Sofya Uluslararası Kitap Fuarı’nda Türk standı neden yok…

Neriman ERALP

10 – 15 Aralık 2013 Sofya Ulusal Kültür Sarayı Uluslararası Kitap Fuarı’nda Türk standını arıyorum. Birkaç yıl önce ziyaret ettiğimde İş Bankası Kültür Yarınlarından çok değerli orijinal ve çeviri eserler almıştım. Aynı niyetle gelmiştim amma…

Giriş katında Moskova Kremlin Sarayı Yayınevi, raflar baştanbaşa harika görünümlü eserlerle dolu ama satış yapmıyor. Bulgarlara, siz Rus dilini ve kültürünü küçümsediniz, fakat ben yaşıyorum, dermiş gibi, bir hali var. İlgimizi görenlerden hemen açıklama geldi, son zamanlarda Sofya’nın “Şipka” sokağında bulunan Rus Kültür Merkezi ziyaretçilerinde azalma kaydedilmiş ve ilgiyi arttırmak için şu paha biçilmez, aranan yayınlar oraya bırakılacak, şeklinde açıklamada bulundular. Sadece çağdaş Rus yazarlarının Rusya’da Bulgar diline tercüme edilen eserlerini satışa sunmuşlar.

Lehler, kültürleriyle gurur duyan bir millet, kendi eserlerini AB dillerinin hepsinde sergilemişler. Bulgaristan da, Avrupa Birliği üyesi olduğundan, Bulgar diline de çevrilmiş tabii. Kapak düzenlemeleri gözden kaçmıyor.

Çekler de öyle. “Altın Prag”ı bin bir eserde ve her dilde anlatmışlar. Asker Seyk’in serüvenleri bu sergide de ilgi görmeye devam ediyor. Bulgar okur modern Avrupa ve dünya edebiyatını izlemekten has alırken, geçmişin ibret derslerine de toz kondurmuyor.

Sırp standında Nobel ödüllü eserlere ağırlık verilmiş. Osmanlı sadrazamlarından Sokolu’nun kurdurduğu ve işin içinde rüşvet ve zorlama olunca tarihin yüzkarasına dönüşen taş köprü günahını, altından akan sular asırlarca aklayamayan “Drava Köprüsü”nü bşlen ve bilmeyen okusun özel bir baskıyla sunmuşlar. Tanıtım amaçlı turistik broşürler ve yemek kitapları dağıtılıyor.

Makedonya bizim dilimiz Bulgarcadan farklı bir dildir, derken, bunu ispat edercesine, son yıllarda ne yayınladılarsa, Bulgar dilinden ve dünya klasiklerinden neler çevirebildilerse ziyaretçinin gözünü kamaştırmak için mi, yoksa göz çıkarmak için mi, üst üste yığmışlar, isteyene hepsini bedava vermeye hazır bir bekleyişle müşteri ağırlıyorlar. Bir kitap satın alana bir de resimli çocuk kitabı veya Makedonca bir masal kitabı, Ohri gölünü tanıtma broşürü hediye ediyorlar.

Özelleşen Bulgar yayın evleri çeviri işlerinde çok ustalaşmış, kendilerini daha iyi tanıtmak ve kabullendirmek için, tüm kitaplarda % 10 indirim uygularken, cep ve duvar takvimleri sunuyor. Şimdi Bulgar zekasının Avrupalıdan 5-6 yıl geride olduğunu iddia edenler sanki Avrupalıyı aşmak için kolları sıvamışlar. Bulgarca sunulan çağdaş Türk yazarlarının Bulgarca basılması çok güzel de, bu Livaneli ve Şafak gibi yazarların eserlerini tanıtım amaçlı anakentimize yaptıkları ziyaretlerden yalnız ben değil arkadaşlarım da çok rahatsız olduk.

Livaneli Sofya ziyareti sırasında yıllar önce kendisine Türk pasaportu verilmediğini ve buna benzer saçmalıklarla hepimizi tiksindirmişti. Ciğeri parçalanmış insanlara, elime batan sarıdiken ne kadar çok acıdığı hikâyesi anlatmak, biraz hava cıva etkisi yapıyor. Bir de, Amerikan Harvard falan üniversitelerinde son yıllarda yapılan psikolojik ve karakter araştırmalarını anlamı dilimizde yerleşmemiş deyim ve terimlerle açarken, Türk kimliği ve karakter özelliklerinin güzelliğine gölge düşürülmesi, bir olaya Batılının tepkisi ile Türkün yankısının nüans farkına inilmeden sonuç çıkarılması, ötekilerin değer yargılarını bizim olayları irdelerken kıstas olarak kullanmak var ya, bu da okurda salatacıya hıyar satma gafilliği havası yaşatıyor. Kesin inancıma göre, bir Türkün aldığı mevki ne olursa olsun, kitaplarını ister altın kalemle yazsın Türklüğümüzü aşağılamaya, kimliğimizle alay etmeye asla hakkı yoktur, bunun karşılığında alacağı paranın hiç önemi olmadığı gibi, kirli niyetlerle alınan paralarda hayır gelmez.

E. Şafak için de aynı sözler geçerlidir, Sofya’da eski Büyük Cami’de içkili bir ortamda kitaplarını tanıttığı, İngilizce konuşmaları, 50 bin Paund çeki alışı ve sonra da kor diplomatiğimizin konuğu olarak özel ilgiler vs. Öz en önemli olandır, fakat şekil var ya, bir kazan pişmiş aşa bir kaşık….atmak gibidir, tüm işi bombok eder, insanı kırar, heyecanı söndürür, son güvencimiz olan ana vatandan gelenler pot ardına pot kırınca, acaba para vicdanı esir mi aldı, kültür ve geleneklerin yaşatılarak devamı ilkesi felç geçirip hastanelik mi oldu, diye düşünmemek elde değil.

Biz, olana olmuş biliriz ve umarız iş Allah tekrar etmez, inancında varız.

Aslında olaya öz açısından bakarsak, önemli olan Bulgarların Türk edebiyatının gelişme halinde görmeleri ve kabullenmeleri değil mi!

Modern Türk edebiyatındaki amaç,  R. N. Güntekin’in ne kadar güzel olursa olsun bizi bize anlatan dünyasını aşarken, içindeki büyüme gücüyle dışındaki dikenli zırhı çatlatıp parçalayan ve ağıcın tepesinden dünyaya düşen bir kestane olabildiğimizi herkese kabullendirmek değil mi!

Bu arada, kucağındaki yavrusuna meme verirken ninni söylemeye devam eden, hiçbir gramer kuralı bilmeden Türkçemizi evladına doğru dürüst akıtan, aritmetik kitabı açmadan Türkçe hesap yapabilen güzellerimiz varken, bize ana dilimizde edebiyat ne gerek!

Türk standını arıyorum. Yoooooook. YOOOOK, Yook da yok…

Hayal kırıklığına uğramak üzereyim.

Aklıma ilk gelen Sultanlardan birinin bir masalı oldu. Küflü mıh gibi saplandı beynime. Size anlatmadan üzerime çöken sıkıntıdan kurtulamayacağım.

İşte masal:

Büyük savaşların birinden sonraymış. Osmanlı 500 bin askerini kaybetmiş. Timur’a Ankara Meydan Muharebesi olabilir. Savaş meydanında kesilmiş başlar tekerlene dursun Sultan, adı önemli değil, Yüksek Divan çağırmış.

İşini gücünü bırakıp gelenlere, bir sorun görüşeceğiz. Günümüz ve geleceğimizin en önemli sorunu, DİL SORUNUNUDUR demiş ve şöyle devam etmiş.

Erler savaş meydanında kaldı. Hatunlar eve işe baksa da, erkek işi bilmezler, erkeğin iş dili olmadan, âşıklar çalıp söylemeden edebiyat dili olmaz. Obalarda, köylerde hatunlar durumu geleneksel ağızlarla idare etsin.

Ben Sarayı, haremi, Divanı, ferman işlerini ve dış yazışmaları Farsça sürdürürüm.

Hocalar da camiyi ve şeriat işlerini Arap dilinde yürütsünler, dedikten sonra huzura çekilmiş, bu işler de öylece kalmış ve yolunu bulmuş su gibi öylece devam ede gelmiş.

Masaldaki gerçek 600 yıl fazla değişmeden yaşarken, sizden gelecek hafta yine buluşmamızı ve yazının ikinci bölümünde TELEVİZYON TÜRKÇESİ şeklinde gelişen çağdaş Türkçenin bizdeki durumunu ve gösterdiği özellikleri ele alacağız.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir