Yeniden Harmanlayalım

Seyhan ÖZGÜR

 

Konumuz Bulgaristan iç politikasıdır. Bulgaristanlı olduğumuzdan öz vatanımızda olup biteni birçok açıdan takıp etmek, doğru algılayabilmek için yazılıp çizileni okumak, radyo ve TV programlarını izlemek ve münasebet almak zorundayız. Mesela bu sabah aldığım haberlerde Kırcaali, Smolyan, Plovdiv  illerinde…, Karagözler belediyesinde yollar 4 metre kar altında kalmış, elektik yok, ekmek yok, çeşmeler donmuş, dükkânlar kapalı. Can çekişsen hastaneye gitmeye asla imkan yok, cep telefonlarının pilleri de tükenmiş… Zor günde biz kimin elindeyiz?

Yani her gün hayatın nabzını tutmazsak gemliğimiz gibi boş gideriz. Kar kış sanki bize uyanın diyor. 4 metre kalın karın bizim köyleri kapatması da çok anlamlıdır. En büyük vazifemiz gerçekleri görüp doğru değerlendirip aktif yaşamak, öğrendiklerimizi etrafımıza aktarmak, herkesi bilgilendirerek etkilemek, eğitmek, zorda olana el uzatıp çıkış yolunu beraberce bulmamızdır.

 

Türkçe Bulgaristan’da İkinci Resmi Dil Olabilir Mi?

İyi şeyler de olmuyor değil. İşte bir müjde!

Bulgar TV-7 programı “Türkçe Bulgaristan’da İkinci Resmi Dil Olabilir Mi?” sorusunu gündeme taşıdı. Bu ilk defa oldu. Yer yerden oynadı desem azdır.

Yani dili dini, geleneği kültürü, geçmişi, bugünü ve geleceği olan bir etnik azınlık olarak önemimizi kavramaya başladılar.

 

Eğitim Bakanı sahnede.

Bulgaristan’ın Avrupalı Geleceği İçin GERB partisi hükümetinden Eğitim Bakanı Todor Tanev, “Dnevnik” gazetesine demecinde “Bulgaristan okullarında Türk dilinin ana dili olarak zorunlu bir ders olarak okutulması” gereğini vurguladı.

Demeci dikkatle okuduğumuzda TÜRKLERİN ANA DİL EĞİTİMİNE OLAN İLGİSİNİN ÖNÜ ALINMAZ BİR SEL GİBİ BÜYÜDÜĞÜ ORTAYA ÇIKTI.

Genç kuşağa Türkçe öğretilmemesi soydaşlarla orada kalan kardeşlerimiz arasındaki canlı bağı koparmayı ve son 137 yıllık geçmişimizde altı kez yerimizden kökümüzden sökülüp sınır kapılarına zorlanmamız dikkate alındığında, son umut kapımız olan Türkiye yani anavatan umudumuz baltalanmak isteniyor. İnsanlarımızın ana dilin önemini kavramaları son yılların getirdiği son derece önemli bir gelişmedir.  Demek oluyor ki, bu nesnel (objektif) /bilincine varılan bir ihtiyaç karşılığı olarak kendiliğinden gelişen/ olay devlet makamlarınca devamlı takıp edildiğinden artık bir bakan ağzından kamuoyuna yansımaya başladı. Bunun gerçekleştirme bir süreç olarak aşamalı ve yine uzun süreli bir uygulama olacağa benziyor.

Bakan Tanev şu ifadelere yer verdi:

“Cahillik ve aşağılık duygusuyla modern millet olunmaz.

Kuşkusuz Bakan Tanev vurgulamasa da, devletin bu konuda imzaladığı uluslar arası temel sözleşmeler var ve bunlara mutlaka uyulmak zorunluluğu vardır. Bu açıklama aslında “Bulgar Etnik Modeli” ne mezar olabilir, Bulgaristan’da demokrasiye Geçiş Dönemi yeniden harmanlanmalıdır.

Gönül ister ki, bu harmanlamanın çapı kısa ve çemberi dar olsun!

Yeni gelişmeler:

Bir süre önce eski tanıdıklarımdan biri olan fotoğrafçı Peter Boyacıev’e İstanbul  “Çemberli Taş”ta rastladım. Çarşıdan çıkmış eşiyle birlikte vitrinlere bakıyordu. Hoş beşten sonra “Sultan Ahmet” te doğru birlikte yürüdük. “Sultan Ahmet Köftecisi”nde o “bir buçuk,” ben “bir” ve eşi Petya da ”yarım” olmak üzere, meşhur köfte lezzetini birlikte tattık ve irmik helvası zevki aldık.  Bu aileyi Türklere yakın ve sıcak oluşuyla tanırım. İstanbul’da Türklük havasını bolca içlerine çekmelerini seyrettim.

– “Şimdi nerede oturuyorsunuz, artık emekli olmuşsunuzdur, gara “Samoil’e temelli döndünüz mü?” diyerek konu açtım. Petır, Sofya’da Fotoğrafı Enstitüsünde ders vermeye devam ettiğini ve eşinin de ocak sönmesin diye yanında kaldığını, köye yalnız bahar sonu ve yaz aylarında gittiklerini paylaştı. Söze karışan Petya:

  • Samoil’de yalnız Türkçe konuşuluyor, iş ve ev dilleri Türkçe, Bulgar ortamı

dağıldı, tek Bulgar hane kaldık, Türkçeyi iyi öğrenemedim….diyerek Sofya’ya dönme nedenlerine değindi. Sözlerine Bulgar ailelerin Deliorman köylerini terk ettiğini ekledi.

Bulgaristanlı yeni Türk kuşağı hem aile içinde, hem de ve arkadaş gruplarında, köy kasaba ortamında, yaşam tarzı dili olarak Türkçe konuşuyor. Okulda Bulgarca konuşarak yetişenler iki dilli kültür yaşatıyor.  Türkçeye, Türklüğe ve İslam dinine karşı olumsuzluk aşıldı. Bu çabalar sökmez oldu.  Bu bakıma Merkez ve yerli TV programlarında, radyo yayınlarında anlatılanların pek önemi yok, çünkü anti-Türk bilgiler ancak havayı koklayanların ilgi alanına giriyor. Türk dizileri Türkler Türkçe, Bulgarlar Bulgarca izliyor. Sonuçta insanlar aynı yaşam tarzı ve kültür değerlerine farklı yollardan ulaşıyor. Durumun böyle olmasına rağmen, hem Deliorman, Gerlovo ve Tuna boyu köylerinde, hem de Güney Doğu Rodoplar’da Türk ve  Bulgar nüfusta biraz azalma, hayatta seller ve birkaç metre kar altında kalma dışında  bir durgunluk var.

Nüfustaki ayrışım derinleşiyor:

Bulgarlar nüfusta sanki Türklerden kendiliğinden uzaklaşma,  yabancılaşma ve geleneksel ortamdan kopup Bulgar ortamına kilitlenme aşamasına getirdi. “Buldun da sohbet etmek için onları mı buldun!” sözlerini işittiğiniz oluyor. Mesela yıl başında GERB milletvekili Karayançeva’nın meclis kürsüsünden Türklere karşı, Türklerin politik gözbebeği HÖH partisine karşı yerli yersiz avaz avaz bağırması büyük tepki yarattı. Bu Bayan Türk sofrasında yemek yemiş, yeri gelmiş Rodop Türk kadınları boynuna sarılmış, oy istemiştir. her şeyin sahte oluşu insanlara acı yaşatıyor.

Türk kültürüne olan ilgi gitgide artıyor.

Küçük ekranda Türk filmlerine kilitlenen aileler, Türk filmlerini tartışan ilgi grupları, Bulgarcaya tercüme edilen Türk kitaplarına olan ilgi, birçok yerde Bulgar turisti Türkiye konusunda bilgilendirme yayınları vs. günlük hayatımıza girdi. Bu açıdan Antalya turist şirketlerinin Sofya temasları ilgi çekti. Son yıllarda Türkiye’de çalışan Bulgar soylu vatandaşların sayısında artış var, bayramdan bayrama memlekete dönüşlerinde onlarda Türklere karşı bir hoşgörü, bir sıcaklık belirdi. İnsanımızın “Büyük Göçken”le Türkiye’yi tanıması da çok etkileyici oldu. STÖ’nin çalışmalarıyla memleketle bağların canlı tutulması aranın açılmasını önledi. BULTÜRK’ün Türkçe ve Bulgarca olarak dağıttığı “Bulgaristan Türklerinin Sesi” gazetesi sıcak karşılandı. Sıcak ekmek gibi kapışıldı. Dede toprağını öpmek için dönen yeni genç kuşağın Bulgarca bilmemesi, gençler arasında yalnız Türkçe konuşan dostluk grupları oluşturdu. İnternette Türk dilinde yazışan gruplar çoğaldı.

İş çevrelerinde Türkiye’ye ilgi artıyor:

Yeni kuşak iş adamları birliği başkanı Domuzçuev’in kombine yem, besim özendirici kombine gıdalar vs. hayvancılık esas gereklerini Çine, Hindistan’a ya da Afrika’ya değil de Türkiye’ye kaydırması gözden kaçmadı. Razgrat “Ludogorets” futbol takımının sahibi değil, bu iş adamı komünist partisi parasıyla mayalanmış veya Rusya destekli Bulgar oligarşisini yadsıdı. Türkiye’de destek bulan mali çevreler, iş ortamı irileşiyor. Bilgilendirici görüşmelerde, “her şey başa döner” , “yeniden diriliş başa dönüşle başlar” gibi tekerlemelere sık sık rastlanır oldu. Bu değimlerin anlamına inmezden önce, son dönemde İş Bankası, Yapı Kredi Bankası gibi T.C. bankalarının Bulgar bankalarıyla alış verişi özendiren ödeme biçimleri açması çok önemli oldu, demek istiyorum. Birçok Bulgaristan şirketinin Türkiye’de tescil edilmesi alış verile hamle kazandırdı.

Her şey başa döner:

Bulgar halkı Uyanış ve Aydınlanma Çağını Osmanlı’da yaşadı. Uyanış çağı XVII. yüzyılın ikinci yarsında Peyisiy Hilendarski’nin “Hey Bulgar Anadilini ve Geçmişini Unutma!” dediği BULGAR ISLAV TARİHİNİ kaleme aldığı günden 1877–1878 Rusya Osmanlı Savaşına kadar uzandı. Bulgardan Bulgar yapan bu süreç, bir Bulgaristan Türklerine rağmen geliştiğinde, etkilenmedik diyebiliriz. Bu dönemde Bulgar demokratik devrimi olgunlaştı. Demokratik devrimin ana itici gücü olan Bulgar burjuvazisi Osmanlı içinde dallanıp budaklandı. Bu fikri birkaç örnekle destekleyerek açalım.

Osmanlı yıllarında Bulgarca en fazla okunan kitapları yayınlayan, Uyanış Çağında halka aydınlık taşıyan bir ocak olarak paha biçilmez önem taşıyan  Plovdiv (Filibe)  “Hristo G. Danov” basımevi 1855’te kuruldu.  Bu irfan ocağı Osmanlıda yandı. Filibelilerin şehir kültürü bu merkez etrafında gelişti. Bulgarca okul kitaplarının basılmasında, ulusal aydınlanmanın çıraları olan yazar ve şairlerin eserlerinin yayınlanıp her haneye ulaşmasında çok büyük rol oynadı. Bulgar uyanışı Osmanlının ağır bunalım şartlarında yeşerdi. Sultanlık borç batağına batmıştı. Bu dönemde fırsat bulanlar Kiliseye dayalı ulusal mücadele başlattı. Bulgar komitacılığı yayıldı. 1876 Nisan Ayaklanması oldu. Bu işlerde çok emeği olan Hristo Danov (1828 -1911) yılları arasında yaşadı. Bulgar dilinde örgütlü ve nizamlı kitap basımcılığını Filibe’de başlattı, aydınları örgütledi, Filibe, Ruse ve Veles şehirlerinde kitapçı dükkanı açtı. Bu kitapçılar Bulgar aydınlık ocağı oldu. Tabii siz kitap okuma devri geçti diye itiraz edebilirsiniz, öyle olsun!

Kitap evinde basılan eserler tanıtılıp tartışıldı, yazarlarla buluşmalar düzenlendi, şiir ve tiyatro geceleri insanları bir araya topladı.  Bulgar feodal kültür çerçeveleri böyle kırıldı, şehir şarkılarıyla beslenen ve Bulgar edebiyat dilinen dayanan yeni kültürel gelenek böyle mayalandı.

Uyanış Çağının öncesi

Bulgar Aydınlanma Çağına da bir iki cümleyle değinelim. Kiril alfabesini yaratan, gramerini yazan, bu yazımla eski Yunancadan en esas dini kitapları, ayinleri eski Bulgar diline tercüme eden ve Bulgar, İslav, Sırp dünyasında bu temel üzerinde edebiyat, kilise geleneği yaratılmasında hizmetleri olan Kiril ve Metodiy kardeşler bu topraklardaki aydınlanmanın beşiğini çakanlardır. Bu kardeşler, Osmanlıdan önce, Bizans döneminin (926 – 885) yılları atasında yaşamış ve yoğun yaratmıştır. Bıraktıkları eserler büyüktür. Birkaçına işaret edelim. Venedik tartışmalarında, dindeki üş dilliliği aşan onlardır. Yani din ayinlerinin, duaların ve din eseri yazmanın ancak ve yalnız İfrit, Yunan ve Latin dillerinde olabileceği savlarını, diğer tüm faaliyetlerin günah olduğunu çürüten onlardır. Onların başarısıyla kilise hizmetlerinin Kiril Alfabesi ve İslav dillerinde de yapılabileceğini Roma Kilisesince tanıtıp onaylanmıştır. Bu konu önemlidir ve Bulgar kültürünün temellerini oluşturur, tartışmaları dinmeyen bir konu olduğundan başka bir yazımızda devam edebiliriz. İfade etmek istediğim ana fikir, Bulgarların Uyanış Çağına girdiğinde resmen tanınmış yazı ve tarihe sahip olmasıdır. Ulusal ve etnik kimliği diriltmede anadil, öz yazım, din ve tarih esas olandır.

Bir de şu var, yaşamın daha iyi olana doğru yenilenmesi yalnız kültürel gelişme ve uyanışla mümkün olamaz, aynı zamanda üretim güçlerinin ve üretim ilişkilerinin yenilenmesi ve gelişmesi de gereklidir. Daha somut bir ifadeyle bu çağın özelliği feodal, toprak ağılığı ve saltanat ilişkilerini burjuva devrimleri, demokrasi, cumhuriyet rejimi, hürriyet, eşitlik ve kardeşlik ateşlerini yakmasıyla simgelendi. Bu bakıma aydınlanma ve uyanış çağının ilk dönem esasında diğer dinlere ve halklara, dille ve kültürlere düşmanlık diye bir şey yoktur. Payisiy Hilendarsı Türklere küfür etmedi. Kiril ve Metodiy kardeşler ise Türkleri tanımadı. Payisiy eserlerinde mayalanan “patriotizm” – yurtseverlik kavramında, onun özünde bugünkü anlamdaki milliyetçiliği ve ötekileştirmeyi aramak yanlış olur. Aynı ortamda yaşayan insanlara karşı düşmanlık uyandıran “patriotizm” adı ne olursa olsun aşırı milliyetçilik ve beğenmedin ırkçılıktır. Esasında çoğulculuk olan demokraside ırkçılık bir zehirdir ve toplumsal yaşamı bitirir. Bu bakıma V.Levki’nın “Biz Türklerle, Yahudi ve Ermenilerle kardeşçe yaşayacağız” daveti unutulmamalıdır.

Toplumsal yenilenmenin Osmanlı kökenleri:

Toplumsal yenilenme azmi yaşadığımız topraklarda Osmanlıda yeşermiştir. Osmanlı döneminde yalnız İstanbul’daki dokumacı, abacı, kaytancı, kalpakçı derneklerinde 29 bir Bulgar üye vardı. Bunlar esnaflık ve atölye işi yapan kişilerdi. Toprakla olan ilişkisini kesmiş, toprak köleliği zincirlerini koparmış, toprak ağının, çorbacının eline bakmayan kişi ve ailelerdi. Ve Bulgar uyanışında ekonomik olarak atılan ilk, önemli adım işte bu oldu. O dönemde Bulgarlar kendi kiliseleri, okullarını kurdu. Kendi gazeteleri çıkardı. Temsilcilerini meşrutiyet meclislerine gönderdi,  imparatorluğun yönetiminde önemli makamlara oturdu.  Onlar bakandı, hakimdi, müdürdü, bankacıydı. Şu saydıklarım çok önemlidir, çünkü biz tarihin yeniden yazılmasını, yasaların ve anayasanın kökten değiştirilmesini talep ederken, gerçeklerin su yüzüne çıkmasını ve herkesin her şeyi bilmesini istiyoruz. Şu da biline, Osmanlıdan ayrılan ve devlet kuran milletlerin ne birincisi ne de sonuncusudur Bulgarlar. 44 devlet kurulmuş ve bunların hepsinde Türkler ve Türklük saygın durumda gelişme seyrine devam etmiştir. Komşumuz Makedonya’da Türk okulları açıktır. Sancakta yenileri kuruldu. Kosovo’da yeni Türk Okulu binası kuruldu. Bu bakıma Türkçeyi yasaklamamak, Türk yok demek saçmalıktır. Ulusal rezalettir. Bu konuların Bulgaristanda gündeme gelmesi çok önemlidir.

Levski sağ olsaydı:

Birlikte düşünelim, Bulgar uyanış çağının milli kahramanı olan Vasil Levski’nin Bulgar soyundan olan hakim Hacı Pençeviç ve hepsi Bulgar soyundan olan mahkeme heyeti –çorbacı, papaz, müdür, tahsildar, kalem vs – tarafından idama mahkûm edildiği hiç su kaçırmadan yazılsa çizilse ve anlatılsa Bulgarların Türklere bakışı açısı değişmez mi? Yalan dolanla iş olmaz dedikçe köyü olduk. Levski ecelinden ölseydi, değişen ne olur ki? Tarih gerçeklerinin sivri iğnesini önce kendine batıran biri çıkmadı. O gün belki yakındır,  ama henüz gelmedi. Levski bir dirilse ve deniz kumuna yazılan tarihi bir okusa ne derdi! Neyse devam edelim.

 

1774 Küçük Kaynarca Rus-Osmanlı antlaşmasından sonra Rusya Bulgarları Osmanlı ümmetinden ayrılmaya kışkırttı. Aramıza nifak soktu. Osmanlıyı zayıf düşürüp parçalamayı her yönüyle planladı. Uzun vadeli planladı. İzninizle konumuzun bir cümleyle dışına çıkmak istiyorum. (Amerika Birleşik Devletleri Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğine katılan 8-10 Orta Asya ve Kafkas Müslüman Sovyet Cumhuriyeti ve muhtar birimleri siyasi ve ekonomik olarak Moskova’dan koparmayı 1935’te planlamıştı ki, 1990’da gerçekleşti.) Bu planlar işte böyle uzun süreli planlardır. Moskova Osmanlı imparatorluğu içindeki Hıristiyanları kışkırtan bölücülüğü Osmanlıyı ayakta uyutarak sürdürdü. Padişahlar da birçok şeyi görmezlikten geldi. Müslüman halk “beni sokmayan yılan bin yaşasın” havalarına girdi. Hangi işten nasıl bir sonuç çıkacağını öngöremedi. Mesela, Osmanlı Sultanlarına en sert şiir ve düz yazıyla saldıran Bulgar uyanış Çağı şairi Hristo Botev ve “Esaret Altında “ romanının yazarı İvan Vazov  Rus davasına kazanılınca Odesa’da okutuldu. Halka inen her ışıktan feyz alındı.

Bu konuyu en iyi anlatan şöyle bir anekdot var:

İri bir sıçan ev sahibinin kapan kurma niyetini öğrenince ve aynı çiftlikte yaşanları uyarmaya karar verdi.

Evde sıçan kapanı olduğunu işiten tavuk, çöplükteki hışırları karıştırmaya devam edip

  • Bu beni pek ilgilendirmiyor, deyip kurt aramaya devam eder.

Sıçan olduğunu işiten koyun ot otlamaya devam etmiş ve

  • Kendine iyi bak, bu beni hiç ilgilendirmez, fırsat olursa senin için dua ederim, demekle yetinmiş, başını yana çevirip otlamaya devam etmiş.

Sonunda sıçan ahıra da gitmiş ve hayati tehlike belirdiğini, kapan kurduklarını anlatmış. İnek o zaman yun tu içiyormuş ve

  • Canımı sıkma, ayağımın altına almadan, defol git, demiş.

Aynı gece kapanın ştrak etmiş, çiftlik sahibinin eşi ne oldu diye kalkmış, ne görsün, kapan bir zehirli yılanın kuyruğunu kıstırmış, yılan yanına yaklaşan kanını can acısıyla hemen sokmuş.

Çiftlik sahibi eşini hastaneye götürmüş, zehir yüksek hararette sebep olmuş, tavuk suyu çorbasının hararet düşürdüğünü bilen çiftlik sahibi gidip tavuğu kesmiş.

Bayanın tedavisi uzun dürmüş, ziyaretçiler başucunda uzun süre kaldıklarından, onları ağırlamak gerekmiş ve çiftlik sahibi koyunu da kesmiş.

Çiftlikçinin eşi sağılığına kavuşamamış, cenazesi kalabalık olmuş ve uzaktan gelenlere yemek vermek gerekmiş ve çiftlik sahibi ineği de kesmiş.

Osmanlının 1939’dan sonraki dermansız dertleri açısından fıkrayı yorumlamayı size bırakıyorum. Bu masalı bilenler korkuyor. Korku dağları koruyor.

Biz dönelim konumuza:

İşbu açıdan baktığımızda, ulusal uyanışla dirilmeye başlayan topluluğun ekonomik canlanması, kendi iç pazarını kurması, panayırlarda, pazarlarda vızıldaması, kulakların akçe sesleriyle okşanması olduğunu belirtmeden geçemeyiz.  Bu iş dallarının sesi öncelikle tekstil ve dericilik tezgâhlarından geldi. İpler bükülmüş, örekeler dönmüş, çileler boyanıp kurutulmuş ve abacı ve parkacılara, kaytancılara pazarlanmıştır. Tüccarlar anakent İstanbul ile Bulgar köy ve kasabaları arasında canlı bağı geliştirip güçlendirmiştir. Demek oluyor ki, 1839 başlayan Osmanlı’nın ılımlı burjuva reformları devri Bulgar halkındaki bu gelişmelere hukuksal temel oluşturmuştur. Devir, Tanzimat devridir.

1989 Mayısında biz de etnik haklarımız, özgün kültürel haklarımız, din, dil vs uğruna ayaklandık, fakat Ahmet Doğan ve onun iplerini çekenler planlarını çoktan yapmış ve çuvalı başımıza geçirdiler. “Bulgar Etnik Modeli” çuvalı çoktan dikilmiş ve nakışlamışlardı.  Hak ve özgürlükler uğrunda mücadele gazımız aydınlar yurt dışına kovulunca kolayca alındı. Biz oyuna getirildik. Ne var ki, nesnel yasallıkların gelişmesi durdurulamaz. Bu yasallıklardan biri bizim anadilimizi öğrenme, anadilimizde okuma ve anadilimizle yaşama doğal hakkımızdır. Bu arzumuzun büyüdükçe birikim yapması Bulgar toplumundaki demokratik güçleri, örneğin Eğitim Bakanını etkileyip hareketlendirebildi. Bu yılların bastırıla sıkıştırıla fışkırma aşamasına gelen yoğunlaşması sonucudur. 1989 Mayısında bizi ayaklandıran anadil, halk kültürümle, geleneklerimizle, dinimizle yaşamaya karşı amansız baskı ve zulüm oldu. Bu bir içsel yoğunluklu birikimdi ve ayaklanma şeklinde patladı. Totaliter rejimi devirdi de bizim öz haklarımız açısından başarıya ulaşamadan noktalanması kötü oldu.  Büyük Göçten sonra yani 25 yıl önce vatanda kalan kardeşlerimizi bir daha aldattılar. Şeytanların şeytanlık düşündüğünü okuyamadık. Bizi aldatıp sindirerek ezdiler. Bunu yapanlar mükafatlandırıldı ve çeyrek asır sefa sürdü. Kimileri “saray”cı, bizden yana hiçbir iş yapmayan bir başkaları da Akademisyen oluyormuş. Bu ülkede Türk olmadığını itiraf edenden her şey olur. Buna artık inandık. Başka defa da yazmıştım, “Kuru bok su üstünde yüzer.”

 

Un, su, maya ve tuz birbirine karışmaya başladı.

Ve artık 25 yıl sonra, 25 yıllık çöküşten sonra, 25 yıllık çaresizlikten sonra Bulgar toplumunda oluşan son derece derin ve çıkış ışığı olmayan bunalımda azınlıkların haklarının tanınması, ana dil eğitiminin devlet parasıyla ve zorunlu olması, din özgürlüklerinin tanınması gibi sorunlar bakanların ağzına, TV ekranlarına yansıdı. Görülen köy kılavuz istemez. Ateş yanmaya başladı. Bu tınlama ve çınlamanın ana ve olmazsa olmaz nedeni, Bakanın da ifade buyurduğu gibi, kör cahil insanların medeniyete dahil edilemeyeceği perspektifi; anadilini bilmeyen insanlara başka bir dili ana dil olarak dayatmanın kısır bir iş olduğu ve hiçbir sonuç vermediği ve vermeyeceği gerçeğidir. Bunun bilincine varılması büyük bir gelişmedir. Bu aynı zamanda etnik azınlıkları karanlığın en zindanında tutmaktan aydınlık doğmayacağının da farkına varılmış olmasıdır. Öz ve özgün kültürüyle, öz yaşam tarzıyla, üretim biçimiyle adet ve gelenekleriyle, kendi ahlakıyla yaşamayan bir halk topluluğunun başka bir moral, kültür ve uygarlık ortamına batırılarak değiştirilmesinin imkânsız olmasından kaynaklanmış olmasıdır. İşler karşımızda olanların düşündüğü gibi olsa, bugün insanlar neden 300 dilde konuşsunlar ki?! İnsanları boyacı küpüne sokup çıkararak başka insan yapmak olanaksızdır. İnsanların yaşam biçimini buyuruş, karar ve kararnameyle değiştirildiği görülmemiştir. Bir insanın isminin değiştirilmesi dininin, kültürünün, ahlakının değiştirildiği anlamına gelmez. Bu hepimiz kendi sırtımızda yaşadık. Ve biz bunların hepsini yaşarken uyandık. Ruhumuz dirildi. Şu şimdiki gönül okşayan öncelikli ve perspektifli konuşmalar kürsüye gelince, Rusya yanlısı aşırı sol milliyetçi “Ataka” partisi ve aşırı sağ milliyetçi ve hatta ırkçı, ötekileştiren ve Türk ve İslam düşmanlığı yapan milliyetçi Cephe “PF” partisi ile Makedon milliyetçilerini sağ cephede birleştiren Makedonya İç Devrim Örgütü (VMRO) sıraları, ayrıca sözde solcu, sözde sosyal demokrat olan Bulgaristan’ın Yeniden Doğuşu İçin Alternatif (ABV) ve ana iktidar partisi olan Bulgaristan’ın Avrupalı Geleceği İçin GERB partisi ile daha bir sürü ne istedikleri belli olmayan sözde “bağımsız ve tarafsız” milletvekilinin aynı kümede buluşması birleşivermeleri önümüzdeki duvarın ne kadar kalın ve yüksek olduğuna bir daha gösterdi ve kanıttır. 137 yıldan beri aşamadığımız duvarlar arasında en yüksek olan Bulgaristan’daki milli azınlıkların bu arada Bulgaristan Türklerinin, Pomakların ve Müslüman Çingenelerin tüm demokratik hak ve özgürlüklerini elde etme, ülkede yasal adalet ve eşitlik sağlayacak reformları gerçekleştirme, demokratikleşme, birlikte dirilme ve birlikte doğru hamle yapma   yolunda yerinde saymamızdır. Her gün daha da kesin bir şekilde inandığım bir gerçek varsa o da şudur: Her şeyi yeniden harmanlamak gerek!

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir