var.

“DOST” açık anlamlı bir kısaltma değildir. Şöyle örnekleyebiliriz.

Birleşik Amerika’nın gizli istihbarat dünyasında “Minaret” (Minare) diye bir bilim ve on yıllardan beri sürdürülen bir faaliyet vardır. ABD ve İngiltere’nin bu ortak birimi, inanırmısınız öylesine gizlidir ki, adının anılması bile “Top Secret” sayılmıştır. Tüm faaliyetleri ve işlevi en üst düzeyde yasaklanmış bilgi ve tüm belgeleri de sadece büroya özel materyal statüsündeki bir birimdir.

1 Temmuz 1969’dan bu yana, sadece ABD ve İngiliz başkanlarına muhatap olan, hiçbir harcaması bilinmeyen, üyeleri gizli, bütçesi “örtülü” bir kuruluştur. Görevi, ABD’de yaşayan, Amerikan vatandaşı olan veya olmayan Müslüman kişilerin izlenmesi ve gerekli görülürse o kişi veya kişilerin yok edilmesidir. Bu örgütün son aldığı karar, yeni başkan Donald Trump’un ağzından 7 İslam devleti vatandaşlarının ABD’ye girmesi yasağı olarak çıkmıştır. “Minare” örgütünün anlamı budur. “DOST” partisinin ana ödevi, HÖH’ten ayrılan toplam 210 bin Müslüman Türk’ü koklamak olmadığına nasıl inanalım…

DOST sevimli ve çekici bir isim, Hak ve Özgürlük de “Bulgar Etnik Modeli” gettosu olmazdan önce çok sevimliydi. Kardeşlerim önce ruhen aklanalım. Bu işin defolu olmadığına şöyle bir inanalım…

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

9 + six =