Tarih : 12 10 2019
Yazan: Dr. Nedim BİRİNCİ
Konu: Umut bağladı ve artık yüzde yüz bizim bahçemizde açacak.

Bulgarlar Osmanlı koynunda rahat ederken yani Rus Çarı II.Aleksandır Bulgaristan’a basıp çamurlu çizmesiyle hepimizi ezmeden önce Romanya’nın Braila şehrinde “Okumayı Seven Bulgar Cemiyeti” olarak 1869’da kurulan ve şu günlerde 150. Yıl dönümünü kurulan Bulgar Bilimler Akademisi (BAN) o kadar kötülükten sonda en sonunda gerçekleri birazcık yansıtan ufacık bir karar aldı.

1989’yılında Bulgaristan Komünist Partisi Merkez Komitesi Politik Bürosu, BHC Devlet Konseyi, Bakanlar kurulu ve parti ve devlet başkanı Todor Jivkov’un özel kararıyla 350 bin Bulgaristan Türkünün devlet terörü hepsi mağduru dış göçe zorlanmasına artık “Büyük Seyahat” veya “Büyük Göç” yerine “Göçe Zorlama” denmesine karar aldı.

İnsanımız da böylece “Göç Mağduru” olmuştur. Kuşkusuz bu kavramların daha önce mecliste tartışıldığını biliyoruz da alınan kararlarla hayatımızı etkileyen bir şey olmadı, bu da bir gerçektir.

1000 yıldan fazla aynı topraklarda yaşayan vatandaşların baskı ve terör uygulayarak toplu halde göçe zorlanması bir zulümdür, devletler hukukundaki adı ise “soykırım” dır. Bu zorlu uygulama esnasında en az 200 kardeşimiz hayatını kaybetmiş, 356 kişi psişik bozukluktan akıl hastalıkları hastanesine düşmüştür. Bulgaristan Türklerinin silah gücüyle sınıra zorlanması, her şeyi yüzüstü bırakarak, konu komşuyla helâlaşmadan, çocuk ve hastalarla yollara düşmek, toplama kamplarında haftalarca süngü altında beklemek, bunlar anlatılması olağanüstü zor, anlatırken anlatanın dili tutulan çilelerdir.

İnsanımız, millet olup devlet kurup, vatan bilip, bağ bahçesine doğanın ve toplumun en güzel renkleriyle mutluluk döşediği, cennet gibi bezediği topraklarını terk ederken tek lanette bulunmuştu: “Yüzünüz gülmez İş Allah!”

Bu lanet tuttu. 1911 yılında Bulgar Bilimler Akademisi adını alan, 1940 yılında adını değiştirip Bulgar Bilim ve Sanat Akademisi olan ve 1947’den sonra yine BAN’a dönen ve 1992’de yeniden aynı şekilde ikiye bölünen milli akademi, 69  merkez enstitü ve laboratuar ile (70 kişinin görevli olduğu) 11 uzmanlaşmış birimsel enstitü çalıştırırken, çatısı altında 3 570’i bilim insanı, 7 400 görevli toplamıştır. Bu akademinin akademisyenleri (bilim insanları arasında) Prof. Mizov gibi ömrünü Tükler, İslam ve Müslümanlar işine adamış pek çokları vardır.  Bulgaristan Türk ve Müslümanlarının Bulgar köklerini sözde kanıtlayan ve isim, din ve kimlik değiştirme kırımını direk yöneten Prof. P. Petrof birçok tarihçi ve sosyal bilimciyle birlikte bu akademinin normal çalışmasına yıllarca engel olmuştur. Bu akademi yıllar yıllı birçok gerçekleri görmezden gelip yanlış işlere imza atmıştır. Bunlardan birisi, tamamen uydurma (sahte) evraklara dayanarak Rodoplarda Çepintsi vadisinde sözde Bulgarların İslam dinini kabul etmeye zorlandıkları iddiasıyla “Ayrılık Zamanı” romanını yazan Anton Donçev’in başımıza belalar açan serüvenleridir. Bugün artık Donçev’in kuyruklu yalanları artaya çıksa da, BAN onun “akademisyenliğine” son verip ayda 3000 leva emekli maaşını kesmiyor. Yalanın maliyetini ödemeye devam ediyor.  Totaliter komünist sanatın azgın savunucularından biri olan heykeltıraş Vejdi Raşidov da “akademisyen” olmaya heveslenmiş. Annesinin adını taşıyan Kırca Ali Dram Tiyatrosu bütçesini % 50 kesmeyi başardığını öne sürüyor. Bizde “akademisyen” olmak için Türklere, Türk diline ve kültürüne kötülük yapmak da yeterli olabilir.  Tarihçi çalışmalarına 1934 yılında Smolyan  (Paşmaklı) bölgesinde  sahte adı “Vatan” derneğini kuran, 19144 yılına kadar binlerce Pomak vatandaşın ismini ve dinini değiştiren, geleneklerini yasaklayan, kültürünü kıyan, büyük sayıda yaşlının ve gencin delirmesine neden olan Prof. Georgi Markov gibiler “akademisyen” oldu. Bizde zulmün mükafatı “akademisyenlik” olabiliyor. Tabii biz bizim kuyumuzu kazan “bilim insanlarının toplu sayısını” henüz bilmiyoruz.

BAN – Felsefe Enstitüsünde (daha doğrusu BKP Merkez Komitesine bağlı AONSU – Toplumsal Bilimler ve Sosyal Yönetim Akademisinde 4 yıl kalan ve devlet sofrasından bedava yiyip içerken  “Türkleri Bulgarlaştırma konusunda geçerli olabilecek yöntemler üstüne doktora tezi yazan” ve daha sonra hainler başı olan Ahmet Doğan da aynı çarpık bilimci sarhoşlar soyundan biridir.

1970 yılından sonra hazırlanan isimlerimizin değiştirilmesi, dinimizin yasaklanması, kimliğimizin kurutulması, dilimizin unutturulması, kültür ve sanatımızın Bulgarlaştırılması program ve planlarının hepsi BAN yönetiminden onay almıştır. Eksikleri tamamlayan, kimilerini öven, bazı zirvelere yıldız takan hep BAN olmuştur. Şimdi göçe zorlama meslesinde biraz geri adım atması o da meclisten 9 sene sonra şaşılacak iş doğrusu. 3 Ay önce yapılan “Çorlu” sempozyumunda Sofya’da giden “bilimsel” heyet, tüm ihtarlara karşın “Büyük Göç” değimini gevelemeye devam ediyordu. “Bu benim kişisel görüşüm deyip” ters ters bakanların kürsü kaplamasına ise hiddetten patlayacaktım.

Tüm bu gerçeklere rağmen, dili, dini, kültürü, edebiyat ve öz sanatı olan bir etnik ve kültürel halk topluluğu olarak bizim, Pomak ve Milletten kardeşlerimizin başına gelenler Bulgar tarihinin asla ve hiçbir surette silinmez yüz karasıdır.

BAN-dan uzmanlar Bulgaristan Türklerinin vatanlarından sökülüp atılmasının milli ekonomiye verdiği zararı 30 senedir hesaplıyorlar, önlerine çıkan rakamı görünce korkup açıklayamıyorlar. Bulgaristan bugün çökmüşse Türkler kovulduğu için çökmüştür ve Türkler geri dönmedikçe asla ve hiçbir zaman ayaküstüne kalkamaz, kalkamayacaktır. Çünkü 30 yıldan beri yıkılan Türklerin emeğinin ürünüdür. Biz bugün artık ata-vatan dediğimiz toprakların gerçek sahibinin biz olduğumuza, bu nimetin başka bir sahibi olmadığına ve olamayacağına, Bulgarların ve onlara yamaklık yapanların memleket toprağımızın yabancısı olduğuna kesin kes inanmış bulunuyoruz. Ortada çok açık ve parlayan bir gerçek var, millet olmayan millet, adam olmayan adamın aile kuramadığı gibi, millet ve devlet kuramaz, milli kültür oluşmadan medeniyet oluşamaz. Şu önellikle bilinmelidir: dil olmadan din, din olmadan kültür yaratmak, dolayısıyla medeniyet geliştirmek olanaksızıdır. Bizim dilimizi, dinimizi, kültür ve medeniyetimizi yok etme hırsından kurtulamayan, hırsını silkemeyen Bulgar milleti, yanlış hesaplar peşindedir. Millet kurmak (oluşturmak) her halkın kendi meselesidir. BAN’ın önemli düşünürlerden biri olan rahmetli Nikolay Gençev, “Bulgar soyu milletleşemedi” demişti. Bugün Sofya Üniversitesi Psikoloji Fakültesi Dekanı Lüdmil Georgiev ise, “Bulgar milleti tarihinde 7 kırılma geçirdi ve milletleşemedi, bu noktadan ötede kültür ve medeniyet arayamayız” dedi ve üstüne kitap da yazdı.  Tabii gerçekçi bilginlerin BAN akademisyeni olması zordur ve ikisi de Profesör kaldılar.

Bulgar toplumu bütün enerjisini iç didişmelerde tüketiyor.  Şu iyi bilinmelidir: dini olmayan bir toplumda ahlak oluşmaz yani ahlaklı bir düzen kurulmaz. Ahlak olmayan yerde toplum anarşiye kapılır ve çöker. Ahlak olmayan yerde aile olmaz, toplum düzeni bozulur, dolandırıcılık, dalaverecilik ve rüşvet insan topluluğunu, kurumları boğar, çökertir.

Şu günlerde memleketimizden kovulmamızın, büyük trajedinin 30. Yıldönümünü anarken yapılan toplantılarda “soykırım” sözünü kullanmayanları lanetliyorum. Bizimki gibi çarpık toplumlarda tez savunup “bilim adamı olmak” için “büyüklerin” daha önce söylediklerini tekrarlamak yeterli sayılır. Daha önce ise BKP sözcülerinin söylediklerinden alıntı kullanmak yeterliydi. 1985’te Vatan Cephesi Milli Şurasında “BEN BULGARLIĞI KABUL EDİYORUM SİZ DE KABUL EDİNİZ” DEKLARASYONUNU  imzalayan 36 “aydın” (3 kişi imzalamamıştır) hepsi “bilim adamı, bakan”, “bakan yardımcısı” ve daha neler neler oldular, sofradan hiç kalkmadılar. Türkleri eriterek yok etme siyasetini uygulamaya ve insanımızı uyutmaya devam ettiler. Ne ki, ne yazdıkları ne de çizdikleri hiçbir işe yaramadı. Şimdi artık nihayet hava dönmeye başladı.

Eminim ki, BAN alt düzey yetkilileri “Büyük Göç” ve “Büyük Seyahat” gibi saçmalıkları kısmetse çöpe atarken, bu değimlerin içinde doldurulan sahte, yalancı, aldatma ve uyutma amaçlı yazılıp savunulan tezleri de geçersiz kılar ve hepsinin üzerine “bu tezden alıntı alınması bilimsel olmaz” damgasıyla gerçeği yalandan ayırır. Ardından da şu “vızroditelen protses” saçmalığını  gerçeği yansıtmayan bir değim olarak kullanımdan kaldırır ve isimleri devlet terörü ortamında zorla değiştirilen Müslüman vatandaşlar değimini kullanıma sokar. Ve bundan sonra çıkacak olan bütün kitaplara bu not düşülür ve vatandaş bilgilendirilir. Bulgaristan toplumunda yalan yanlış egemenlik kurmuş ve bu boğucu sisin kalkması zamanı çoktan gelmiştir. Bu konuda yazılan bütün kitapların, alınan parti ve devlet kararlarının yanlış olduğu bildirilip kınanmalı, özel bir meclis kararıyla herkese duyurulmalıdır.

Kuşkusuz bu işler bundan sonra derinleştikçe Bulgarlara ağır gelecektir. Çünkü Osmanlı’dan kalan Yahudileri ölüm kamplarına gönderen, toplama kamplarında 4 yıl bedava çalıştıran, evlerini, dükkânlarını, paralarını alam ve 1948’de 50 bin Yahudi’yi, gemilerle yurttan kovan, damgasını silmek zor olacaktır. Yahudiler örgütlü ve nüfuslu millet ve tokatları da ağırdır. “Biz Yahudileri kurtardık” masalları tutmuyor. Makedon okullarındaki ders kitaplarında Bulgarlar için “faşist işgalciler” yazması başlı başına bir damgadır. Türklerin 6 defa toplu halde vatanlarından kovulması, Pomakların 1913 çekisi olayın seri halinde geliştiğini, devlet siyaseti olduğunu ortaya koyuyor.

Olağanüstü tutucu bir enstitü olan BAN kendisi için “bağımsızlık” kılıfını seçse de, 140 yıllık Bulgaristan tarihinde asla bağımsız olmamış, politikacıların yalan yanlış dünya görüşlerine, strateji ve planlarına kanıtlar uydurmuş ve halkın gözüne kül atmıştır. Katledilenler, suçsuz sürülen ve içeri atılanlar, toplama kampları ve 6 büyük göçe zorlama, iç göçler, dil, din, kültür yasaklama, gelenekleri unutturma gibi çabaları desteklerken, soy kırım, dil kırım, din kırım, kültür kırım, kimlik kırım gibi çok önemli kavramlara açıklık getirmemiştir.Milliyet” ve “millet” gibi, tek kültürlü ve çok kültürlü toplum, tek dilli ve çok dilli devlet, ortak uygarlık, etnik halk topluluğunun kolektif hakları, hoşgörü, diyalog ve etnikleri asimile etme daha birçok kavrama izahat getirmeyen, sözde bilimsel gerçekleri dayatmada zorbalık, baskı ve terör araçları kullanan Bulgar devleti asla yeni bir ufuk açamaz. Bulgar millet, toplum ve devleti yalnız alıp yutan bir anlayışın kurbanıdır. Başka millet ve topluluklara bir şeyler verebilmek için kendi üretimin ve kültür hazinen olması  gerekir ki, önümüzdeki durumda üretkenlik bitmiş ve toplum kısırlaşmıştır. Kültürel etkileşime açılma olanaklarını geliştirmeye yanaşmıyor. Hiçbir kimse, kurum ve konsey, halk iradesi Bulgarlara Türkleri, Pomakları, Milleti, Makedonları ve Ulahları temsil etme hakkı tanımasa da, kendi kendine gelim güvey olması halkı tiksindirmiştir. Türklerle anlaşabilmesi için Bulgar devletinin Ahmet Doğan korumalarını kaldırması ve hesabı görülecek durumlar masaya yatırılmalıdır.

Bulgaristan’da  bilim kurumlarının  yeni baştan örgütlenmesi şarttır. BAN’dan kopan Bulgar Bilim ve Sanat Akademisi de 1944 öncesinden faşist kalıtlara takılıp kaldığından dolayı, Rusya’nın Bulgaristan’ı 2 defa işgal ettiği, soyduğu, medeniyet yolunu kestiği gibi konular dışında derinleşme çabaları sergilemedi.  Rusya İmparatorluğunun Bulgar halkına sosyal politik kırılmalar yaşattığı gibi konular dışında, onu sömürdüğü, kimliksizleştirmeye çalıştığı, kültürünü tanımadığı ve bir medeniyete sarılıp kaynaşmasına da yol vermediği gibi sorunlar dışında, özellikle ülkedeki azınlıkları din, dil, isim, kültür ve gelenek değiştirmeye zorbalığı kabul etmeyenleri memleketten kovduğu gerçeği karşısında susmayı tercih etmektedir. Arşivler karıştırıldıkça, 500 yıl beraberlik esnasında Bulgarların Osmanlı’dan zulüm görmediği, 1870’te dinsel bağımsızlığa kavuştukları, ayrı kimlik sahibi bir etnik olarak saygı gördüklerine işaret edilmiyor. Bununla birlikte anadillerinde eğitim hakkı elde ettikleri, manevi-kültürel yapılaşmada devlet desteğinden yararlanışları, Osmanlı devletinin (RUSÇUK) Ruse Beylerbeyliğini modernleşme ve Batılaşma yolunda pilot bölgesi seçmesiyle, köprü, yol, demiryolu yapımına el atıldığı, kültür ve ticaret olanaklarına sonsuz kapı açıldığı, bankacılık ve tarımda modernleşmenin olanak bulduğunu görmezden geliniyor. Ne var ki, sürekli olumsuzlama gerçekleri değiştiremez. Örneğin Ruse-Varna demiryolu hala kullanılıyor, “Byala Köprüsü” bugün de işliyor, Rusçuk kenrinin kültür ve ticaret merkezi bugün de canlıdır, İlk Bulgar Parlamentosu Tırnova Kaymakam Konağında toplanmıştır, Plevne bağlarından bugün de Hafızali üzümü toplanıyor.

Bulgar Bilimler Akademisi de bu arada, Bulgar maneviyatının yeşermesinde ve derlenip toparlanmasında Osmanlı devrinden kalan maddi altyapının önem ve rolü olağanüstü büyüktür. Bugün Bulgar müzelerinin yarıdan fazlası Osmanlı Cami ve Türk okullarında sergilenmiştir. Bu gibi gerçekler dikkate alınarak, Bulgar Bilim adamlarının gerçekten uyanıp azınlıklara anadil, okul, özerk kültür gibi dallarda serbestlik ve özgürlük tanıması yolunda öncü olması zamanı gelmiştir. Bir halk topluluğunun dil ve dininin, kültür ve medeniyetinin, kolektif haklarının tanınmaması bilimsel açıdan çok ağır bir suçtur. Şimdiye kadar bilimi yargılayan ve hapse atan bir Yüksek Divan olmasa da, artık “kültürel soykırım” yasası çıkarılmalı ve ÜNESKO ile BMT bu yasayı onaylamalı ve uygulanması için baskıda bulunmalıdır.

BULTÜRK – Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği daha 2013’te İstanbul Bayrampaşa Kültür Sarayı’nda düzenlediği bir bir uluslar arası konferansta 1989 yılında 360 bin Türkün Bulgaristan’dan zorla kovulmasıyla kültürel soykırım işlendiğini ortaya koydu ve bildiri yayınladı.

Bu sene Çorum, İzmit ve Bursa’da düzenlenen yine uluslar arası zorlu göçün 30. Yıldönümü sempozyumlarında, değimlere ve tanımlara dayanmayan, bazıları da tamamen esasız ve asılsız masallardan kaynaklanan düzmece konuşma ve dinletilere sahne oldu. Kişi olarak soykırım yaşamamış, her zaman suyun öte tarafında ve söğüt gölgesinde kalmış,  kişisel “acıklı” anlatıların ne kadar gülünç olduğuna tanık olurken, aynı kişilerin yeni kılıfla “soykırım”, “kültürel soykırım”, “halk trajedisi” gibi uluslar arası anlamlı kavramları  özlü gerçeklerle doldurmaktansa, zaman doldurmak için sızılı yakınmaları bilim dışıdır. Siyaset dışıdır. Bunlar gerçeklik dışında kalmaya devam ettiğimizi bir daha ortaya koydu.

Yapılan araştırma ve inceleme çalışmalarına tez konusu olan Bulgaristan Türklerine yaşatılan soykırım, kültürel soykırım ve körleştirip bezdirerek sefillik çöplüğünde yenik düşürme gayretleri bu çalışmaların bazılarında çok derin ve bilimsel nitelikli incelenmiş ve değer kazanmıştır. Ne ki toplam sayıları 30’dan fazla olan ve birçoğunun Bulgaristanlı soydan olduğuna inandığım bu genç bilimci, araştırmacı kardeşlerimizin sempozyum kürsülerine davet edilmemesi hemen incelenip araştırılması gereken bir konudur. Bilimsel çalışmaların ana amacı tarihi genç kuşağa aktarmak ve araştırmalara yeni ölçütlerle daha geniş ufuk açmaktır.  Devlet terörü azınlıkları ezmek için oluşur ve bizde de oyle olmuştur. Bulgar devlet terörü Pomak direnişlerine ve 1989 Türk ayaklanmasına yenik düşmüş ve devrilmiştir. Azınlık çoğunluğu her zaman yener, öünkü demokrasiden, haktan adaletten yanadır, edepten güç alır ve birbirine kenetlenmeyiz başarır. Bizde de öyle olmuştur.  Devlet terörü, göçe zorlama, zalimlerin suçsuz kalması, adalet mekanizmasının asla işletilmemesi yeni sempozyumların temel konusu olmalıdır. 1989 zorunlu göçünde Bulgaristan Türkleri parçalanmıştır, göçe zorlananlara direk baskılardan en az 20 milyar Amerikan Doları tutarında tazminat hakkı doğmuştur. Bunun için zorunlu göçle ilgili dava açmamız yolları tıkanmıştır. Ahmet Doğan’ın en büyük ödevi tazminat hakkı istememizi önlemektir. Bize yapılan zulümdür.  Yaralı ve hastanelere düşenler, akıl hastalığı merkezlerinde tedavi görseler de evde kalanlar bugün de mağdurdur. Hepsi bu dünyadan gözü açık gitmiştir. Aileleri perişandır. Toplumsal bilincimiz ağır yara almıştır. Kimliğimiz baltalanmış ve kıyılmak istenmiştir.

Anlatmak istediğim 140 yıldan beri arasız devam eden ve kıyasıya kızışan bir kavgadır. Şimdiye kadar yürütülen bütün çarpışmaları kazansak da devlet olanaklarını kullanan ve Türklere ne yapılırsa yapılsın hiçbir suçtan yargılanmayacaklarını bilen, bunun bilincinde olan ve buna inanan Bulgarların korkusu büyüktür. Katillerden bir çoğu kanada ve ABD’ye kaçmıştır ama memleketteki tutum değişmemiştir. En kötüsü de Bulgar devleti azınlıkları devlet kurumlarına almıyor, yaklaştırmıyor. 27 Ekimde seçim var oy kullanamıyoruz. Genel seçimlerde sandık kurdurmuyor. Baskı değişil biçimlerde devam ediyor. Şimdi de çocuklara saldırmışlar. Kaçırıp Avrupa’daki 3. Cinslerin ailelerine satacaklarmış. Bu bir çekidir ve her zaman uyanık olmamızı gerektiriyor. Türkleri ve diğer Müslümanları beslemeleri aracılığıyla amansız haksızlık yöntemleri kullanarak yönetiyor ve nefes almalarına imkân tanımıyor. Bunun en kesin delili ve kanıtı Avrupa Birliği ülkeleri arasında en cahil, en yoksul, en sefil, en fakir topluluk durumuna getirilmemiz ve üzerimizdeki baskının her an arttığını sürekli hissedip yaşamamızdır.

Her konuda köklü değişiklikler istiyoruz. Bundan böyle faşizmi ya da komünizmi veya onların ortak yavrusu olan totalitarizmi kınamak asla yeterli sayılamaz. Devletin her kurumunda her azınlıktan temsilci olacaktır. Devlet her sene azınlıkların her birinden 20-30 hukukçuyu kendi imkânlarıyla yetiştirmeli, dış ülkelerde uzmanlık almalarını sağlamalı ve toplumsal adalet alanında giderek kızışan kavgaya sürmelidir.

Bilimler Akademisi’nin “Büyük Göçü” in yerine “Zorunlu Göç” denmesine onay vermesi ufacık bir başlangıçtır. Bütün gerçekliğin ortaya çıkması ve yeni, gerçeği ifade eden kavramlarla anlatılması bizim davamızdır. Tarih kökten yeniden yazılmalı ve adalet sağlanmalı, sivil toplum düzeni kurularak adaletin üstünlüğü sağlanmalıdır. Ancak biz kükrersek yeni adımlar atılacak, 30 yıl sonra da olsa dünya bizim yanımızda yer alacaktır. Başarılar dilerim.

Okuyanlar lütfen paylaşsınlar.

Teşekkür ederim.

Reklamlar