Türk-İslam Kültürü ve Mâturîdî

Türk kültüründe, İslam öncesi ve sonrası dönem arasında köprü işlevi gören Mâturîdîlik, günümüze değin birçok aydın şahsiyetin araştırma konusu ve durağı olmuştur.

Bunun sebebi Mâturîdîliğin, fikri hayatımızın yanında pratikte bu toplumun İslam anlayışından ahlak öğretilerine ve geleneklerimize kadar her yerde varolmasıdır. Bu mesele sadece bir itikad meselesi değildir, aynı zamanda bir zihniyet ve dünyaya bakış meselesidir.

Türk-İslam kültürünün köprüsü olan Mâturîdî’yi tanımak ile başlayalım. 

 
Mâturîdî Kimdir?
 Asıl adı Ebû Mansûr el-Mâturîdî olan Mâturîdî, Semerkand şehrinin Mâtürîd mahallesinde dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 333/944 yılında Semerkand’da vefat etmiştir. Sönmez Kutlu’nun da söylemi ve kanıtlarıyla Türk asıllı olduğu kabul edilir(bkz.-Bilinen ve Bilinmeyen Yönleriyle İmam Mâturîdî). Maturidi Semerkand’da bulunan ve Ebû Hanîfe’nin görüşlerinin tartışıldığı Dârü’l Cüzcaniyye isimli eğitim merkezinde eğitim görmüştür. Daha sonra bu merkezin başına geçmiştir.
Burada önemli olan husus, bu eğitim merkezinde yetişenlerin ilmi geleneğinin Ebû Hanîfe’ye dayanmasıdır. Sönmez Kutlu’nun söylemlerine göre onun sadece o bölgedeki eserleriyle yetinmediği ve yapılan alıntılara bakıldığında ise onun Aristo’nun Mantık adlı eserini de incelediği görülmektedir. Mâturîdî, Ebû Hanîfe’nin itikad ve fıkıh olmak üzere her iki alanda uzmanlaşma geleneğini devam ettiren kişilerdendir. Bu sebeple her iki alim için de fıkhî ve itikadî konuları iyi bilen anlamına gelen “fakih” unvanı kullanılmıştır.

Mâturîdî’nin Türklüğü Üzerine

Mâturîdî, Sem’ani ve Zebidi gibi bazı yazarlarca soyu Araplara dayandırılmış olsa da bunu geçersiz kılan birçok kanıt bulunmaktadır.

  • Mâturîdî’nin yetiştiği bölgede kaleme alınan kaynaklarda böyle bir bilgi yoktur.
  • Onun soyunu Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye dayandıran Zebidî, soyunun gerçekten ona ulaştığı için değil, takdir ve şereflendirme amacıyla kullanıldığını belirtmektedir.
  • Mâturîdî’nin eserleri, özellikle Kitâbu’t-Tevhîd’in Arap dili bakımından bazı ifade bozuklukları, muğlaklıkları ve gramatik hataları içermesi, onun Arap olmayan birisi tarafından kaleme alındığını açıkça göstermektedir.
  • Eserlerinde ifadelerin zaman zaman Türkçe cümle yapısına uygun biçimde kurulması, eserlerin Türk asıllı bir alime ait olduğunun en önemli kanıtıdır.
  • Mensupları tarafından Eş’arî’nin Arap asıllı olmasıyla övünülürken, aynı şeyin Mâturîdî için yapılmaması da onun Arap olmadığının bir başka delilidir.

Mâturîdî’nin İtikadi Anlayışı:

-İman-amel ilişkisi:

Amellerin imandan birer cüz olmadığı fikrini ortaya atan mezhep Mürcie’dir. Onlara göre amel, imanın bir sonucudur, bir parçası değildir. Mâturîdî bu anlayışı küçük farklılıklar ile birlikte aynen benimsemiştir. O ise Mürcie’nin bu yorumuna ilaveten şunu getirmiştir: Eğer kişi amelin farz olduğunu biliyor ancak yerine getirmiyorsa imanında bir değişme olmaz, kişi Allah katında ancak günahkâr olur lakin kişinin amelini yerine getirmeme sebebi onun farz olduğuna inanmaması ise o zaman imandan çıkmış olur. Kezâ ameller imana dahil olsaydı hiç kimsenin imanı tam olamazdı. Oysa biz biliyoruz ki imanda eksilme yada artma yoktur, çünkü bir kişi ya Allah’a inanıyordur ya da inanmıyordur.

Aklın iman esasındaki rolü:

Mâturîdî’ye göre, dini bilgiye ulaşmada iki yöntem vardır: Bunlardan birisi akıl diğeri ise haberdir,  akli ilkelere dayandırılmamış bir inanç sistemi, dengeli bir amelin de oluşmasına engel teşkil eder. Her şeyden önemlisi de Allah’ı ve onun emirlerini bilmek kesbî-iradî bir olgudur. Mâturîdî’ye göre İman konusunda sorumluluk ancak aklın varlığı ile mümkün olabilir.

Mâturîdî’de akıl-nakil ilişkisi:

Mâturîdî akıl ve nakil arasında bir orta yol bularak; lehte-aleyhte kavgasını bitirerek Hanefi Özcan’ın deyimiyle “Türk-İslam düşüncesinin teori ile pratik arasında dengeli bir ilişki kurma esasına dayanarak” realist bir tutum sergilemesine yardımcı olmuş ve de gerçeklerle, iradeyle ve akılla çatışmayan aynı zamanda da hurafelerden arınmış bir din alyaşının oluşmasını sağlamıştır.

Osmanlı döneminde coğrafyanın özelliğine göre sünni mezhepleri temsil eden medreselere ağırlık vermişlerdir.

İmparatorluğun Rumeli, Anadolu, Kuzey Karadeniz coğrafyasında Hanefî mezhebi, Suriye ve Mısır ile diğer Afrika ülkelerinde ise dört mezhep üzerine medreseler açılmıştır. İstanbul, Edirne, Bursa, Konya, Erzurum medreselerinde genellikle Hanefî mezhebi ağırlıklı, Şam ve Kahire’de ise Şafiî, Malikî, Hanefî ve Hanbelî mezheplere mensup medreseler bulunuyordu.

Geçmişten bugüne Türk-İslam kültüründe en önemli yeri edinen Mâturîdîlik anlayışı,  Cumhuriyet ile birlikte Türk toplumunun hayata karşı aktivist bir tutum takınmasına; talih, akıbet ve kaderci anlayışla düşünmeyi geri itmesine katkıda bulunan ve herkesin “kendini Allah’ın gönderdiği yerde dünyasını akılcı bir biçimde kurmasını” öğreten yönüne vurgu yapılarak modernleşme önünde zihni engellerin kaldırılmasına yardımcı olmuştur.

 

Murat ULUTÜRK

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir