Yorum

Moloz Yığını Altındayız

Tarih: 25 Ocak 2020
Yazan: Nazım Çavuş
Konu: İnsan kırılan kalbi için küsmeyi bulmuş. Bakmış af edemiyor susmayı bulmuş.

4 Ocak 2020’de Sofya’nın kumarcı ini “Prensses”otelinde çok gürültülü bir kutlama yaşandı. Kulak ayarı bozuk ne kadar çakma Müslüman varsa hepsi oradaydı. Büyük kasa “Mercedes”lerle yığıldılar. Yandan girişli alt kattaki garaj doldu taştı.

Sofya HÖH örgütünden bir iki Türk ve ülkeden bazı belediye başkanlar oradaydılar. Başkan Mustafa Karadayı ve meclis üyeleri otel girişinde selamlığa durmuştu. Törene, partinin kurucularından, yurt dışından ve diğer partilerden gelen olmadı.

Dikkati çeken renkli kalabalık Çar II. Semiyon’un başbakan olduğu yıllarında oluşmuştu. (2001-2005). DPS-li Başkan Yardımcısı Emel Etem, Doğal Afetlerle Mücadele Bakanı olduğu yıllarda bu kişilere afet fonlarından bol para dağıtmıştı. Paraları alanlar dere yataklarına dokunmadı. Avans alanlar yağmur yağmasın duasına çıktı. Paralar ellerinde kaldı. Bazıları 3 katlı saray dikti.

Para yağan o yıllarda alınan ikinci el araçlar yıpranırken, sahipleri de değişmişti. Lüks kumaştan takım elbiseler, dertten şişen vücutlara dar geliyordu. Modası geçmiş sarı gömleklerin yakaları saç sakal altında kalmıştı. Yıllardan beri kör sofra daveti almamışlardı. İç salona çıkarken asansör kullanmayan kalabalık bir daha şahin olma vakti geldi coşkusuyla basamaklara basmıyor, sanki uçuyordu.

Renkli kalabalık davul zurnayla karşılandı. Klarnetçi doğaçlamaya kaydıkça, davulcu kasnağa vurmayı atlıyor, kızılcık çubuğu beklenen gevrek sesi çıkaramadığından, daha girişte iki ileri bir geri kıvırmak isteyenler ateşlenemediler. Daha kapıda, Bulgaristan’da satılan ne kadar bayat koku varsa birbirine karıştı. Kendiliğinden şalvar yırtık çorap sökük havası oluştu.

1984’ün 24 Aralık sabahı saçlarına beyaz düşenler, nasırlı elleriyle direnenler, eşleri gece karanlığında toplanan gelinler, hapis çiler, sürgünler, yargısız idam alanlar ve onların yakınları, öfkeli gözleri yalanla yıkanan ve ihanetle kurutulanlar, hapishanelerden bir deri bir kemik çıkanlar törende yoktu. İdamlıklar kaçmış, sürgünler göç etmişti. Bulgaristan Milli Türk kimliğini gönlünde taşıyanlar da davet edilmemişlerdi. Şehit yakınlarını, özürlülerimizi, bugün okullarda öncü, yarın ise davamızı üslenecek gençlerimizden de kimsecikler davet edilmemişti. Toplananlar arasında Bulgaristan Türklerinin hak ve özgürlük davasına her an kurban olmaya hazır tek kişi yoktu.

Dedemin, “En çok iyilik yaptıklarından koru kendini, çünkü önce onlar unutup vurur seni evladım” sözlerini anımsadım. Parti, son 30 yılda bunu yaşadı, içindeki Türklüğü çürütüp atayım derken renk, ayar ve nitelik değiştirdi. Parti öz kadrolarını yitirip uzaklaştırırken, kendine ve davamıza ihanet etmişti. Fotoğraf buydu.

Kutlanan, Hak ve Özgürlük Hareketinin 30. Kuruluş yılıydı.

Kutlamaya gelenler hemen hepsi Türk partisine “DPS” diyor, Hak ve Özgürlükler Hareketi demeyi öğrenememişlerdi. Onlar, Ahmet Doğan’ı kendi kanlarından bildiklerinden, “bu bize yeter” zihniyetine yenik düşmüşlerdi. Sonra Bulgarların kabul etiğini kabul etmeye alışmışlardı. Davetlilerin gözlerinden yalan sarkmış, rahatsız olan yoktu. Hepsi özellikle yemek yemeden gelmişlerdi. Kurulan kurtlar sofrası değil, nicedir tıka basa yememişlerin kör sofrasıydı.

Birisi Başkan Karadayı, öteki de davul da yoktu. Bu davul ve tokmakla “Plevne Türküsü” düşmez diye düşündüm. Türklerin coştuğu yerde “Osman Paşa Çıkmam diyor, Tuna kıyımı yıkmam diyor” gırtlak dolusu söylenmeden, bu törenden tat çıkmazdı.

Arkamızda bu kadar şehit, gözyaşı, çile varken, törene, hamama gitse kurna beğenmez, düğüne gitse zurna beğenmez tipler toplanmıştı. Dava kimliği, dava sezileri şarkı ve türkülerde ayar bozukluklarıyla bozulur. Davamızın mayası, gecelerini ağaç kovuklarında çoban kulübelerinde, hapishane koğuşlarında, sorgu odalarında, işkence mengenelerinde, ölüm adaları ve köle kamplarında gece karanlığını yaran yılan ıslığı dinleyenlerimizin gönlünde kabarmıştı. Türklerin devrimci mücadele mayasından bir şeycikler alanlar, ölüm kalım davasında hilelerin ve ihanetin tövbeyle, ibadetle, yalvarıp yakarmakla temizlenip aklanamayacağını, şehit kanı, yetim gözyaşı döken günahı ancak Maşer paklar, gerçeğine inanıyorlardı. Tokmağı kasnağa vurmayan davulcu mu, çubuğa sarılıp tıngırdamayan davul mu? Türklük makamlarımızın ayarını bulamıyor diye düşünüyorum. Besbelli bu iş baştan karışmış…

Beş parmağında beş iri taşlı yüzük, göstermeye hevesli herkese, karadut gözlü bir Bayan konuğu süzerken 1990’a dalmışım. Yüz yıl olgunlaşan Hak ve Özgürlük Hareketi tohumları baharda saçılmıştı. Özgürlük bahçemize halk sanatımızı tane tane ekenlerden biri Deliorman’ın (Orman Denizi) Türklük kalesi Caferler’den (Sevar) Fatme gelindi. İsmini değiştirmeye gelen silahlı milis onu kooperatifin inek çiftliğinde sarı saçlarından yakalamış sürükledi. Sağ eliyle ağır küreğini kapıp savuran Fatme gelin, zalimin kafasını ikiye ayırdığında akan sıvıda fikirsel ve ruhsal zehirlenme görmüştü. Bir gün gelir davamızın müzesi kurulur ve düşmanımıza karşı kullandığımız silah olarak bu kürek de gösterilir ve dava ayarımızı yaşatır umuduyla küreği saklamıştı. O günden özgürlüğümüze kadar Slimye (Sliven) kadın hapishanesine götürülürken beyaz kullarının ince bileklerine takılan kelepçelerin izleri kaldı. Saçları özgürlük kokan, devrim rüzgârı Fatme gelin, eşi, çocukları ve torunları bu kutlamada yoktu. Davet edilse hepsini alıp gelir, çakmak gözleriyle gönüllere ateş saçar ve şu pörsük davula öyle bir ayar verirdi ki…

Bileklerindeki bilezikler yakından bakanlara 14 ayarla şakıyan, yıldızlı geniş bir şeridi beline uçkur gibi düğümlemiş, lüle saçlı orta yaşta bir bayanın bakışlarından etkilendim. O an gözlerimin önüne, dava tohumlarımızı Mehmet Akif Ersoy’a dua ederek, İstiklal Marşımızdan “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak“ sözleriyle özgürlük tohumları eken Aylin Şinikarova geldi. Provadı’da yetişmiş, Türklük suyunu Razgrat Türk lisesinde almış ve dava bayrağımız olmuştu. 7 yıl Hak ve Özgürlük Hareketi Sofya Genel Merkezinde görev aldı. Partinin kalbi, ruhu ve kasasıydı. Öyle her rüzgârın kırıp koparabileceği bir Türk Bayan değildi.

1997 yılı Bulgaristan Türk Kimliği Davamız büyük bir kırılma yaşadı. Kırılma derindi. O yılların Başbakanı İvan Kostov (1997-2001) TV çıkıp davamızı lanetlemişti. Sol doğmuş sağ oynuyordu. Ana soyundan köklü komünist, Moskova’da Komintern Kadrosu, Bulgaristan’a 1945’te Bakanlar Kurulu Başkanı koltuğuna oturmak üzere gönderilen, ne ki, Kiev’te uçak kazasında vefat eden Stanke Dimitrov (Marek) soyundandı. Halkımızın 35 yıl emeğini per perişan etmiş, hasıraltından su yürütüp Türk düşmanı olduğunu gizleyememiş ve Türklüğümüze her gün şiddetlenen ateş açmıştır. Bu ateş bir gün azalmamış, ak günlerimizi hep kara etmiştir. Ama her dert insanlar söylenmez, geri teper, adamı derdiyle vururlar.

Aylin Hanım da başına geleni kimselere anlatmamıştır.

Derin bir itilaftan sonra, HÖH Genel Merkezinden ayrılırken özverili katkılarından dolayı kendisine şahsen Ahmet Doğan tarafından anmalık olarak 24 ayar altın saat hediye edilmişti. Partiden uzaklaştırılmasıyla binlerce kadroya bedel en çekirdek elemanlarından birine kıyıldığının bilinci derindi. O, altın saati kutusundan çıkaran ve hareketlerinin tamamen şuurunda olan, hak ve özgürlük, adalet ve demokrasi davamızın militanı Bayan, başkanın çalışma masası üzerindeki cama olanca gücüyle öyle bir vurmuştu ki, cam tuzla buz oldu. Doğan’a dönerek veda sözü olarak: “Sen bizim davamızı ve yüreğimizi” işte böyle param parça ettin, demişti.

Partinin 30. Yıldönümünü kutlama törenine gelenler devrimci mücadele örgütümüzü gençleştiriyoruz bahanesiyle o zaman özünü boşaltıp içine teslimiyet mayası doldurmuşlardı. Kitle oy makinası haline getirilmiş, oyların rengi beyaz yani teslimiyet rengiydi.

Salondakilerin sabırsızlıkla bekledikleri kızartılmış kuzular garsonların sağ bileğinin üzerinde kalaylı tava içinde nihayet getirildi. Çubuğu 2 defa tımbırdatılışla davullar sustu. Elleri bıçaklı konuklar, zurna “gık”demeden, tavaları esir aldı. Gece saat 02’ye kadar yediler, çıkıp gidemediler ve odalara serilerek sabahladılar.

Anlattıklarım hedefsiz dönüşüm ve ihanetin ne olduğunun aynasıdır. Başka ve daha açık bir tarif arasanız da bulamazsınız.

Dünyayı seyrederken öğrendiğim bir şey varsa, o da insanların göründüğü gibi olmayışıdır. Bizimkilerin içi ve dışı haindir. İşleri de hainlikle dalavere ve dolandırıcılıktır. Bu tören de aldatılıp kandırıldıklarının farkında olmayanlara bir tuzaktır.

Biz kimsenin varlığıyla yok olmadık, yokluyla da eksilmeyiz.

Kötü günlerin de iyi tarafları vardır. İnsanları tanırsın özellikle yanında sandıklarını.
Salona sonradan girenlerden eski başbakan Saks Koburgotski ile eski Tabii Afetler Bakanı Emel Etem en fazla alkış aldılar. Koburgotski baklava künefe kokusu almış gibi tatlı tabaklarına uzandı. Emel Etem ise, üzerinde bindallı varmış gibi salladıkça sallarken davulcu adeta unuttuğu oyun havalarımızın ayarını buldu.

Bu bir şahinler kutlamasıydı. Misafirler, 21. Yüzyılın başlarında Saks Koburgotski hükumetinde (NDSV-DPS-BSP) (2001-2005) ve Sergey Stanişev (BSP-DPS) hükümetinde (2005-2009) dere yatağı, çeşme yolu temizlemekten parmak yalamışlardı.

O gün bu gün hep DPS’ye oy vermişler, hatta oyların çoğunu vermişler ama yarısı nedense sayılmadığı için, işler hep yarım kalmış, bir türlü toparlayamamışlardı. Fakat görülmedik bir el hep onları görüyordu. 3-4 yıl elektrik ödeyemediklerinde zaman geldi görülmeyen o el gibi, hep Hızır yetişti, huzuru sağladı.

Ne ki bu defa törene gelirken de belli etmek istemeseler de içlerinde bir cızıltı vardı. Barajların milyonlarca metre kup suyundan kayıtsız elektrik üretilmiş, özel dağıtım şirketlerine akıtılmış ve hesaplar kapanmıştı. Ne yazık ki, başka zaman karışmayan bu işler bu defa iyice karışmış. Sanki onların yağmur-kar yağmasın duaları tutmuş. Memleketin barajlarının suyu gettoların elektrik borçları için hesapsız kitapsız akıtılınca, susuz kalan baraj çanaklarının dipleri kuruyup çatlamış, patlamış. Susuzluktan tutuşan yangın hükumeti sararken bir bakanın içeri düşmesi bir yana, binlerce kişi Sofya merkezinde  “Mafya iktidardan çekil” diyor.

Çalan davullar neyin habercisi bilmiyorum.
Halkımız moloz, çakıl, taş, çöp yığını altında.

Devam edecek.
Paylaşmayı unutmayınız.
Teşekkürler.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

four × 5 =