Yorum

Moloz Yığını Altındayız – 5

Tarih: 30 Ocak 2020
Yazan: Nazım ÇAVUŞ
Konu: Bilmeniz gereken bazı önemli özellikler.

Ahmet Doğan  “dostlarından”bile korktuğundan 30. Yıl törenine gelemedi. “Korku dağları bekler” diyenler bu korkuya, adam gölgesinden korkuyor, diyecek yok, derken gülümsediler. Burada söylenecek atasözü, “Dağları ısız sanma, körleri gözsüz sanma!” olmalıydı.

Kutlamaya gelen orta yaş muhtar, belediye başkanı ve diğer DPS- aylakçılarının gruplar oluşturdukları dikkat çekti. Buzdolabına benzeyen, bedava fotoğraf çeken aparat önünde beraberce poz verdiler. Bu cihazda büyük resmi görmek imkânsız. Gerçeği isterseniz makine, fotoğraf çekerken, misafirlerin üzerinde silah, hatta bıçak olup olmadığını yokluyor. Ayaktaki konuklara tepsiden ikram edilen tadımlık kuşbaşı yemekler, sarma ve köfteciklere saplanmış çöpler bile güvenlik önlemi olarak kısaltılmıştı.

Nakışlı perdelere takılmış mikro objektif ve mikrofonların hepsi 6. kattaki dinleme ve izleme odalarına bağlıydı. Orada, Bulgarca, Türkçe ve Çingene ağızlarını sökebilen uzman kişiler görevliydi.

Karadayı törene gelmezden önce kuaförden geçti. Halk ağzında “inek yalamış” modeli, sağ dalgayla şekillendirilmiş, ama erkek saçının sağdan sola tarandığı dikkate alındığında onun saçının soldan sağ küçük bir kabarıkla bükülüşü, bu işleri bilenlere işaret verdi. İşaretlerin ters bükümleri onun geri baktığını, ufka açık uzak görüşü olmadığını anlatıyordu.

Genç başkan ile (aylak emekli) Önal Lütfü öpüşmesi dikkat çekerken, aralarında değiş tokuş için hiçbir şey olmadığını, yuvarlak masaya çöktüklerinde farklı misafirlerle sohbete girmeleri kanıtladı. Karadayı, Hak ve Özgürlük Hareketi’nin gerçek kurucularını tanımadı. 100 yıl derinlere inen direniş ve bilinçlenme hareketi mayasını tatmamıştı. Üstelik burnu koku almadığından da olacak, matematikçi olduğundan da olabilir,  olayların ve insan ruhunun rakamsal ifadesi olduğuna inanıyordu ve bazı konularda kesin yanılıyordu. Yardımcı ve danışmanlarından birkaç defa analizler istedi. 1989 Mayıs Ayaklanması öncesi yoğunlaşan kin ve öfkeden ruhsal direniş güç ve iradesinin nasıl doğup oluşup güçlenerek yükseldiğini bir türlü algılayamadı. Toplumsal dengelerle matematiksel denklemler birbirine benzemiyordu. Onun güçlü yanı, Bulgaristan Türklerinin “elde bir” dedikleri olaydı. Sır saklamayı öğrenmiş ve Bulgaristan’da toplam nüfus, azınlıkların oranı, demografik yapının değişmesi, Türklerin devrimci ruhunun yeni boyutları gibi bilgileri (öğrenebildiklerini) ucuz satmıyordu. “Bghaber” yayınlarından 2+2 = 4 gerçeğinin sıvılarda 2+2 = 1 olduğunu öğrenmişti.

Birbirinden uzak ve dağınık köylerde yaşayanların 30 sene önce diktatör Jivkov’u devirdiği günlerde o henüz 7. sınıfa gidiyordu.Helikopterlerden üzerlerine yumurta büyüklüğünde çakıl atılan direnişçi kadınların yılmazlığına şarkı türkü yakılmıştı. Yılmaz gücün kaynağı hakkında genç “liderin” tahmini öngörüsü yoktu. Güçsüz düşen Bulgar devletinin devrileceğini görebiliyor, ne ki,  DPS’yi devirecek gücü göremiyordu. Bu ancak elle tutulmayan gözle görülmeyen Türk ruhu olabilirdi. Vicdani dirilişi hissettiğinde şaşırdı. Röntgende görülemeyen bu gücün ne olabileceğine akıl erdiremedi. Birkaç gün önce Türklerin ve Pomakların geçen asır açılan yaralarının kap bağlamadığını anladı.

Büyük Fransız Devrimi hamurunu karan Jan Jac Russo (Jean Jaeques Rousseue) eserlerinden “Toplum Sözleşmesi” ni okudu, içinde “azınlık” ve “etnik” gibi kavramlara rastlamadı. “İşime yaramaz” deyip bakınırken, Fransa’da 5 dalga halinde gelen ve 5 ayrı Cumhuriyet ilan eden, ne ki bir türlü durulamayan devrimci ruhları anlamakta güçlük çekmeye devam ediyor.

Bir gece geç vakit, A.Doğan tarafından itli – kuşlu “saraya” davet edildi. Birinci kadeh viskiden sonra, taş beyin – “politik bunalıma diyagnozun var mı?” –  dedi.

Karadayı, “ülkede multi vektörel bunalım var”, sözleriyle konuya girmek istedi. Matematik bilgisi “sıfır” olan Doğan irkildi. İntegral, matris, vektör, kinemat, dikey vektör alanı, bulut, falan filan gibi değimlerin formüllerinden ve çizimlerinden bi haber olduğundan yani anlamadığından, kabağı ilk defa gören dana gibi bönce baktı ve hemen kadehe sarıldı.

Bu bakıma, elini kolunu yumruk halinde sallaya sallaya, “DPS”-“DPS” –“DPS” haykırışlarına gaz vererek kürsüye çıkan Mustafa Karadayı, selamlama konuşmasının ikinci cümlesine “Bizim büyük önderimiz DOKTOR A. Doğan” demesiyle salladıkları yumruklarla görülmeyen birilerine gözdağı veren içkililer iyice coştu.

Bu tören Sofya’da “Prensses- Ramada”otelin ikinci katta değil, tavan katında olsaydı, çatıda kiremit kalmaz, hepsi uçardı. Sağ yumruk sımsıkı yukarıda “DPS-DPS” naraları atan, bağırıp çağıranlar, aslında “Doktor” sözüyle alay ediyorlardı. Aralarında “şopar”dedikleri adamın “doktor” falan olduğu yoktu. Bulgar devleti istediği “şoparı” doktor değil Profesör yapabilirdi.  Çünkü “şoparın” işleri öteden beriden açılan telefonlarla ayarlanmıştı. (Daha sonraki yıllarda açılan dosyasından kimlerin hangi makam adına onun için mektup yazdığı ortaya çıkmıştır.) Örneğin Sofya “Kl. Ohridski Üniversitesine” Bilimsel Teknik Kalkınma Kurumu Başkanı Papazov imzalı bir mektupla Üniversite kayıdı yaptırmıştı. Üniversiteyi zar zor “orta” (4) başarıyla bitirmiştir.  Sosyalist-totaliter Bulgaristan’da ortalama “orta” – (4) notla üniversite bitirenlere bilimle uğraşma, “doktor”tezi savunma, Üniversitede asistanlık yapma ya da ders okuma hakkı tanınmıyordu.

Ne var ki, Bulgaristan’da 1970’li yıllarının başından başlayarak Pomakların ve Türklerin Bulgarlaştırılması konularında gizli çalışmalar hızlanmış, birçok rapor, tez, kitap üzerinde halkı yanıltıcı çalışmalar başlamıştı. Hatta filmler çekilmişti. Fakat bunların hiç birinde “Pomakların ve Türklerin geleneksel yaşam ortamlarından uzaklara sürgün edilerek dağıtılmaları, ailelerin birbirinde koparılıp uzaklaştırılması, Bulgar mahallerine yerleştirilerek, Türk okullarına ve camiye gitmeleri, Türk Kültür Evlerinde toplanmaları, günde 5 defa odalara, mescitlere uğramalarının engellenmesi henüz hiçbir kimse tarafından önerilmemişti.  24 Aralık 1984’te isim değiştirme devlet terör operasyonu başlamazdan kısa bir süre önce A. Doğan Sofya “Simyonovo” Polis Akademisinde doktora tezi savunmuş ve Türkleri sürgün ederek dağıtma ve aralarındaki canlı bağları koparma önerisinde bulunmuştu. 1934’te Müslümanlarla ilgili monarşi-faşist rejim raporu hazırlanmış, ne ki orada bile, benzer vahşi planlara  rastlanmamıştır.

Tablo açıldı. Köy çeşmeleri başında sohbet etmeleri, birlikte tütüne gitmeleri, beraberce çalışmaları, tütün toplarken şarkı, türkü dinleyip söylemeleri, kınada, bayramda, panayırlarda alabildiğine şenlenmeleri, beraberce radyo dinlemeleri, TV izlemeleri, plak ve teyp dinlemeleri vs. Doğan önerisiyle önlenebilecekti. Olay T. Jivkov katilinin de kulağına gittiğinde, katil çok sevinmişti. Arzu ettiği, “Türkleri sindirme planının Türk geçinen birisinden gelmesiyle” diktatörün istediği olmuştu. Haberi getiren, politik yardımcısı Konstantin Çakırov’la tombul şişe “Pliska”kanyağından birer yudum içtiler ve diktatör yerinden kalkarak “istediğim buydu” dedi.

Bu yeni ortam içinde genç nesil soyundan koparılacak, öğrenim ve eğitimin Türk gelenek ve kültürüyle gerçekleşmesi engellenebilecekti.  Bu görüş, A. Doğan’ın kaleme aldığı ve BKP MK İdeolojik Sorunlar Sekreteri Stoyan Mihailov’a gönderdiği raporda da yer aldı. Destek buldu. Doğan’ın “doktorası” Türkleri Türklere kıydırma, Türk eliyle Türkü körleştirme ve vicdansız kılma temellerini atıyordu.

O zaman diktatör Jivkov’un adına bir Türk atasözü geldi: “Eşeğin kuyruğunu ahali önünde kesme, kimisi uzun, kimisi kısa der.” Tam da öyle, o günden sonra susak kafa Doğan korumaya alındı. Yemesini içmesini devlet üstlendi. A. Doğan, “Ayranı yok içmeye atla gider sıçmaya” durumundan kurtuldu. Masasının yeni garsonları özel, kapıdaki korumalar özel olacaktı…

Ona göre, Türklerin mezarını Türkler mi, yoksa Bulgarlar mı kazar? Ne fark ederdi? Bir gün Lahey’de (Haga) Bulgaristan’da uygulanacak zulüm ve soykırım hakkında yerli Türkler veya Türkiye dava açsa, “kendileri istediler, biz ne yapabiliriz ki, onlar çok büyük ve güçlü bir kalabalık, birlikte yaşamak zorundayız, isteklerine uyduk” deyip muhbir A. Doğan’ın “doktora” tezi delil olarak dosyaya eklenecekti.

Yani bu salona toplanan davetliler 38 yıl sonra kendilerine mezar kazan haine “DPS, DPS, DPS” çığlıklarıyla alkış tufanı sunarken, köleleşmeye hazır olduklarını, Türk kimliklerini yitirdiklerini, bir maaş karşılığı her şeye hazır olduklarını ve daha neler nelere razı olduklarını beyan ediyorlardı. Bu kadar büyük yalanları çiğnemeden yutmak her yiğidin işi olamazdı. “Bir ağaçtan okluk da, bokluk da olur” diyenler haklıydı.  Bulgaristan çöplük olmuştu, bunlar da çöpçülerdi…

O tezi yazdıktan sonra, Doğan hainliğinin farkına varmış, o günden sonra titreyen sağ eliyle yalnız kadeh tutmuş,eline kalem, tükenmez almamıştır. Pomak ve Türk soykırım piramidi bu “katliam önerisi”üzerinde bina edilmişti. 500 bin kişi evinden yerinden kovulmuş, sürgün çekileri, mültecilik, göçler 40 yıldan beri sürüyor. Bulgaristan’da parçalanmadık Müslüman aile kalmamıştır.

Şunu kesinlikle söyleyebilirim. Bir sonraki coşkulu “kısa” konuşmasında Mustafa Karadayı, çok sevdiği hain  A. Doğan hakkında yüzde yüz “klasik” diyebilir, çünkü Bulgar genosit teorinin klasiklerinden en öngörülü olan Ahmet Doğan ansiklopedilere girerse şaşmayınız. Onun hakkında yazılan kitapları dikkatle ve eleştirel açıdan okumazsak uçurum derinleşecektir. İnsanlarımızın kafası almaz olmuş. Durum tehlikeli boyuta uzanıyor. Hepiniz birer büyült geç almaya unutmayınız.

Sıradaki alkış tufanı sanatçı Elis Düran için patladı. Elbisesi 12 metre kumaştan olan sanatçının baldırının daha 2. Adımda yarmadan fırlaması salonu coşturdu.

Devam edecek.
Bizi izleyiniz.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

two × 5 =