Yaşam

Nasıf Mutlu Anıları

BGSAM
“Belene” de Gaddar ve Merhametsiz Yöntem ve Araçlar Kullandılar.
1989 Büyük Türk Ayaklanması!
Demokratik Lig kuruluşu.

Nasıf Mutlu kimdir?
Nasıf Mutlu, Bulgaristan İç İşleri Bakanlığı Sliven (İslimye) şehrindeki hücrelerinde tutulmuş ve kendisine işkence edildikten sonra bir ölüm kampı olan “Belene” toplama kampına gönderilmiş ve daha sonra da Vratsa ili Dolna Kremena köyüne sürgün edilmiştir.  24 Mayıs 1989 tarihinde ailesiyle vedalaşmasına izin verilmeden Bulgaristan’dan Batı Avrupa’ya kovulmuş ve oradan Türkiye’ye geçmiştir.  2011 yılında emekliliğe ayrılıncaya kadar Bursa’da bir lisede psikolog öğretmen olarak çalışmıştır.

32 yıl sonra N. Mutlu şu soruyu soruyor: “Öğrenimlerine ve tahsil ve uzmanlık seviyelerine bakılmaksızın Türkler neden hep “İnşaat Erleri” ve Devlet Demiryollarında köle gibi askerlik yaptılar?

Parti ve devlet görevlerinde yönetici düzeyinde neden Türk yoktu?

Nüfusu 100 % Türk olan köylerde muhtarlar neden başka bölgelerden gönderilmiş Bulgar’dı?


Bulgaristan’ın neden bir Türk subay, pilot, savcı, yargıç ve diplomat Türk yoktu?

Bulgaristan’ın ana dış satım ürünleri olan tütün ve hayvancılık neden yalnız Türklerin sırtındaydı?

Neden Türkler yalnız madenlerde ve altyapı tesisleri inşaatında çalıştırılıyordu?

*** 

Birinci Bölüm:


Çileli yıllarda ufuk arayışı
1877-78 Osmanlı ve Rusya imparatorluklar arası savaşından ve Osmanlı imparatorluğunun bugünkü Bulgaristan topraklarından sonra bu topraklar üzerinde birarada yaşayan büyük Türk ve Müsşüman nüfus kaldı. Değişik kaynaklar yalnız Türklerin 1 milyondan fazla olduğuna işaret ediyor. O zamandan başlayarak Bulgaristan Türk azınlığı pekişti ve aydınlandı. 1925 yılında Bulgar Çarlığı ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri tarafından imzalanan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması ve ekindeki Protokollerle
Bulgaristan’da yaşayan Türkler AZINLIK STATÜSÜ kazandı.

Arkada kalan yüz küsur yılda Bulgaristan’daki Türk azınlığa ve Müslümanlara karşı değişik rejimler ve politik güçlerın tavrı farklı ve çelişkili oldu. Bu nedenle olmak üzere, Türkler ve Müslümanlar huzurlu yıllarla yan yana, pek çok ağır ve güç dönemler de geçirdiler.

Tarihin ve yaşanan olayların etnik Bulgarlar ve etnik Türkler arasındaki ilişkileri pek etkilemediğini yeri gelmişken şöyle kalın bir çizgiyle hemen çizelim. Onlar iyi ve kötü günlerde her devirde omuz omuza iyi ve sadık komşu kaldılar. Böylesi bir ortam dünyanın başka bir yerinde belki de bulunamaz.

Ahalimizin hiçbir surette hak etmediği bir trajedi olarak yazılan o uğursuz ve korkunç bir hatıralarla geçen 1984-1989 yılları arası dönem, Bulgaristan Türkleri için çok ağırdı. O yıllarda çok büyük polis ve asker gücüyle üzerimize çullanılarak ve insanlık dışı zulüm yöntemleri uygulanarak isimlerimiz değiştirildi.

Belirli hakların ve azınlıkların en kutsalı olan şeref, onur ve en ilkel doğan ve sivil haklarının çiğnendiği vakit, zorla gasp edilen hakların geri alınması ve sebep olunan zulüm acılarını ödetmek için haklı mücadele hemen kapı çalmaya başlar. 1989 Mayıs Ayaklanmamızı ancak ve yalnız bu açıdan değerlendirebiliriz. Birçoğumuzun haklı olarak “Kaynayan” dediğimiz 1989 yılı Bulgar komünistlerinin 45 yıl idare ettiği dönemin sonunu zengin ve heyecanlı, bazen da dramatik ve kanlı olaylarla simgeledi. Son dönemde bu konuda analiz, yorum, yazı ve kitaplar yazan gazeteci, tarihçi, politik bilimci ve yazarlar ve olayları ince okuyup sık dokuyanların hepsi birden bugün artık Jivkov diktatörlüğünün Türklerin Mayıs Ayaklanması neticesinde devrip yerle bir olduğu konusunda görüş birliğine vardılar.
Bu bir politik ayaklanmaydı ve iktidar devirdi.


 Bulgaristan Türk nüfusu beş yıl boyunca daha önce görülmemiş baskılar ve terör yaşamak zorunda kaldı. Adını söylemesi, dilini konuşması, anadilini kullanması, gelenek ve törelerine göre yaşaması, vefat eden yakınlarını inancına ve geleneklerine döre toprağa vermesi yasaklandı. Hiçbir suçu olmayan Türkler toplama kamplarına ve hapishanelere tıkıldı. Sürgün edildiler.
Gerginlik öyle bir doruk noktasına yükseldi ki protesto gösterileri alayları sel gibi akmaya, meydanlar direnişçilere dar gelmeye başladı.

– 20 Mayıs 1989’da Kaolinovo ayaklandı;
– 21 Mayıs 1989’da Razgratö Podayvaö Todorovoö Yonkovo ve Kitançevo ayaklandı;
– 22 Mayıs 1989’da Pravda, Vokil, Oven ayaklandı;
– 23 Mayıs 1989’da Ezerçe ve yeniden Yonkovo ayaklandı;
– 24 Mauıs 1989’da Samoil garası ve Vladimirovtsi ayaklandı;
– 25 Mayıs 1989’da Vırbitsa köyleri ayaklandı;
– 26 Mayısta Antonovo köyleri ayaklandı;
– 27 Mayısta Tırgovişte, Samuil garası bir daha, Obitel yöresi ve Omurtag ayaklandı;

Deliorman ve Dobrucaö bütün Kuzey Bulgaristan ile birlikte Güney Doğu Rodoplar, Batı Rodoplar ayaklandı ve açlık grevleri yayıldıkça yayıldı.

1989 Mayıs ayı direnişlerinin Bulgaristan Türk ahalisinin asimilasiyona, gülünç bir adla 5 yıl boyunca şiddetlenen sözde “soya dönüş süreci” rezilliğinin sona ermesine ve eziyet tedbirlerinin hepsinin kaldırılmasına, ayrıca Bulgaristan Türk azınlığının hak ve özgürlüklerinin, Bulgaristan’da Türk kimliğinin tanınmasında mücadele ateşini yaktı.

İşte bu nedenledir ki, Bulgaristan’ın en yakın tarihinde en önemli olan olay eğer komünist totaliter rejimin devrilmesiyse, bu büyük davanın içinde başat rol oynayan ana güç Bulgaristan Türkleri ve onların siyasi nitelikli 1989 Ayaklanmasıdır. Nu nedenledir ki, son dönemde bu ayaklanma Bulgar gazeteci, tarihçileri ve siyaset adamlarının en önemli araştırma ve değerlendirme konusu olmuştur.
Bu konuda kaleme alınan birçok kitap
1989 Mayıs Türk Ayaklanmasını örgütleyen kimdi”?
Sorusunu gündeme taşıdı. Bu ayaklanmanın ardında duran örgüt, parti ve lider kimdi?


1989 Mayıs Ayaklanması tarihsel bir olaydır. 72 bin Türk katılmıştı.  Büyük sayıda kurban ve şehit verildi. Bu ayaklanma Bulgaristan Türk azınlığı için ne kadar önemliyse, Bulgar halkı için de o kadar önemlidir. Çünkü Mayıs ayaklanmasında Türklerin hedefinde olan, hem totaliter rejimi devirmek hem de demokrasi ve insan haklarına, adil bir topluma yol açmaktı.

