Sınırsız Bir Dünya İsteyenlerin Zaferi

BGSAM

Konu:  Durdurulamayan Göç Selini Biz Başlattık.

“Soğuk Savaş” sonrası en büyük değişim, mazlum halkların sel gibi hareketlenmesi oldu. Kuvvetli akışın özelli ise devlet sınırlarını tanımamaktı. Dip dalgasının yükselmesi dediğimiz bu hareketlenmeyi 1989’da ayaklanan Bulgaristan Türkleri ve Müslümanlar başlattı.

Onlar, totaliter rejimin zulme karşı isyan ettiklerinde önü alınmaz bir güçle Bulgaristan ile Türkiye arasındaki devlet sınırını aştılar. Köylerini boşaltanlar yolları, trenleri doldurdu. Bulgar’ın kuş uçmaz sınır kapılarını gelip geçen Türk seli önü alınmaz bir güçle ve dünyayı aya kaldıran bir gürültüyle ilerledi. Göç volkanı patlayıp akmıştı. 1984 – 1989 yılları arası Bulgaristan’da Türk olmadığı yalanını dünya kamuoyuna yutturmak için elinden geleni yapan Todor Jivkov rejimi Türk seliyle yıkıldı. Devlet sınırını ezip geçenler hürriyet ve özgürlük ararken Bulgar devlet egemenliğini de hiçe saydıkları gösterdiler. 1908’de ilan edilen üçüncü Bulgar Çarlığı ile 1944’te kurulan sosyalist düzen ulusal devlet olma yolunda uyguladığı etnik azınlıkları ezip asimile etme ve Bulgarlaştırma politikasına yenik düştü.

 

Bir halkın yuvasını terk etmesi, arıların kovandan topluca kaçmasına benzer. Sepet boşalır, son kırıntıları kemirme sıçanlara kalır, örümcekler ağa kurar. 1989 yazında 500 000 (beş yüz bin) Türkün Bulgaristan’dan çıkması, köyleri, tarlaları, sanayi tesislerini, madenleri, ormanları insansız bıraktı. Türkler sel gibi akarken Bulgar halkının kalpsiz kalması, Türklerde kendilerine karşı derin bir kin beslendiğinden kuşku bırakmamıştı. Türk etnik azınlığın yola düştüğü gün başlayan ulusal çöküş bir türlü durdurulamadı. Ne Avrupa Birliği ne de NATO üyeliği Türksüz ve insansız kalan Bulgaristan’ı ıslah edemedi.

 

1994’te Kosova ve Bosna katliamlarında da yarım milyon insan evlerini, yurtlarını terk etti. Komşu Makedonya’da çadır kentlere sığındı. Fakat Türkiye öncülüğünde gerçekleşen NATO bombardımanı ile düşmanın başı ezilince herkes evine yurduna döndü. O zaman ters bir politik olay oldu. Yugoslavya parçalandı ve federatif devlet düzeni dağıldı. Saray Bosnalılar ve Kosovalı halk toplulukları, Slovenler, Sırplar ve Makedonlar vb uluslar gibi kendi devletlerini kurdular. Yeni devlet sınırlarının çekilmesi de federatif bir baskı ve terör rejiminin yıkılması sonucu gerçekleştiği için özgür insan kardeşliğinin zaferi olarak kutlandı.

 

  1. yüzyıl emperyalizmin sömürge sistemi zincirlerinin koparılabildiğini gösterdi.

Dünya nimetlerinin her gün yeniden paylaşılmak için büyük savaşlar çıkarıp hiçbir suçu olmayan barışçı halkları kırmanın anlamsızlığını kanıtladır. Bütün bir yüzyıl dünya kaynaklarını tek elde toplamanın anlamsızlığını ispatlamakla geçti. Ne yazık ki, barış savaşı ebediyen gemlemeye çalışırken savaşın bir piçi olan terör halkları dize getirmek için dünya sahnesine zırhlı ve silahlı çıktı ve yeni yüzyılın başında Yakın Doğuya yerleşti. “Arap Baharı” adlı katliamı “medeniyetler çatışması” olarak tanıtmaya çalışanların jetlerinden atılan bombalar binlerce köy ve kenti yakarken, milyonlarca Arap açıkta, işiz, gelirsiz ve geçimsiz kaldı.  Barbarlığa isyan eden çöl kumları bile hareketlendi ve kanayan vahşeti denize gömmek için kuzeye çekildi.

