Yorum

Başımızdan Geçenlere Bak Sen!

Tarih: 19 Nisan 2019
Yazan: Şakir Arslantaş
Konu:   Biz bu 29 yıl içinde nasıl yok olduk, düşündünüz mü?

Eski başbakanlardan İvan Kostov’un (1997-2001)  1989 – 1999 Geçiş Dönemi Tanıklığı kitabını TV ekranından gösterirken, Bulgaristan’da kamuoyunu fazlasıyla etkiledi. Belki de bu görüşü desteklemek için Cumhurbaşkanı R.Radev de söz kalabalığına karıştı ve “Bulgar demokrasisi hızla konum yitiriyor” diyerek genel kanıya katkıda bulundu.

Bu arada, Bulgar gazeteciliğinin ince kalemi K. Kevorkyan, kitabını stüdyodan stüdyoya taşıyan eski başbakan İvan Kostova, “kap tutmamış diktatör” dedi. İv. Kostov’u yakından tanıyan gazeteciler, yazılarında “anı eserlerinde alçaklık ve hainliğe sınır yoktur” yazmaktan çekinmediler.

TV ekranına çıkmaktan usanan yorgun başbakan Kostov, “ben sırtına hançerler saplanmış bir kirpiyim” derken halkın kendisine acıyıp onu “kahraman yapacağını ummuştu. Ne ki, olmadı, halk onu kendi kendini abartan, yüceltmeye çalışan poturlu bir kirpi gibi görmeye devam etti.

“Siela” yayın evinin ikinci baskısını hazırladığı 444 sayfalık eser, Bulgaristan’ın son dönem tarihinde bir başbakanın bir yere kadar içini açması şeklinde kabul edildi. Birazdan biraz diyorum, çünkü o kendisi de,  1989-1999 yılları arasında ilk dönemi bir kitaba sığdırırken zorlandığını birkaç defa itiraf etti. Okurken beni etkileyen olaylarla karşı karşıya geldiğimde an oldu ki, derin nefes almam gerektiğini samimiyetle itiraf ediyorum. Çünkü anlatılanın tek yanlı algılanmasından, gerçeklerin yalnız tek taraftan analiz edilmesinden  “bana ne” diyenlerin hepsi gerçeğin arka tarafındakilerdir. Bir devletin parasını ve ekonomik çöküşünü, politikasının beş para etmediğini görürken, bu gerçeğin halka olan yakan etkisinin de yazılması ve acı ve sızının da anlatılması gerekirdi.

Örneklemek istiyorum. Bulgaristan’ın son Avrupa Boks şampiyonu Selvi (Sevlievo)  gettosundan bir Romen genç. Bulgaristan’a altın madalya getirince, kamara ve mikrofonlar 6 çocuklu, ana baba işsiz, tek katlı sıvasız, camı kırık, kapısı açılırken gıcırtısı mahalleyi uyandıran çok sefil bir ortam. Fakirlik, cahillik diz boyu. Yüzünde 20 gün tıraş bıçağı gezmemiş baba, elindeki bira şişesini kaldırarak “ben oğlumu çok seviyorum” diye haykırıyor.

Eski başbakan Kostov bu gerçekliğe inmiyor, lambaları yakmıyor kitabında, belli ki, güzel bir ofiste, sözlükler ve kitaplar arasında yazmış ve çayırda çiçek toplamış. Kitabın kabındaki resim onun, elini soğuk sudan sıcak suya sokmamış biri olduğuna işaret ediyor. Fikrimi açıyorum: Bulgaristan’ın altınlarını satmak, onları dağların dibinden çıkarmaktan kolaydır.

Arının iğnesinden korkan Kostov, bal kaşıklamaktan çekinmemiştir.

Bu kitap beni çok düşündürdü. İktidar insanı zirveye de çıkarır, köy çöplüğüne de götürür. Bulgaristan’da zaman hesap verme zamanıdır. Kostov kitabını anlata dursun, gazeteler onun halkın tasarruflarından 7.2 milyar levayı “buharlaştırıp” kepenk salan “TKB- Bulgar Ticaret ve Kooperatif Bankasının” yıllardan beri her ay İv. Kostov’a 25 bin leva, onun küçük kızına da 60 bin leva maaş ödediği gerçeğinin açıklanması, yazarın sunduğu sayısız parlak “itiraf” ve “gerçeğe” leke üstüne leke sürdü.

Türkleri ve soydaşlarımızı sarsan ise şu oldu.
Kostov kitabında 2001 yılında seçimlerden önce yapılan sayımda, 1989’da diktatör Todor Jivkov tarafından ata-ocağından sökülen ve vatandan kovulan ve Türkiye’de ilk 89 göçü ile giden ve orada yaşayan 300 000 (üç yüz bin) Türkün “Bulgar vatandaşı olarak kayda geçmesine” tepki göstermesi, öfke uyandırdı. (sayfa 257) Bu gerçek onun T.Jivkov’un azınlıklar düşmanı, insan hakları katili,  ırkçı politikasından yana olduğuna bir kanıt oldu.

Onun yönetimi yıllarında Bulgaristan Türklerinde devrimci ruhun yok edilişini görmezden gelmiştir:

İv. Kostov’un kitabında işlenmeyen, gizlenen çok önemli konulardan bazıları da şunlardır: Bunların başında Bulgaristan’daki Rus ajanlarına engel olunmaması, gizli komünist polis “DS” ajanlarının devlet kurumlarından sökülmemesi gelir.  İkinci olarak ise, 1996 yılından sonra, Hak ve Özgürlük Hareketi (DPS) siyasi yönetim, ideolojik doğa ve hak ve özgürlük ruhunun zorla ama tamamen değiştirilmesi ve yerine oligarşi zenginlerin, Rus istasyon şeflerinin isteklerinin, çıkarlarının ve Bulgar hademe milliyetçiliği maneviyatının açılanmasıdır. Günümüzde hakim olan ruh budur. Bunu Avrupa Parlamentosu seçim listelerinde de görüyoruz. DPS yönetim kadroları ile bu hareketi ağır mücadele şartlarında, hapishanelerde ve sürgünde yaratan ve geliştiren halka taşıyan, ayaklanma kaldıran öncülerden, onların program ve isteklerinden kadrolardan söz bile edilmemesidir.

Kostov’un açmaya çalıştığı ana konu şudur:

Sosyalizm gidiyor” bayrağı dalgalansa da, yazara göre ülkedeki demokratik güçler ilk dönemde “azınlıktı.”   O, bir baskı ve terör rejimi olan otoriter ve totaliter rejimin gitmesini isteyen kitlenin oluşumuna yalnız Bulgar kavmi açısından ışık tutuyor. Türkleri ve diğer azınlıkları onların kavgasını görmek istemiyor. Aslında, 1944’ten sonra Bulgarlar da komünist zulümden çok çektiler ama azınlıklar da aynı zulmü yaşadı. Eskiyi unutturmak amacıyla 1990’da Bulgaristan’da Dimitır Popov hükümetinin ilan ettiği af kısmiydi.  Örneğin 17 Mart 1945’e kadar hüküm giymiş olanları kapsamıyordu. Oysa “Halk Mahkemeleri” en fazla cezayı 2 Nisan 1945’e kadar kesmişti. İlk af yasası 1944 yılının güzünde mahkemeye çıkarılmadan idam edilen 25 bin kişi hakkında tek söz etmedi.

Bu ayrıntıda başka renkler de var.

İv. Kostov, 1992-1994 yılları arasında Bulgaristan Başbakan’ı olan ve kendisiyle yakın dost ilişkilerde bulunan Prof. Lüben Berov’un paylaştığı bir anıya kitabının 52. Sayfasında yer vermiş. L.Berov 1945 yılında askerdir.  Rila Dağındaki “Borovets” (Çam Koru) belindeki Meriç (Maritsa) nehrinin kaynadığı yer olan “Kara Kaya” (Çerna Skala) altında aylarca silahlı nöbet tutmuştur. Tepesinden itilenlerden ölmeyenler günlerce çalılıklar içinde bağırıp çağırmakta ve can çekişirken inlemektedir. Er Berov’un taburu vahşetten haber alan tutuklu yakınlarının “Kara Kaya” altındaki ısız çukura atılanların yakınlarının akın edip yaralıları alıp götürmesine, ceset toplamasına engel olmak için orada nöbet tutmuştur. Can çekişenlerin kaç kişi olduğunu söyleyememiştir. Tabii bu olaylar bir değil iki değil ve Af Yasasına ve kapsamına girmemiştir.

Af  Yasanın kapsamına Yunan sınırı boyunda boşaltılan ve sürgün edilen Türk ve Pomak köylerinin sakinleri de girmedi. 169 toplama kampında kalanlar, sakatlananlar, çile çekenler de alınmadı. Tuna adası “Persin” deki “Belene” ölüm kampında kalanlarda söz bile edilmedi. Toplum sakinleşmedi. Korku kalkmadı. Bu anlamda çekenler, hatta değişik isteyen ama korkmaya devam edenler toplumda azınlıktılar. Toplumun alt yapısında pıhtılaşmış olan özgürlük ve demokrasi için hareketlenen dip dalgasından fazla, komünist totaliter tortu vardı.

İv. Kostov’un başbakan olduğu 1997’de Bulgaristan Sosyalizmden geri dönüp demokrasi ve serbest piyasa ekonomisine kendi seçtiği yoldan geçme fırsatlarını yitirmişti. Ülke dış dünyadan borç para istese, veren yoktu. Maliye Bakanı ve Başbakan sıfatıyla Paris, Londra ve New York finans merkezlerini dolaştığını, borç para istediği merkezlerin Bulgar heyetinden ülkenin altın rezervini veya Batı Avrupa ülkeleri merkezlerindeki taşınmazlarını satmasını, elden çıkarmasını istediğini anlatıyor.

Bulgaristan’ın güya “soya dönüş” zulmü uygularken 1987 – 1990 yılları arasında çok derin bir finans bunalımı yaşadığını itiraf eden politikacı, 1995-1997 yılları arasında enflasyonun çok derinleştiğini anlatırken, öğretmen ve doktor maaşlarının 5-6 US Dolara düştüğünü, kıtlık başladığını, karne sistemi uygulandığını, benzin bulmanın olanaksızlaştığına vs rakamlarla anlatıyor.

Bir uzman maliyecisi olan İv. Kostov,  eserinin başından sonuna kadar dalgalı enflasyondan, derin enflasyondan, devletin çöküşünden, şok terapiden,  mali bunalımdan ayrıntılı ve somut delillerle söz ederken, çaresizliğe vurgu yapıyor. Yukarda sözünü ettiği her 2 bunalımda da Gayrı Safi Milli Hasıla’nın (GSMH)  her iki dönemde de dış borçlardan az olduğundan, borçların ödenemediğini bildiriyor.  Steenbay kredi almakla başlayan, moratoryumla da ha da derinleşen ve son nokrası da Bulgar Levası üzerine BORDO uygulanması olan mali bocalama ve çıkış arama yolunu aslında Amerika tarafından işaretlendiğine ve yavaş yavaş reformlara doğru ilerlerken memleketin elinin kolunun nasıl bağlandı ortaya seriyor.

İv. Kostov toplumsal yasaların Bulgfar toplumuna etkisini açmamıştır.

Kostov, söyleşilerinde Geçiş Dönemine “karşı devrim” dedi. Hangi devrimin “karşı devrimi” olduğuna vurgu yapmadı. Totalitarizme karşı yapılan devriminin adı özgürlük ve demokrasi, tüm bireysel ve kolektif vatandaşların, etnik azınlıkların anadil, din, gelenek ve kültür haklarının tanınması olduğunu tanımaksa, bunun neden yapılamadığını, başbakan olduğu dönemde bu yönde neden hiçbir adım atmadığını da açıklamadı. Aslında bunu yapmaması isabetsizlik oldu. Çünkü Bulgaristan’da sosyalizm yıllarında üretim araçları kooperatifleştirilmiş ve devletleştirilmişti, ne ki buna uygun olarak, üst yapıda gerekli değişiklik yapılamadı. Yalnız maddi güçlerin, üretim güçlerinin yok edilmesi devrim anlamı taşımaz. Mülkiyet şeklinin değiştirilmesi de yalnızca bu ilin bir yönüdür. Şöyle: Bulgaristan üretim ilişkilerinin taşıyıcısı olan sosyal güçler işçi sınıfı ve kooperatifçi köylüler olmalıydı. Onların yerini, 2 500 000 (iki milyon beş yüz bin) gizli servis ajanı alarak toplum aforoz edilmişti. , Üst yapı çarpıtılmış ve totaliter biçim almıştı. Üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki kavganın ruhu bile değişmişti. Toplumu kamçılayan hayat ölmüştü. Üretim ilişkileri fonksiyonunu yitirmiş, her şey totaliter devletin elinde bulunuyordu. İşte böyle bir ortamda serbest piyasa ilişkilerine dönmek imkânsızlaşmıştı. Bu bakıma Bulgaristan’daki demokratikleşmenin en büyük ürünü insanların vatanlarını terk etmesi ve geri dönmemek üzere gurbetçiliği seçmesidir. İv. Kostov konuya değinmemiştir.

Otoriter diktatör gitti, totaliter ceset ortada kaldı.

Çünkü 10 Kasım 1989’da T. Jivkov’un Devlet Başkanı ve Komünist Partisi Genel Sekreteri görevlerinden alınmasıyla, aslında toplumun ancak otoriter idare biçimine darbe vurulmuştu. Totaliter yapı ayakta kalmış, daha doğrusu “ölü canlı” duruma geçerek kendisini ayakta tutma ve toplumu yönetme yollarını aramıştı. Bu kalıt, Sosyalist Parti (BSP) ile Müslüman Türkler partisi (DPS) arasındaki işbirliğinden gıdalandı.  Memleketteki çatışma demokrasi ve adalet isteyen Demokratik Güçler Birliği (CDC) ve 1944’te kapanan ve 1990’da yeniden dirilen eski liberal burjuva, tutucu, oportünist  sosyal demokrat, radikal ve Çiftçi Partileri vb siyasi güçlerin oluşturduğu sağ cephe ile Komünistten sosyalist (BSP) olan sol güç ve onun dümen suyuna giren, 1989’da hak ve özgürlükleri uğruna ayaklanan Türklerin demokratik potansiyelini gasp eden ve gemleyen DPS sol cephesi arasında kızıştı. Bugün de devam ediyor. Sol cephe yeni ortamda ilk kez 1995-1997 yıllarında Jan Videnov hükümetiyle iktidara çıktı, fakar çöküşü gemleyemedi, durduramadı. Batının isteklerine ayakuydurmak amacıyla anlamsız bir özelleştirme yaparken mali çöküş yaşandı.  1997-2001 yıllarında iktidar olan sağın temsilcisi başbakan İvan Kostov’un Birleşik Demokratik Güçleri’ne Müslüman Türklerin DPS partisinin de katılması için bir çaba örgütlendi. DPS saflarında yetişen seçkin kadrolardan Osman Oktay ile Güner Tahir bu hamleye öncülük ettiler. 20 Türk milletvekili meclise seçme konusunda anlaşmışlardı. Kostov hükümetinden “Turizm Bakanlığı” ile “BULGARTABAK” – Tütün Holdingini de isteyince çabalar suya düştü. Bu bakanlık ve kurumun Türklere verilmesi “bölücülük” olarak nitelendi.

Oysa  Türklerin ekonomideki payı büyüktü. 1988 yılında Bulgaristan’a dış ülkelerden gelen dövizi karşılayan üretimin % 49,5’ini onlar, özellikle tarım ve madencilikten sağlamıştı. Bulgaristan Türklerinin sağ cephede buluşma ve ortaklık kurma yolundaki ilk hamlesi böylece başarısızlıkla sonuçlandı. Bu hamle 2014’ten sonra yeniden canlandı. Dobruca ve Deliorman’da DPS partisine sırt çeviren Türkler, 2009’dan sonra iktidar olan ve 3 hükümet kuran Avrupalı Bulgaristan Vatandaşları (GERB) partisine kaydı. 120 bin oylu bir katılımla alt yapıda, sosyal ve ekonomik hayatta DPS dışında hak arama davasına başladılar. Fakat politik karakteristikle ortaya çıkmayan bu atılım, Bulgar toplumunun demokratikleşmesine en büyük engel olan ve toplumun ortasında bir olumsuz tümör, bir ceset gibi yatan engellik kaldırılmasına yardım sunmadığı gibi, statükoyu korumaktadır.

Bulgaristan’da geçiş dönemine en fazla kötülük yapan ve engel olan 2 kişiye işaret eden eski başbakan İvan Kostov, bunlardan birinin eski BSP lideri ve Cumhurbaşkanı Georgi Parvanov (2002-2012)  ile ikincisinin de DPS lideri Ahmet Doğan olduğunu yazıyor.  Başbakan Lüben Berov  (1992-1994) hükümetinin Meclise sunduğu bir Bildiride DPS yönetiminin sunduğu katkıyı (147. Sayfada) şöyle veriyor:

“DPS Bildiriye katkı sunmak için yazılı metin göndermişti. Bu metinde şöyle deniyordu: Hükümet milliyetçiliğin kükremesine ve halkın kafasının çelinmesine, etnik ve dini karma bölgelerde nüfusun Türkleşmesine yol vermeyecektir.DPS, karma bölgelerde nüfusun Türkleşmesine yol vermemekle Bulgar milliyetçiğini engellemeye ve Türk isimlerini geri almak isteyenlere engel olmak istiyordu DPS partisi. Güler misin ağlar mısın! DPS partisindeki öze ihanetin daha 15 yıl önce bu kadar derinleşmiş olması, çok ağır bir gerçektir.

Geçiş Dönemi boyunca Bulgaristan’ın en yoksul ülke olduğuna işaret ederken ise İv. Kostov, kendi hükümeti de bunlar arasında, “hiçbir Bulgar iktidarının yoksulun yanında yer almadığını” yazıyor.

Eserde, Başbakan Konrad Adenauer ve Helmud Kol gibi 2 Alman liderinin ismi birkaç yerde geçiyor. Kostov,  Bulgar geçişinde, “K. Adenauer’in Almanya’da yaptığını yapamadık,” diye yazıyor ve şöyle diyor: “Adenauer “Hitler Jugend” (Hitler Gençlerini) Nazi ideolojisinden kurtardı. Onların kalbinden Hitler’in ırkçı ideolojisini sökebildi. Onları kurtardı. Biz, Bulgaristan’da genç nesilden komünist ve totaliter ideolojiyi sökemedik, atamadık, yok edemedik.”

1997 meclis seçiminden sonra, Kostov kabineyi kurunca, ilk kutlamayı Helmud Kol’dan almıştır. Yeni hükümet, NATO ve Avrupa Birliği üyeliğini kurtuluş şansı olarak görmüştür. Amerikalı bankacı uzman Stiv Hanke 1997’den sonra adım adım Bulgar levasını Alman Markına bağlanarak sabitleştirilmiş, iflas tehlikesi ve mali yıkım önlenebilmiştir. İv. Kostov döneminde (1997-2001) Bulgar endüstrisinin % 46’sı özelleştirilmiş, bu işten devlet çok zararlı çıkmış, toplam 30 milyar leva tutarındaki endüstri tesisleri 3 milyar levaya elden çıkarılmıştır. Kostov zamanında sosyal sistemde reform yapılmış ve tasarruf hedeflenerek emekli maaşları % 50 oranında kırpılmıştır. Mali düzenlemeler sonucu tam takır olan 17 özel ve devlet bankadan 15’i kapanmıştır.

Eserde yer verilen ve birkaç defa yinelenen sloganlar arasında krizin derinliğine işaret edenler şunlardır:

Milli Siyasi Grev:  Özelleştirme ve her geçen günle artan işsizliğin önünün alınması amacıyla kullanılmıştır.

Milli Üniversiteli Grevi:  Öğrenciler üretim araçlarına sahip olmadığı için grev yapmaları doğru değildir, etkili olmaz ve sonuç vermez. Bu grev esnasında üniversiteliler derslere girmediği gibi, Sofya Üniversitesini işgal etmiş ve kamu malına zarar vermişler, meclis kuşatmaları esnasında saldırgan tavır almışlardır.

1997’nin başında Bulgaristan’ın kurtarılması için meclis bir Bildiri kabul etmişti. Bu bildiride, milli felaketin ve çöküşün Başbakan L. Berov ve J. Videnov hükümetleri döneminde geliştiği ve derinleştiği halka duyurulmuştur.

İv. Kostov’un kitabında izlediği dış siyasetin birinci halkası Batılaşmaya devam etmek olduğuysa da, aynı yıllarda gelişen en önemli sıcak gelişmeler Batı Balkanlar’da olmuştur. Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti (YSFC) dağılmış, bağımsız devletler oluşmuş, Bosna katliamı, Kosova faciası, kitle kıyımı ve göçler NATO devletlerinin olaylara müdahale etmesi gündem olmuş, Rusya Federasyonu’nun askeri müdahale yolunun kesilmesi gerekmiştir. Sofya hükümeti bu olaylarda Batılı devletlerin yanında yer alırken, 50 bin Arnavut göçmeni sığınmacı olarak kabul etmemiştir.

Bu konu işlenirken ABD-Deyten Anlaşmasına yer verilmiş ve bu anlaşmada “tarihsel açıdan Rusya’nın Güney Doğu Avrupa (Balkanlar) üzerinde haklara sahip olduğu” sözlerine yer verilmesinden sonra Bulgaristan’da derin bir endişe yaşandığı ve korku dalgası doğduğunu anlatıyor.

Bulgar kamuoyu eski Başbakan İv. Kostov’un 1.5 yılda yazdığını 1989 – 1999 Geçiş Tanıklığının eksik ve mutlaka boşluklarının doldurulması gereken bir çalışma olduğu konusunda fikir birliğinde buluştu. Yeni bölümlerde, XX. Yüzyıl Bulgaristan’ın kuruculuğunda, Bulgar devletinin bina edilmesinde, savaşların getirdiği çilelerin açılmasında Türk azınlığı başta olmak üzere etnik azınlıkların rolünün açıklanmasına geniş yer verilmesini bekliyoruz. Bu arada XX. Yüzyılı kırılmalar ve bunalımlarla yıkımlar içinde bocalamakla geçen Bulgar milliyetinin etrafına bakınarak, etnik azınlıklarını, onların din ve kültürlerini tanıma zamanının geldiği artık gün gibi ortadadır. Göçlerin, azınlıkları vatanlarından kovma, sürme, tutuklayıp yargısız içeri atma siyasetlerinin zararları da açıklanmalıdır. En önemli olan da nüfusun yarısının memleketi terk ettiği bir ortamda yeniden dirilme ve güçlenme, kardeşçe birlikte yaşama yolu bulunmalıdır. Bulgar toplumu XX. Yüzyılda toplumda öncü rolünü yitirdi. Yeni öncü topluluk keşfetmek ve onun öncülüğünde birleşme yollarını bulmak en önemli ve zorunlu milli ödev olmuştur. Bu tarihsel ödevi üstlenecek gücün Bulgaristanlı Türklerde gizlendiğini İv. Kostov’tan elini yüreğine koyarak itiraf etmesini bekliyoruz.

Son

Okuduğunuz için teşekkür eder dostlarınızla paylaşmanızı dilerim.

Şakir Arslantaş
Şakir Arslantaş

Şakir Arslantaş yazıları (Tümü)

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 × 4 =