2021 yıl Bulgaristan’ında bu gerçeği ret eden bir tek aklı başında vatandaş bulamazsınız. Bundan dolayıdır ki, bu olaylar irdelenirken olaylara nedenler ve sonuçlar açısından daha geniş bir yaklaşım gerektiği görüşü artık yerleşti. 1989 Mayıs ayaklanmasının komünist totaliter rejim temellerinin, BKP’nin yönetici rolünün,  işlevini sarsılmasında oynadığı rolün olağanüstü büyük ve önemli oldu. Bulgar halkının bir millet olamadığı, medeniyeti olmayan topluluklarının devlet kuramayacağını, kursalar bile bu oluşumların ancak halkı üzen ve ezen işler yaptığını herkese gösterdi. Bulgar halkı birlik olamadı. Sosyalist milliyetçiliği faşist ırkçılık kadar tehlikeli ve zehirli olduğu doğrulandı. Bununla birlikte, okuma yazması olmayan insanların politik örgütlenmesinin anlamsız olduğunu iddia edenlerin, Türklerin hiçbir şey yapamayacağını savunanların saçmaladığı, Bulgaristan Türklerin dini olan İslam’ın ezilen, sömürülen, hor görülen, insan erdemlerine ve ahlakına saldırılan insanların güçlü silahı olduğu doğrulandı. Bulgaristan aydın Türk erkekleri toplandı, kapandı, halkımızla irtibatı kesildi, fakat biz bir kadın erkil toplum olduğumuzdan dolayı, kitle örgütlenmesi ve hareketlenmesinde kadınların rolü büyük oldu. Kooperatifçilik yıllarında Bulgaristan Türk kadını birlikte çalışırken, oerrak hak arama davasına da sarılmış ve siyasi şuura ulaşmıştı. Türk kimliği uğruna ayaklanma bu davada doruk halkadır.

Yıllarını tutuk evlerinde, kamplarında, ölüm adasında, sürgünde geçiren bir Bulgaristan Türkü olarak, kırılan kemikleri hala sızlayan bir kardeşiniz olarak, yakıp ülke çapında alevlendirdiğimiz olaylarla ilgili samimi bir katılımcı olarak görüşlerimi, açılan ufukla ilgili fikirlerimi sizlere paylaşmak istiyorum.

1984 Aralığında ve 1985’in Ocak, Şubat, Mart aylarında çok büyük sayıda polis gücü ve askeri birliklerin katılımıyla gerçekleştirildi ve tarihte görülmemiş bir yüzkarası olaydı olan. Bulgaristan Türk azınlığından her kişinin ismini, etnik kimliğini ve maddi ve manevi hayatını kapsayan tüm değerleri zorla, baskıyla, zulüm ederek, insan şerefi, tüm doğal ve sivil hakları hiçe sayılarak, ayakaltına alınarak değiştirilmesi, utanç veren emsalsiz bir olaydı bu.

İşlenen dev bir cinayetti. En merhametsiz ve insanlık dışı yöntem ve araçlar kullanılmıştır. Komünist yöneticiler Türk olan her bir kişinin adını değiştirdi, anadillerini, dinlerini ve ahlakını yasakladı. Ana*baba tarafından verilen bir ismi insanın kullanamamasından nasıl bir nefret duygusu doğdu? Bildiğin ve kullandığın tek dili kullanma hakkının yasaklanması ve bir sürü başka yasak. Bu olaylarda yüzlerce hiçbir suçu olmayan kardeşimiz öldü, dere gibi gözyaşı ve kan aktı.


Milli Türk azınlığının daha önce bu topraklarda hiçbir yerde ve hiçbir vesileyle görülmemiş şiddetteki karşı koymasını, sert mukavemetini gördüğünde komünist tepe kötülükler selini daha ileri sürüyebilmek için Bulgaristan Komünist Partisi İl komitelerine, İç İşleri Bakanlığı ve Devlet Güvenlik (DS) ilk amirliklerine bir genelge gönderdi.  Bulgaristan Türk ahalisi arasında nüfus sahibi kişilerin, öğretmen, mühendis ve doktorların, aydınların korkutulması, asla başkaldıramayacak, öncü olamayacak, bayrak dalgalandıramayacak kadar feci ezilmesi emredildi. Silahlı saldırılar uzaktan örgütlenmiş ve hazırlanmıştı. Müslüman askerler kışlalarda kontrol altında tutuluyordu.  Yollar kesilmiş, şehirlere girip çıkmak yasaktı. Türkiye sınırından kuş uçmuyordu. Telefon bağı yoktu. Postalar çalışmıyor, irtibat kesilmişti. Türkiye’ye giden-gelen mektuplar okunuyordu. Binlerce Türk aydın hemen tutuklandı, polis amirliklerinin mahzenlerine atıldılar, bu karanlık mahzenlerde kemikleri kırılana kadar dövüldüler, işkence gördüler. Bu satırları yazan ben, Tuna deryası ortasında bulunan “Belene”  ölüm kampına gönderilmezden önce, Sliven İç İşleri Bakanlığı’nın (MVR) nemli ve karanlık mahzenlerinde 36 gün çürütüldüm. Cellatların merhametsizliğini ve gaddarlığını sırtımda yaşadım. Onlara faşist cellatlar diyorum ve en kötü olanın da küfürleri ve iğrenç tavırlarıyla insan onuruma dokunan, ruhumda asla kapanmayacak yaralar açtıklarını özellikle belirtmek istiyorum. Benim gibi hiçbir suçu olmayan yüzbinlerce kardeşim geçti bu iğrenç tuzaklardan ve sonra da zindanlara, toplama kamplarına ve sürgüe atıldılar.

Bu zulüm, geçici ve ancak dış görünüşte de olsa bazı sonuçlar vermişti. 1987 yılının ortalarına kadar Bulgaristan Türk ahalisi “başa gelen çekilir” havasına girmiş ve sanki boynunu eğmişti bir duyarsız kitle görünümü veriyordu. BKP, bu aldatıcı tablodan yararlanmak amacıyla, elindeki tüm imkânlardan yararlanarak, Türk ahalisinin asimilasyon sürecini kabullendiğini ballandıra ballandıra anlatmaya başladı.  O dönemde komünistlerin en büyük silahı yalandı. Yalanda üstlerine yoktur. Türkler isimlerini değiştirmeye davul zurnayla gönüllü gittikleri anlatılıyordu.

Gerçek durum ise şöyleydi:
1987 yılının ortalarından 1988 yılının başlarında Bulgaristan Türk ahalisi kuşkularından ve korkudan, içine düştüğü psikolojik durumdan sıyrılmış ve bilinçli şahlanmaya koyulmuştu.

Dünya değişiyordu:
1987’den başlayarak özgür dünyanın insan hakları konusunda Doğu ülkelerine baskısı artmıştı. Bulgaristan Türklerinin durumu uluslararası konferans ve görüşmelerde ana konu olmuştu. Ekonomi stop etmiş, devlet yönetimi paniklemişti. Gorbaçov’la SSCB’inde durum değişti. Bulgaristan Türkleri politikaya kulak açmaya başladı. Herkesin elinde gazete, radyo hep açıktı. TRT, Bi Bi Ci, “Almanya’nın Sesi”, “Amerika’nın Sesi”, “Hür Avrupa” her eve girdi. Komünistler şereften, edep ve namus söylerken yalan söylüyor, Radyolar gerçek konuşuyordu. Türklerin ruh hali değişti. “Belene” ölüm kampında 19 ay tutulduktan sonra Vratsa ili “Dolna Kremena” köyüne sürgün edildim. Görüşmecilerim “söyle ne yapalım, sana yardım etmek istiyoruz!” diyordu. Konuşmalarda radyolardan işittiklerini paylaşıyorlardı. Korku yenilmişti. Türk ruhu şahlanmıştı. Son savaşa hazırlanıyordu. Başka bir örnek: Yasim adlı bir öğrencim vardı. O büyüdü ve aile kurdu. Bir sabah oğlu Zeki birinci sınıf öğrencisi, okula geç kalır.
Öğretmeni, “Ne oldu? Neden geç kaldın?” diye sorduğunda aldığı cevap şu olur: “Öğretmenim, “Hür Avrupa Radyosunu dinledim!” cevabını vermiştir. Radyolar bizim korkuyu yenip stresten kurtulmamızda olağanüstü büyük rol oynadı. Baskılar sertti ve 2-3 sene arasız sürmüştü, yardım vaat eden bir güç belirmişti.”