 

Olanların arasında en kötü olansa 20. yüzyılın 21. yüzyıla bahsettiği beklenen barış olmadı. 20 yüzyılın bağrından eli hançerli, ağzı ateş püsküren terör ejderhası çıktı. 20. asrın 2 dünya savaşından, Vietnam’dan Afganistan’a kadar uzanan emperyalist hegemonya savaşlarında dökülen kandan başka bir şey çıkmasını beklemek yanlış olurdu.

Suçlu suçsuz ayırmayan,  halk, devlet, tarih, kültür ve medeniyet tanımayan terör ejderhası bu defa Hıristiyan bünyeli ve İslam Maskeli kol geziyor. 1982 Birinci Çöl Savaşı’ndan beri ateş ve duman püsküren Yakın Doğu’da sivrildi. Yerel ve merkezi idare tanımayıp Bağdat ve Şam arasına çöreklenmeye çalışırken kendini İŞİD isimli sözde İslam devleti olarak ilan etti. Kendine PKK ve KCK gibi kardeşler de buldu. 2015’te Mezopotamya kan gölüne döndü.

 

Dünyanın yarısı istatistikle uğraşırken, atılan mermiler ve bombalar hep sayılırken, ne Arap Baharında ne de Mezopotamya Katliamında ölü ve yaralı, yıkılan ev, köy ve kasaba sayısı asla açıklanmadı. Terörden beslenen İŞİD ile mücadele dünyayı ikiye böldü. Sözde İslam dünyasına adalet getiren İŞİD şimdiye kadar ant-emperyalist, anti-İsrail pankart kaldırıp slogan atmadı. Katillerin ellerindeki modern silahların coğrafyada adı olmayan yerleşe gizli fabrikalarda ofşor şirketlerce üretildiği ve temin edildiği ortaya çıktı. Bunlar terör tröstleriydi. Tırmanan terör Libya’dan sonra Suriye ve Irak savaş kaçağı kafileleri, komşu Türkiye ve Lübnan gibi ülkelerde tarihin tanımadığı büyüklükte sığınmacı kampları, okul, mescit, yemekhane ve başka sosyal tesisli çadır kentler oluşturdu. Sayıları 4 milyonu aşan terör kaçakları Türkiye’den ve Yakın Doğu’dan taşıp Akdeniz’i tekne, sal ve şişirme botlarla aşarak İtalya’dan sonra Yunanistan sınırını deldi. Karıncalar gibi dizilip sel gibi ilerleyen sırt torbalı kafile iki hafta önce Vardar ırmağı boyunca Makedonya’ya geçti ve Sırbistan üzerinden Macaristan’a, oradan da Avusturya, Almaya ve İskandinavya ülkelerine uzadı.

 

28 devleti birleştiren Avrupa Birliği 160 bin sığınmacıyı “Hoş Geldiniz” diye karşılarken, toplantı ardına toplantı yaptı ama çözüm bulamadı. Sırt torbalı, türbanlı, kucaklarında yavrularıyla karşılarına dikilen, ciltleri buğday renkli sığınmacıların gözlerinde şu soru vardı: “Katillerin ellerindeki silahlar sizin paranızla üretiliyor, SİZ BİZDEN NE İSTİYORSUNUZ!”  Yerel kültüründe şu vardı: Birisi gidip başka birinin evini ateşe verdiyse, evsiz kalan, kundakçının evine yerleşme hakkı elde etmiş oluyordu. Onlar ev yakanların Avrupa silah konserleri olduğunu biliyorlardı. Kovanların üzerindeki yazıları okumuşlardı. İnançlarına göre evlerini yakıp yıkanlar onları konuk etmek zorundaydı. Dünya hepimizindi.

