Tarih: 24 Aralık 2020
Yazan: Dr. Nedim BİRİNCİ

26 Aralık Bulgaristan Türkleri tarihinde en kara günlerden biridir. Hepimiz için kara bela, dehşetli felaket günüdür.  Her yıl memleketimizin dört yanından, köy ve kasabalardan, Türkiye’de ve diğer ülkelerden gelip Kirkovo’nun (Kızılağaç) Mogilyane (Yoğurtçular) köyüne toplanıp devlet terörünü ve halkımıza uygulanan soykırım ve Türk kimliğimizi söküp yok etme zulmünü kınayıp lanetliyoruz. Aziz şehitlerimizi anarak, sonsuz saygı ve minnettarlıkla minicik kızımız, ilk şehidimiz Türkan Anıdına çiçek ve çelenkler koyarak davaya devam etmeye yeniden ant içiyoruz.

35 yıldan beri aralıksız düzenlenen miting ve gösterilerimiz Bulgaristan Türk varlığının asla inkâr edilemeyeceğine, eğilimli bir yer olan Bulgaristan tarihsen kaysa bile, ayak bastığımız şu dağlarda ve ovalarda sonsuzluğa dek yaşayacağına kesin inancımızın parlak ifadesidir.

Bundan 35 yıl önce hayatta olmayan ve bundan 30 yıl önce neden göç ettiğimizi bilmeyen yeni kuşak Türkan Çeşmede her yıl nöbet devralıyor. Kesin inanmışlıktan, yeni bilinçli atılımlara yüreklenerek, dualarla, yemin ederek ve yılmadan ilerleme azmiyle Hak ve Özgürlük davamız güç topluyor.

Biz adlarımızı korurken, isimlerimizi ve haklarımızı geri isterken, kör kurşunlara hedef olurken aramızda saflarımızda “büyük” dediğimiz hiçbir kimse yoktu. 20. Asırda Bulgaristan Müslümanları önder kıyımı yaşadı. Kader işte. Bugün de yok! Kendini “lider” satan Ahmet Doğan, işlediği hainlikleri bildiğinden dolayı Rusların Bulgaristan’da ilhak ettikleri ve kıymetlilerine şatolar kurdukları Burgaz’ın güneyindeki “Rosenetz” üssünde gizleniyor.

Kendi yazısını başkasına okutuyor, şehitlerimize uzaktan selam söylediğini söyleyenler çıkıyor. Yüzsüzlüğün de bu kadarına pes doğrusu. Şehitlerimiz uzaktan selam almaz, kahramanlıkları önünde boyun eğmeyenlerin hatırı ise hiç mi hiç sayılmaz, şehit kanına basanların ise aramızda yeri yoktur.

Yoğurtçularda ve Mestanlı’da kahramanlarımızın anıtları önünde yapılan törenler bizlere yepyeni ve yüksek bilinçli bir anlam ve önem kazandırıyor.

Türklük ateşimizi söndürmek isteyenler bu defa da yutkundu kaldı. Halkımızın birliğinden kaynayan kudret dağı taşı titretti.

26 Aralık şehitlerimizi anma törenlerine gelenler ne yazıktır ki, bu defa da gerçekleri işitmeden, öğrenemeden dağıldılar. Çünkü törenleri tekeline alan ve halkın önüne çıkıp boş boş konulan ve el kol sallayarak dinleyenlere bir şeyler ima ettiklerini zannedenler, aslında hiç bir şey söylemediler. Hayatları yalan olan bu kişiler, hizmetkâr ruhlu olduklarını da gizleyemediler.

 

Çağdaş Bulgaristan siyasetinin en bilge yorumcularından biri olan Dr. Evgeni Daynov’un değişiyle ise, “Bulgaristan siyaseti artık ölüm yatağındadır.”

Bu tezimizi açıklamazdan önce, önemli olayı bütünsel açabilmek için, bir iki tarihsel noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum.

Bir. Osmanlı devrinde mayalanan Bulgar milli bilincini devrime taşımak isteyen komitacı başı Vasil Levski’nin hazırladığı siyasi programda, bir Cumhuriyetten söz edilir. “Monarşi” sözü yoktur. “Totalitarizm” değimi de yoktur. Bulgaristan’da yaşayan bütün azınlıkların kardeşçe birlik ve beraberliğinden söz edilir ki, bu ancak demokratik anayasal bir cumhuriyette olabilir, gerçekleştirilebilir. Bulgar milli devrimi cumhuriyeti gerçekleşmiş olsaydı, monarşiyi kabul etmiyoruz, halka dayanan bir egemenlik ve cumhuriyet düzeni, demokratik rejim istiyoruz stratejik hedefi gerçekleşecekti. 1918’de monarşinin yıkılması ve Cumhuriyet için Asker Ayaklanması oldu. 1923’te Eylül ayaklanması da demokrasi ve cumhuriyet için yapıldı.

V.Levski zamanında verilen mücadelede belirleyici olan, ne Rusya İmparatorluğundan ne de başka bir yerden dış müdahale istemiyoruz, dış güçler tarafından “kurtarılmak” istemiyoruz anlamını taşıyordu. Özünde, “kurtarıcı, her zaman yeni esaretçimiz olacaktır” anlamını taşıyordu.

Osmanlıya 1877’de savaş açan Rusya İmparatorluğu, arkasında duran Avusturya, Romanya, Polonya ve diğer güçlerin hepsi birer monarşi (Çarlık-Krallık-İmparatorluk) devletlerdi ve onlar Bulgaristan halkına ancak bir monarşi (Prenslik) aşılayabilirlerdi. 1879’da tam da öyle oldu. Büyük güçlerin kişiliği üzerinde mutabık kaldıkları Aleksandır Batenberg gelip Bulgar Prensliği tahtına oturdu. O, daha ilk günde, anayasal ve parlamenter Prenslik kılıfı hazırlayan Tırnova temel kanununa ters düştü, onu dar buldu.  Çünkü Osmanlı Padişahı gölgesindeki prenslik (knyazlık) topraklarımızın hepsinin kendisinin olmasını ve bu toprakların mülk sahibi olan köylüleri de şahsına bağlı toprak kölesi olarak görmek, çalıştırmak ve kullanmak istiyordu. Bu nedenle birkaç yılda anayasa maddeleri defalarca değiştirildi. Prens Batenberg kendisi başbakan oldu. Meclisi defalarca dağıttı. Sonunda kaprizli istekleri Bulgar kılıfına uymayınca 1886’da tasını tarağını toplayıp alıp başını gitti. Bu uyuşmazlık halkın anayasal demokratik cumhuriyet istekleriyle tek kişilik yönetim öngören monarşi hırsı arasındaki bağdaşmaz çelişkide düğümlüydü. Bir türlü çözülemedi. 2016 yılından beri memleketimizde Borisov’un tüm gücü elinde toplama çabalarında aynı eylemi izliyoruz. Ne ki 2019’da çözülme başladı.

Birinci Ferdinand döneminde (1886-1918) ve 2 askeri darbeye rağmen (1925 ve 1934) Üçüncü Boris (1918-1943) döneminde demokrasi, anayasal düzen ve halk iradesi ezildikçe ezilirken, Bulgaristan tek yumrukta toplanmış monarşi hükümdarlığıyla yönetildi yani 1917’te kadar Rusya Çarlığına ve Avusturya, Romanya, Yunanistan ve Sırbistan Krallıklarına uygun düşen bir biçimde yönetildi. Çarlık diktatörlüğü uygulandı.  Üçüncü Boris ülkemizde faşist rejim kurdu. Halkla, anti-faşist güçlerle ve azınlıklarla hesaplaştı.

1956’da başlayan Todor Jivkov devri – adına sosyalist demokrasi dense de, daha önce dünyanın hiçbir yerinde yaşanmamış ve torağın tapusuz ve hisse senedi değeri belirlenmeden, körcesine yapılan bir kooperatifleştirmeyle devletin eline geçmesi. Ufak, orta ve büyük ölçekli işletmelerin ve bankaların tümünün de devlet mülkiyetine geçirilmiş olduğu bir ortamda tek kişilik bir diktatörlük kapısını açtı. Bu yolun ucunda komünist totalitarizm vardı. Hukuk rafa kaldırılmış, komünist parti yönetimiyle savcılık sarmaş dolaş olmuş hesapsız kitapsız yönetime geçildi. Bunun şekli de, sözde mülk sahiplerinin (işçi ve köylülerin) komünist partisi tarafından yönetildiği yalanıyla bir dikey iktidar (orta direk) etrafına toplanması formülü uygulanmıştı. Müslümanlar diktatörlüğü kabul etmeyince göç kapıları açıldı. Tepeden tabana baskı yönetici zümrenin sanki yasal ve kutsal hakkıydı. Zalimden hesap soran yoktu. Sıkılan düğüm buydu. İnsanı insan olarak görmemek ve bir avuç çamur gibi, ondan ister koyun ister keçi yapmak, yani  Türklerden, Pomaklardan, Çingenelerden, Ulahlardan, Gagavuzlardan, Tatar ve Makedonlardan Bulgar kalıplama fikri böyle doğmuştu.
Dil yasaklamak, okul kapatmak, cahil bırakmak sanki moda oldu. Tabii bu işin mayasında, kısırlaşan Bulgarların azalmasından, memleketin azınlıklar tarafından “istila” edilmesi ve yönetilmesi tehlikesi de belirdi. İsim değiştirerek, kimlik körleştirerek sözde Bulgar milleti yaratma yolu seçildi. En sarsıcı olan da egemenlik şeklinin değişmesi ve tek dilli ve tek milletli Bulgar devletinden çok milletli, çok dilli ve çok kültürlü bir yeni devlet oluşturulması ve başına da Türklerin geçmesi tehlikesiydi. Bulgaristanda yaşayan azınlıklar arasında Türklerden başka milli bilinci olağanüstü yüksek, devlet kurmuş, devlet yönetmiş, isyan etmiş, politik örgütlenebilmiş, dini ve dili olan, aynı zamanda Türk dünyasından bir parça olma şuuruyla yaşayan başka etnik azınlık yoktu. Bu da Türk düşmanlığı körüklenmesine bir kaynak olmuştu. Rusların ve Almanların korkusu da buydu.

Ve biz bugün aynı olayı yeniden yaşıyoruz.

İşte bu siyasi ortamda 2020 yılının son günlerinin siyasi analizi şudur.

Boyko Borisov’un GERB partisi dağılıyor. Borisov artık partisine hakim değil. Bilinçlenen Bulgarlar ne monarşi yıllarına ne de Todor Jivkov diktatörlüğü yıllarına dönmek istiyor. Hem monarşinin (Çarlık rejiminin) hem de BKP öncülündeki çakma sosyalizmin aynı nitelikleri taşıyan diktatörlükler olduğunun bilincine varan genç nesil ülkeyi terk eti ve her gün dışa akım devam ediyor. Borisov seçeneksiz biri olduğundan dolayı, 2016 yılından beri Bulgaristan’da Todor Jivkov rejimine benzer bir şahsi diktatörlük kurmaya çalıştı. Bakan değiştirdi. Ortak değiştirdi. Görevden aldı, attı, geri çağırdı. Ne ki olmuyor. Onun bu hareketleri susuzlara su vermedi, açları doyurmadı, işsizlere  sunmadı, yoksulluk ve kör cahillik derinleşirken, sosyolojiden anlayanlar Bulgaristan’da yaşayanların % 80’i “debil” dedi. Onun dediği hiçbir tez tutmadı. Hepsi kısır çıktı.

Aynı zamanda GERP partisi artık bir iktidar partisi değildir. İktidar gücü partiden akmıştır. Ve yürütmenin bütün kudreti Başsavcılığın ve oligarşi temsilcilerinin eline geçiyor. Bu gidişle B. Borisov gegesine dayanmış çoban gibi ortada kalacaktır.  2020’in en önemli mücadele alanlarından biri, Başbakan istifa, Başsavcı istifa sloganları Bulgaristan’ın her şehrinde isyan eden insanlarla dolup taşması yani sokak yürüyüşleriydi.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.
2021 yılına sağlıklı girmenizi temenni ederim.
En iyi günler sizin olsun.
Teşekkür ederim.

Reklamlar