Sivil toplum örgütleri dediğim (hükümet dışı örgütlenme)  yapılanma o zaman başladı.
Yıl 1988’di. İnsan hakları ve çevre sağlığı an konu oldu ve örgütlenme başladı. Bulgar örgütleri ilk kez Türk azınlığın sorunlarına programlarına yer vermeye başlamıştı. İnsanımızın başını kaldıran ve gözünü açan olaylardan birisi budur.


Türkiye’de yükselen tepkiler.
Pomak ve Çingene olaylarında olduğu gibi zulmün unutturulmasına yol vermemek, Türk azınlığın inancının ve mücadele azminin yükseltilmesi, dünya kamuoyunun desteğinin kazanılması için Türkiye hükümetinin, politik partilerin, stk-ların ve medyanın olayları gündemde tutup halkı uyandırma çabaları başarılı oldu. Balkanları sarsan mitingler düzenlendi.

Politikacı ve BKP organlarının zavallılığı
1987 yılında Bulgaristan’da parti organları ve milis güçleri gerilemeye başladı. Türkler isimlerini ve anadillerini kullanıyor, gizlice de olsa sünnet, düğün, gece, mevlit işlerini bildikleri gibi yapmaya devam ediyor, oruç tutuyor ve kurban kesip bayramlaşıyorlardı. Cezalandırılınca ödeyip bildikleri gibi yaşıyorlardı. Devlet bu işlerle başa çıkamayacağını sezmeye başladı. Fiziksel olarak yeniden üreyen milletimizin kültürü de yaşıyordu.

Aydınlar ve nüfus sahibi kişiler öncüydü
1984 yılı sonlarında ve 1985 yılı başında “askeri seferberlik” bahanesiyle toplanan Türk aydınlardan bir kısmı evlerinden ve ailelerinden uzaklaştırılırken, başka daha büyük bir grup toplama kamplarına ve hapishanelere atıldı. Daha da büyük bir Türk grup ise işten çıkarıldı. Buna rağmen Türkler arasında suskunluk ve görüntüde huzur vardı. Bu fırtınadan önceki sakinlikti. 1987 yılında aydınlar grubu stres ve korkudan diğerlerinden önce silkinde ve öncülük işlevini yeniden üstlendi. Tarihsel an yaklaşıyordu.

Aydın kesimden bir kısmının halkımıza ihanet ettiğini belirtmem iyi olur. Komünist ruha bağlı kalanlar vardı, fakat hepsi kırılmadı. İsimlerle ilgili bildiri imzalayan hocalarımız da bir iki değildir.

Toplama kamplarına gönderilenlerin halk üzerindeki etkisi
Hapishanelere ve toplama kamplarına gönderilen aydınların Türk azınlığın korku ve stresten kurtulmasındaki etkisi büyük oldu. İnsanlar “bu kardeşlerimiz toplama kamplarında ve hapishanelerde ne için yatıyor?”  sorusunu sormaya başladı. Aile başları parmaklıklar altında bulunanların çocuklarına ve eşlerine maddi yardım eli uzatıldı. Dayanışma hareketi başladı. Bir örnek: Ekiz kızlarım var. Birisi 1988’de evlendi. Düğünü 19. 9. 1988’ tarihindeydi.  Düğüne gitmeyi düşünmemiştim. 25 Ocak 1988’de tutuklanmıştım ve 4 yıldan beri içerdeydim. 4 Yıl köyümü ve yakınlarımı görmemiştim. Mücadelemizin zafer anına kadar geri dönmek istemiyordum. Kızımın gözyaşlarına, yakınlarımın baskısına dayanamadım. Makamlar 3 gün izin verdiler ve gittim. Herkesi ve her şeyi çok özlemiştim. Ne de olsa polisin bana 3 gün izni neden verdiği içimde bir kurttu. Sonra anladım halkın bana nasıl davranacağını tespit etmek istiyorlardı. Geldiğimi işitenlerin hepsi düğüne geldi. Polisin engellemelerine rağmen, tüm etraf köyler düğüne aktı. Her gelen beni görmek, elimi sıkmak boynuma sarılmaya can atıyordu. Herkesin gözünde ben bir kahramandım. Herkes bayram etti. Sofralar kuruldu. Ailem bu işin böyle olacağını sezmiş, tarım kooperatifinden 11 koyun, 65 kasa bira ve 40 litre rakı almıştı. Masrafı ödemeye gittim. Önce kooperatife uğradım.
Borcun yok!” dediler. Neden? Dedim.
Dostlarından bir grup geldiler ve ödediler!” cevabını aldım. Oluşan yeni durum bana, Türklerin T. Jivkov önünde hiçbir zaman boyu eğmeyeceklerine güven verdi.


Güya “soya dönme sürecinde” büyük sayıda Türk fiziksel ve ruhsal ağır darbeler aldı. Beden yaralarımız zamanın geçmesiyle savmaya başladı.

Manevi yaralar, insanların kalbinde açılan yaralar derinleşti ve derinleşiyor. İlk yıllarda sustular, dertlerini dökmek için, uygun zaman beklediler. 1989 Mayıs Ayaklanmasında ellerinde bayrak taşıyanlar, ön saflarda yürüyenler, halkı yüreklendirenler onlardı.

Verdiğim örneklerle 1989 Mayısında Milli Türk ayaklanmasına katılımın bu denli yoğun olmasının nedenlerini anlatmaya çalıştım. Bunlar benim görüşlerimdir. Bunla yeni nedenler ve deliler ekleyebilirim. Burada yanıt verilmesi gereken şöyle bir soru var: “1988 ve 1989 yılında, devletin sert engelleme çabalarına rağmen,  yağmurdan sonra mantar gibi belirmeye başlayan insan hakları örgütlerinin rolü neydi?”

Son yıllarda Bulgaristan ağır ekonomik ve politik duruma düşmüştü ve ülkeyi bu sosyal ve politik durumdan çıkarma yolları aramaya çalışan Bulgar aydınları ve yurtseverlerinden bir kısmı 1988’de birleşme ve örgütlenme yolunu seçti. İnsan haklarını korumak için ilk örgütleri kuran ve komünist rejimin keyfi saldırılarına karşın, üslendikleri büyük rizikoya rağmen ilk adımları atan bu kahramanları kutluyorum. Bulgaristan için tarihsel olan o günlerde ön plana çıkan dernekler şunlardı: Özgürlük Derneği; Açıklık ve Değişiklik Kulübü; Ruse şehrini Koruma komitesi ve başkaları. Fikir sahibi ve düşünen Bulgarları İliya Minev’in Bağımsız İnsan Hakları Derneği sıralarına topladı. Büyük sayıda Türk de bu örgüt ve derneklere girdiler. Bu derneklerin birçoğunun programlarında Türk azınlığın sorunlarına öncelik tanındı.  Zamanın geçmesiyle Türkler Bulgar örgüt ve derneklerindeki sorunlar arasında Türk probleminin öncelikli olmadığı görebildiler. Türklerin zorla asimilasyon edilmesine kesinlikle son verilmesi amacıyla Türkler kendileri örgütlenme yolunu seçtiler. Bu örgütlerin hedefinde olan, Bulgaristan’ın alnına kara bir leke olarak yapışan, Türkleri zor kullanarak asimile etme siyasetine ve sürecine son verilmesi vardı. Bu uğurdaki çalışmalar yoğunlaşırken İnsan Haklarını Savunmak İçin Demokratik Birlik (Liga) partisi ve “Viyana – 89” ve başka örgütler kuruldu.

Demokratik Birlik (Lig) kuruldu:
Bu örgütün kuruluş çalışmalarını yakından izleme fırsatım oldu. Bu, örgütün kurucuları olan Mustafa Ömer, Ali Ormanlı ve Sabri İskender’in benim sürgün edilmiş olduğum köyün çok yakınındaki köyde sürgün olmalarından kaynaklandı. Bu onurlu, korkmaz ve yüksek bilinçli kişilerin ısrarına karşın, ben kalp ve kalbimin çalışmasıyla ilgili (tansiyonun 100-160’a düşmüştü, o zaman aldığım ilaçlar fayda etmiyordu)  ciddi sorunlarım olduğundan dolayı örgütün kuruşunda ve ülke çağında örgütlenmesinde fala etkin olamadım. Örgütün hızla yayılmasına ve örülmesine katkım olduğumu söyleyebilirim.
Demokratik Birlik (Lig) örgütünün hedefleri üstüne daha aydın Türkleri bilgilendirmek ödeviyle kardeşim Mustafa Bilalov (Mutlu) ve Şumen’e bağlı Konevo köy muhtarı Ahmet Osmanov’u (Öztürk) Gerlovo, Deliorman ve Dobruca köylerini dolaşmaya gönderdim. Bulgaristan Türk azınlığının milli varlığını koruma mücadelesi tarihinde, gerçekleştirdikleri emsalsiz kahramanlık dolayısıyla, Yablanovo köyünden müh. Hüseyin Nuhov, Sabri İskender’in kız kardeşi ve Ali Ormanlı’nın kızının ismiyle birlikte altın harflerle yazılacaktır
.


Partinin program ve tüzüğü yazıldı, çoğaltıldı ve ülke içinde, parti, devlet ve hükümet yönetimine gönderildi. Partinin kuruluşu halk tarafından coşkuyla karşılandı ve büyük destek buldu.

Benim sürgün edildiğim köy Mezdra tren garına yakındı. Lig kurucularının sürgünde bulunduğu köylere gitmek için kaldığım köyden geçiliyordu. Demokratik Birlik (Lig) örgütüne üye olmak için ülkenin değişik yerlerinden akın akın insan geliyordu. Onlarda belirli bir kısmı önce bana uğruyorlardı. Kimileri dilekçelerini bana bırakıyorlardı. Bazılarını ise, temas kurmak için, köyüme en yakın olan Sabri İskender’in kaldığı köye gönderiyordum. 1989 Ocağında yanıma uğrayanların sayısını hafta itibarıyla veriyorum: (O zaman kayıt defterim vardı ve isimleri yazılıdır.)

OCAK 1989:

Birinci hafta – 3
İkinci hafta – 5
Üçüncü hafta – 4
Dördüncü hafta –7

ŞUBAT 1989:


Birinci hafta – 6
İkinci hafta – 8
Üçüncü hafta – 7
Dördüncü hafta –11

MART 1989:

Birinci hafta – 7
İkinci hafta – 3
Üçüncü hafta – 8
Dördüncü hafta –4

NİSAN 1989: 

Birinci hafta – 13
İkinci hafta – 11
Üçüncü hafta – 8
Dördüncü hafta –9


 MAYIS 1989:

Birinci hafta – 12
İkinci hafta – 14
Üçüncü hafta – 23

1989’un 24 Mayıs sabahı, erken saatte eşim beni görmeye gelmişti. Eşim hemen gelmişti ki, polis kaldığım eve daldı, bizi dışarı çıkardılar ve Sofya’ya götürdüler. Araçlar Softa Merkez Tren İstasyonu önünde durdu. Araçtan indik ve polis bana şöyle dedi: “Bu devlette size daha fazla yer yok, gideceğiniz Batı devletini seçiniz ve kendinize tren bileti alınız.” Kırmızı pasaport için dilekçe vermemiştik. Bunu kendi inisiyatifleriyle yapıyorlardı. Çocuklarımızı ve yıllar yılı namuslu emek ve alın teriyle elde ettiklerimizi arkamızda bırakarak, pis bir kendi yavrusu gibi bizi ülkemizden attılar. Bulgaristan Türklerinin “Büyük Göçü” başlıyordu. Komünist rejim Türklere yenik düşmüştü. Ardından iktidar değişikliği ve ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel alanda seri yenilgiler ve çöküş yaşanacaktı. Bulgarlar Türkler olmadan toplum ve devlet kurup yönetemeyecekleri bir türlü anlayamadılar. Kendi medeniyetleri yoktu, dikey kültürleri de olmadığından devlet kurma araçlarına sahip değillerdi ve tek milletli ve tek dilli devlet kurma denemeleri ise, nüfusun yarısını ötekileştiriyor ve milli birlik kapılarını kapıyordu.  Bulgar meclisinin kapısında BİRLİKTEN GÜÇ DOĞAR yazsa da, gücük kültürlerin etkileşiminden kaynaklandığı bilincine varamadılar.

O kritik günlere bir daha bakalım.
Demokratik Lig partisine üye olmak için yanıma gelenler, beraberlerinde yakınlarından, komşularından ve dostlarından deste deste dilekçe vardı. Bu dilekçeleri hemen Sabri İskender’e gönderiyordum. Ziyarete gelenlerden bazıları bir iki saat, bazıları da bir iki gün kalıyordu. Ben kendileriyle konuşuyor, Bulgaristan’da Türk varlığını koruyabilmek için fikirleri ve niyetlerini öğrenme fırsatım oluyordu. “Demokratik Lig partisinden beklentileriniz var mı?” sorusuna yanıtlarını 2 kategoride toplayabilirim:

-1- Daha iyi öğrenimli ve genç olanlar, haklarını elde edebilmek için örgütlü mücadeleye başlamaları gerektiğini ve bunu yapabilmek için böyle bir partide örgütlenmeleri gerektiğine inanmış oldukları söylüyorlardı.


-2- Öğretim düzeyleri daha alt düzeyde olan ve daha yaşlı olan kesim ise, bir direniş örgütüne katılmadan T.C.’ne göç etme imkânı bulamayacaklarını bildiriyorlardı.

2 örnek:

-1989’un 15 Mart tarihinde Sliven’e bağlı Filaretovo köyünden 2 yaşlı erkek eşleriyle birlikte beni görmeye gelmişlerdi. Konuşurken Sabri İskender’in yanına gitmek istediklerini söylediler. Ben onları bir araçla “Kameno Pole” köyüne gönderdim. Dönüşte bir akşam benimle kaldılar. Konuşurken onlara şunu sordum: “Siz Sabri İskender’in yanına neden gittiniz ve onun arkadaşlarıyla birlikte kurdukları partiye neden üye oldunuz?” Şu yanıtı aldım ve yanıt beni şaşırttı: “Biz devlet güvenlik “DS” kara cetveline gitmek istiyoruz. Siz bu siyah cetveldesiniz ve yakında Türkiye’ye gideceksiniz ve bu cehennemden kurtulacaksınız. Bugün kuzu gibi susanlar, bu çileyi daha nice yıl çekecekler.”

-1989’un 27 Şubat tarihinde Yusuf adında bir yaşlı yanıma geldi. Sohbet ederken o bana şöyle dedi: “Sizin burada Türkiye’ye gitmek isteyenlerin cetvelini yaptığınızı işittim, benim gelmemin sebebi budur.

Demokratik Lig partisine üye olanların bir kısmı, Türkiye’ye gidebilmek için partimizi açılan yol gibi görmeye başlamıştı.


Biz ise görüşmelerimizde onları politik örgütlenmenin Bulgaristan Türk azınlığı için ne kadar önemli olduğu konusunda aydınlatmaya çalışıyorduk. Partimiz kurucu kongre hazırlıklarına başlamıştı.

Devam edecek.

İkinci bölüm: Bulgaristan Türklerinin Sesi Gazetesi, tarih: 1 Mayıs 2021.

Насъф Мутлу: Ние, изпратените на остров Белене, свидетелстваме. Бяха  използвани най-жестоки и нечовешки методи и средства | Акцент, Анализ,  Анализи | Marginalia

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ten − six =