 

Bulgar Türkiye sınırında 3 metre yüksek ve 174 km uzun dikenli tel örgüyle delinmez Şenken sınır güvenlik sistemi; sözde aşılmaz olan AB sınırı bir sel kudretiyle ilerleyenlere dayanamadı. Polis, asker ve jandarma güçlerini yol kenarına itti. Sınır kapılarında kontrol yapılamadı. Çünkü hür insanların üzerinde kimlik ne gezerdi. Onların BÜYÜK SEFERİ barış isteyenlerin sınırsız ve güvenli bir dünya uğruna ilk zafer oldu. Onlar sınır geçmiyor. Bir kıtadan başka bir kıtaya akıyorlardı. Bu zafer, Avrupa ırkçılığının dünyaca yenileceğine de işaret oldu.

 

Makedonya üzerinden geçen sığınmacı alayının batı sınırı üzerinden Bulgaristan’a taşacağı korkusu Bulgar ırkçı ve milliyetçilerinin uykusunu kaçırdı. Sınıra polis ve jandarmayla birlikte ordu birlikleri sürüldü. Sofya hükümeti Makedon sınırını korumaya çalışırken İvaylovgrat (Ortaköy) mevkiinde, Odrintsi köyü kenarında delinen Yunan Bulgar sınırından giren ve Çingene kanalcıların rehberliğinde Batak kasabası ve Vidin üzerinden Sırbistan’a çıkan günlük grubu 150 kişi olan bir karınca yolunun aylardan beri çalıştığı ortaya çıktı. Sığınmacılar Bulgaristan’da yakalanmak istemiyor, çünkü yakalanan kayıt ediliyor, kaydı yapılansa Almanya’ya gitse bile kaydolduğu AB ülkesine geri çevriliyor. Brüksel 1 600 (bin altı yüz” sığınmacıyı Bulgaristan’a geri çevirecek, almak istemiyorsak her biri için 6 000 (altı bin) Euro ödemek zorunda kalacağız.

 

Arapların Avrupa’ya akınları eskidir. Onlar,  Avrupa sınırlarını defalarca delmiştir. 756 yılında İspanya’da bir Endülüs Emevî Devleti ve tam bir İslam egemenliği kurmuşlardı. Arap seferleri Sicilya’yı da ele geçirmiştir. Bizans surlarını zorlamıştır. 19. yy sonlarında İngilizler ve Fransızlar tarafından Osmanlıya karşı kışkırtılmazdan önce, Arap tarihi huzur çağını yaşadı. Onların düşmanı sezinleme özelliği iyi bilinir. Eski kıtaya kitlesel seferin ana nedeni bu olmalı…

 

Arap sığınmacıların Avrupa yolunu kesmek için Macaristan AVRUPA DUVARI kurdu. Duvarı aşan akıncıları durdurmak için “AŞILMAZ SINIR” askeri tatbikatı başlattı. Öte yandan, Norveç tren ve gemilerini durdurdu.

 

Ne olursa olsun 28 devlet 160 000 (yüz altmış bin) terör kaçağı sığınmacıyı aralarında paylaştı. 300 yıl sonra dünya değişmiş. Amerikan Yan kileri eskiden gemiyle Afrika kıyılarına çıkar, köle pazarlarından boyuna, yaşına, dişine, gözüne bakıp kölelerden köle seçerlerdi. Şimdi köle olmak isteyenler kendileri geldi. 300 yılda Amerikanın rengi ve düzeni değişti. Köleler vatandaş olurken birisi de Başkan koltuğuna oturdu. Avrupa’yı neler bekliyor acaba?…

 

Mazlum halkların dip dalgası hareketlendi. Sınırsız özgür bir dünya isteyenlerin ordusu büyüyor. Baskı ve terör düzenlerini, terör ejderhasını pes edecek olan kitlelerin zaferi yakındır. Yığınlar dayatıldığı şekliyle hayata katlanmak istemiyor. Bireysel özgürlük uygarlığın bir erdemi değildir, insanların hepsi hür doğar ve özgür yaşamak ister. Memleket seçmek kolektif bir haktır. 21. yüzyılda anavatana akarken biz bu hakkımızı kullandık. Eski surlar yıkılıyor, dünya hepimizin olacak!

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir