AŞK BİR BAŞKADIR SİLİSTRE’DE

Galip Sertel

Kırk Yıllık Kani Olur mu Yani

Limni Adası,tarihinin en büyük soğuklarından birini yaşıyordu.Soğuktan donmayan hemen hemen bir şey kalmamış,halk açlıktan kırılıyordu.Türk olsun,Rum olsun,cami ve kiliselerde tez elden kurtulmak için dualar ediliyor,Yaradan’dan yardım isteniyordu.
Uzaklardan görünen üç ambarlı Osmanlı kalyonunun ağır ağır Adaya doğru gelmesi,halkı bir anda sevince boğuyorsa da,yerini daha sonra mateme bırakıyordu.Limni halkının ümitleri daha da buzlaşmış,sevinci kursağında kalmıştı.Bunlardan biri de ,siyah rahibe elbiseleri ile elinde zikir tespihiyle dolaşan Despina Anne idi.
Kalyon ,yiyecek ve yardım yerine bir sürü mahkum getirmişti.Bunların içinde Ebubekir Kani Efendi de vardı.”Bu gemide olmam büyük haksızlık” diyen Ebubekir Efendi,Tokat’ta doğmuştu.Çocukluğu ve gençliği yoksulluk içinde geçmişti.Tokat’tan geçerken zekasına hayran olduğu Hekimoğlu Ali Paşa’nın maiyetine katılıp İstanbul’a geldiğinde yirmi beş yaşında bulunuyor,bu şehirde değerini bulacağının ümidiyle sevincinden kabına sığmıyordu.
Ebubekir şair adamdı.Kendisini Kani ile ilişkilendirip şiirlerinde Kani;”maden ocağından çıkarılmış cevher gibi söz söyleyen”mahlasını kullanmayı tercih etmişti.Özellikle nükte yüklü gazelleri,şiirleri,hicivleri kulaktan kulağa dolaşmaya başlamıştı.
Ebubekir Kani, İstanbul’da ki şuh meclislerin aranan aktörleri arasına girince,Tokat’taki Mevlevi dervişlerinden öğrendiği zikir ve tespihleri de terk ediverdi.Vur patlasın çal oynasın bir hayat sürmeye başladı.Bu derbederlik ,bohem hayatı önce onun kaderini,sonra da bedenini çaldı;günden güne erimeye başladı…
Kani,arkasında hatıralar ve dostlar bırakarak o şehir senin,bu kasaba benim ,bir yaprak gibi savrula savrula Silistre’ye kadar vardı.Burada ki görevi,Ali Paşa’nın divan katipliği idi.Politik ve yöresel sorunlara ilişkin yazıları kaleme alıyor,idari ve resmi işleri yürütüyordu.
Ebubekir Kani Efendi,artık bu bohemce hayatına bir çeki düzen vermek,yanı başındaki Tuna Nehri gibi bir dinginlik,durağanlık katmak istiyordu.Yaşı kırkı bulan ,saçlarına aklar düşen Kani,yaşlandığını düşünerek gençliğinin ardından ağıtlar yakmaya başladı.Kalbi de boştu,yuvası da..Daha evlenmemiş,aşk ateşi ile yanıp durulanmamıştı.Kalbinde eksik kalan sevgiyi tamamlamanın çarelerini aramaya başlayan Kani,Ali Paşa’nın İstanbul’a dönemsi üzerine,Ulah beylerinden Voyvoda Alekxander’in özel sekreteri ve tercümanı olarak göreve başlamıştı.
Bir gün Ebubekir Efendi,nazlı nazlı akan Tuna kıyılarında dolaşırken çamaşır yıkayıp ,hayvanlarını otlatan bir Rum dilbere rastlar ve aklı başından gider,yanına yaklaşır.Kalbi duracak gibidir.Eli ayağına dolaşan Kani Efendi,işini bitirip yola çıkan bu güzelin hızla arkasından koşar.Niyetinin kötü olmadığını söyleyip konuşmak isterse de umduğunu bulamaz.Kız tanımadığı ve hiç görmediği bu insan karşısında ürperir.Nihayet çareyi yürümekte oldukları tozlu yolun en dar yerinde boylu boyunca yatmakta bulan Ebubekir Kani:
“Ya çiğneyip geçersin,ya selamımı alırsın”der.
Kızın ,”Başından utanmıyorsan yaşından utan,ben im yaşımda kızın olur”demesi üzerine Kani:
“Hakikaten evlensem senin yaşında kızım olurdu,lakin senin gibisini bulamazdım.Şimdi ise aradığımı buldum.Hilal kaşlım,selvi boylum,aşkını istiyorum”cevabını verir.
Kız:
– Aradığın bende değildir,varasın yoluna gidesin,derse de,Kani Efendiye laf anlatamaz.Bir çeyrek saat kadar süren yolculuklarında Ebubekir Kani,nihayet kendini kontrol edebilmiş,şairane ve zengin hayaller ile kızın kalbini yumşatmayı başarmış ama ne adını,ne de kim olduğunu öğrenebilmişti.Kız önde,Kani arkada, yürüyorlardı.Rum kızı,kendisinin takip edilmesinden gizli bir haz da duymuyor değildi…Ebubekir Kani,kızı kiliseye kadar takip etmişti.Bu takip sonunda onun,Rahip Petraki’nin kızı olduğunu öğrendi.Kani’nin tanıdığı Rahip Petraki,bir yıl evvel Limni’den özel davet ile buraya getirilmiş saygın bir rahipti ve kasabanın Hristiyan cemaati onun etkili vaazlarına tutku derecesinde bağlı idi.
Kani’nin aklı fikri Rum dilberindeydi.Yemeden içmeden kesildi;uykudan çalışmadan arındı.Gönlüne laf anlatamıyordu bir türlü.Günlerdir,adını bilmediği ve kimseciklere soramadığı Rum kızının yolunu gözlüyor,gece hayallerine sarılarak acı çekiyordu.Aşk derdinden sararıp solmuştu.Günlerce bakışlarını köşe başlarına zincirleyip beklemiş ama sevgiliyi görememişti.Bu arada onun,on yaşlarında erkek kardeşini tanımış ve adının Tiryandafil olduğunu öğrenmişti.Meçhul sevgiliye de kardeşinin adına izafen Tiryandafila adını vermişti…Tiryandafila’nın hasretiyle cayır cayır yanan Ebubekir Kani her gece yeni bir gazel yazıyordu.
“Kaniya raz-ı dili açmak olur dildara,
Korkumuz natıka esrarımıza mahrem olur.”
derken kimseciklere söyleyemediği aşkı,büyüdükçe saklamak daha da zorlaşıyordu.
Silistre Kalesi’nin burçlarından gün batımını seyreden ,Tuna’nın durgun sularında hayaller gören,akşam saatlerinde cırcır böcekleriyle konuşmaya çalışan Kani,gönlünde tutuşan ateşi söndürmek için daha fazla bekleyemedi,kızı babasından istemeye karar verdi.Kilisenin yolunu tuttu.Rahip Petraki’ye halini anlattı:
– İşte kapınızda bağlı kulunuzum.İster içeride,ister dışarıda tutarsınız ama zincire taktığım kilidin anahtarı hiçbir zaman olmadı.Beni ondan kurtaracak irade sizin elinizdedir.Kızınıza Allah’ın emri, iki Peygamberin kavli üzere talibim.Muhammed adına değilse İsa adına,onu sizden helalliğe istiyorum.Ali Paşa’nın mektupçusu Ebubekir Kani ,dedikleri avare aşık benim…
Kani, daha sonra sözlerini,gözlerinin içine baktığı Rum dilbere çevirerek Rahip babasının şaşkın bakışları arasında devam etti:
– Tam kırk gün önce görmüştüm sizi ve aşkım bu gece pervanenin kanatlarında kemale erdi.Beni kabul ederseniz Allah adına,büyük elçileri adına,elimden gelen bütün güzellikleri yegane sermayem olan şu inci taneleri gibi ayağınıza serpmeye,bütün şiir dizelerimi sizin muhteşem güzelliğiniz için dizmeye yemin ederim…
Kani efendi bu sözleri söylerken,kuşağındaki küçük bir keseden çıkardığı bir avuç inci,kilisenin taşlık yolunda ,genç kızın ayaklarına doğru akmaktaydı.
Rahip Petraki,kızını vermeye yanaşmamış,bu durum dört uzun yıl sürüp gitmişti.Bu zaman zarfında Rum dilberde Kani’yi sevmiş,birbirlerine Türkçe-Yunanca mektuplar yazmaya başlamışlardı.Dördüncü yılda Rahip Petraki,halkın ayıplamalarından ve kızı hakkında çıkarılan dedikodulardan bıkmış,kızını Kani’ye vermeye razı olmuştu.Fakat şartı çok ağırdı:Kani,Hristiyanlığı kabul edip vaftiz olacaktı.Petraki’nin teklifi üzerine kendinden geçen,rahibin bir din adamı gibi değil debir zalim gibi davranmasına içerleyen ,biraz dda kızın gönlünü kazanmış olmanın verdiği güvenden güç alan Ebubekir Efendi,o ünlü sözünü patlattı:
– İnsaf eyle Petraki Efendi;kırk yıllık Kani,olur mu Yani….
Dört yılın sonunda Petraki,adeta kızını kaçırırcasına Limni’ye göndermeye karar verir.O gün kız,kiliseden kaçıp Kani’nin evine gelir,iki aşık ilk defa bir çatının altında başbaşa kalırlar.Ortaya bir Kur’an,bir İncil,bir kılıç,bir Paskalya somunu ve bir avuç tuz koyarak el basıp ömür boyu birbirlerini sevmeye yemin ederler.Nefesleri o gece birbirlerine karışır.
Sevgilisi Limni’ye uçurulan Ebubekir Kani,Silistre’de çok kalmaz,o da mahkumları taşıyan kalyonla Limni’ye gelir.Halk merak ve heyecanla gemiyi karşılamak için iskeleye koşuşur.İçlerinde rahibe olan Despina Anne de vardır.Gemiden en son çıkan Kani,Despina’nın yüzünü görür görmez sesi titrer,gözleir kararır,buzların üstüne yığılır kalır Despina,onun buzlar üstüne yığılan bedenini kavrar,başını buzlardan kaldırıp elleri arasına alır.Gözlerinden süzülen sıcak yaşlar da Kani Efendiyi kendine getiremez.Despina,çığlıklar atarak yardım ister.Caminin misafir odasına getirilen Kani,sabaha kadar kendine gelemez.
Despina’nın kucağında yatan Ebubekir Kani,sabahın ilk ışıklarıyla kendine gelirken kızın nefesi kesilmeye,kalbi çıkarcasına çarpmaya başlar.Despina,yakacak odun bulamayınca ocak sönmüş,Kani’nin donmaması için bedeninin sıcaklığını ona vermeye çalışmıştır.Onsekiz yaşında bir genç kız iken yapamadığını,şimdi kırkını aşmış bir rahibe olarak yapmaktan hem gurur hem de haz duymaktadır…Gecenin ayazına aldırmadan,parmaklarının hissetmeyecek derecede üşüdüğünü bilmeden,nemli gözlerini hiç kırpmadan,sabahın ilk ışıklarına ulaşan Ebubekir Kani’yi kurtaran Despina,kendisini kurtaramaz hayata veda eder.
Çığlıkları ayyuka çıkan,ne yapacağını bilmeyen Ebubekir Kani Efendi,Limni’de kaldığı iki yıl boyunca her gün bir türlü unutamadığı Despina’sının mezarının başında dua eder.İstanbul’a döneceği gün,kırk inciyle birlikte sevgilisinin kırk tel saçını mezarının başına gömer.
Despina’nın mezarı Limni’de ,Azize Beatrice gibi hürmetle ziyaret edildi,genç aşıklar taş üzerine mumlar dikerek adaklar adadılar.
Ebubekir Kani,Limni’den geldikten altı ay sonra İstanbul’da öldü ve Eyüp Sultan kabristanına gömüldü.
Ebubekir Kani,şair ve yazar olarak unutuldu ama “Kırk yıllık Kani,olur mu Yani” sözü o gün bugündür, Türkçe bir darbımesel olarak dilerde yaşıyor.

Muammer Yılmaz-Tarihi Aşklar ve Aşk Mektupları kitabından alıntı.
Not : Tokatlı Kânî (d.1712, Tokat – ö.1792, İstanbul) 18.yy. Divan Şairi.

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi
Share
Reklamlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir