Seni Unutamayız

Tarih:  13 Mayıs 2018
Yazan: Neriman E.KALYONCUOĞLU

Konu: Bulgaristan’da Türklüğümüzün Büyük Bir Çınarı Yıkıldı

Doğu Rodopların ve Bulgaristan Türklerinin edebiyat ve insanlık çınarlarından Mustafa Bayramali 12 Mayıs 2018’de Kırcaali’de hayata gözlerini yumdu ve Allah’ın rahmetine kavuştu. Bulgaristan Türkleri arasından yetişmiş derin bir hukukçu, halkımızın öz davasının öncüsü, dirençli bir avukat, kalemi Türk ruhunu açan ve anlatan yetenekli bir öykücü yazar, ekmeğini bölüp de yiyen aydınımız 21 Kasım 1938’de dünyaya gelmişti.

Ömür boyu Türkçe yazan ve birçok kitabı imzalayan usta, son olan MEVSİM ARTIK SONBAHAR eserini 2015’te Kırcaali’de okurlarına sundu. O yalnız eşinden, çocuklarından, torunlarından, akrabalarından ve yakın dostlarından ayrılmadı, Edebiyatsever Bulgaristan Türklerini de boynu bükük bıraktı. Biz, Bulgaristan Türkleri olarak, yaklaşık 1.5 asırda 200’den fazla şair, 50’den fazla düz yazı ustası ve daha nice edebiyat ustası yaratıcı yetiştirdik. Mustafa Bayramaali edebiyat merdivenlerini hemşerisi ünlü şair Naci Ferhat ve Rodop Türkü desenini romanlarında oya oya bitiremeyen usta yazar Halit Aliosman Dağlı ile birlikte çıkmıştı.

Mustafa Bayramali, aylarca süren Kırcaali İl Hastanesi “Yoğun Bakım” Bölümünde ayrıldı mücadele dünyasından. Milletimizin manevi rehberi olan yaratıcılarımızdan birisinin daha Hakkın rahmetine kavuştuğu haberini Türkiye’de alan soydaşlarımız da acı yaşadı. O bizim manevi dünyamızın aydınlığını taşıyan ağabeylerimizden biriydi. Mahvolmaya zorlandığımız o çileli yıllara tepkimiz olan direnişlerde bizimleydi.

Onun yokuşu dikleşen ve çilesi artan dikenli yaratıcılık yolu Bulgaristan’ın birçok yerinde aynı adla rastlanan Türk köylerinden biri olan Eğri Dereye bağlı Halaçdere’de başladı. Onu “Oku oğlum, oku, adam ol!” diye özendiren dedesi Çarıkçı Mustafa olmuştu. Kırcaali’de Türk Pedagoji Okulunda vatan ve insan sevgisiyle mayalanırken, insanların mutlu olması için eşit, toplumun ise adil olması gerektiğine inandı. Sofya Üniversitesinde Hukuk okudu. Avukat oldu. Ne var ki, hak ve özgürlükleri uğruna uyanan ve direniş bayrağına sarılan Türklerin gece gece tutuklandığını, yargılanmadan mahkûm edildiğini ve içeri atıldığını iyi bildiği yıllarda hukuk rafa kaldırılmış, adaletse hasıraltı edilmişti. İşsiz güçsüz gezek, davalara salınmayan avukatlardan biri de oydu.

1985 – 1989 yılları arasında, Bulgaristan Türkleri bilincinin tamamen taşlaştırılarak dondurulmak istendiği yıllarda, günlük geçim için verilen ağır mücadelede, Bulgaristan Türklerinin uyuşturulması için uygulanan sınırsız zulmü çok yakından izledi. Türk azınlığın kültürel hayatını bozanlar bunu kendi yaşamlarının üstünlüğünü dayatmak için yapıyorlardı.  Görevlilerin hepsinin kanına ve ruhuna ırkçılık işlemişti. Faşist ırk teorisinin uygulandığı ve toplam 100 milyondan fazla insanın hayatına mal olan yıllarda bile elde edilemeyen bir şeye heveslenmişlerdi. İnsanların anadil ve öz kültürlerinin, din ve uygarlıklarının değişmesiyle ırklarının değiştirilemeyeceğini algılayıp kabul etmek istemiyorlardı. Türk’ten Bulgar olmaz diyeni zindana tıkmışlardı.

Bulgarların anlamak istediği başka bir gerçek daha vardı.  İşte öyle, sulamakla, beslemekle, eğitmekle, terbiye etmekle yetenekli insan, deha yaratmak olanaksızdı. Kabiliyet, vasıflar, üstün nitelikler insanın yaratılışında ya var ya da yoktur. İnsan doğadan üstün değildir. Doğada deha aşısı yoktur. Varlığı üstün kılan mücadeledir.

Yazar Mustafa Bayramali iyi kalpli biriydi. Yaşamak isteyen kavga etmelidir ilkesine inanmıştı. Çorak toprakların evladıydı. Hiçbir zaman boşboğazlık etmedi. Bulgarların bambaşka bir medeniyet ve insanlık ürünü olduğuna inanmıyordu. Onlar kendilerini hem yüksek ırk olarak tanıtıyorlar hem de sözde kendilerinden alçak bir ırk olduklarını iddia ettikleri ve tavırlarıyla bunu her gün kanıtlamaya çalıştıkları zulüm ettikleri Müslüman azınlıkları “Bulgarlaştırma” eziyeti de, baştan sona bir zırvalıktı. Çünkü insanlık tarihinde üst bir ırkın alt bildiği bir ırkla zorla ya da gönüllü kaynaşmaya razı olduğu da, görülmüş bir şey değildi. Bulgar, bu vahşeti hiçbir yasaya uydurmadığı, Anayasa kapsamına almadığı için dünya hukukuna göre, adalet uygulansa ağır yaralar alabilirdi. 1989 Mayıs ayaklanmasından sonra bu planların çöktüğünü görmeyen kalmadı. Planlar çökmüş ama Bulgar devletinin ve totaliter faşist ve komünist ırkçılık heveslilerinin gizli hesapları değişmemişti.

Zorla mahvolmak ve yok olmak istemeyenler için bunu yavaş yavaş kabullenmeleri planları uygulanacaktı ki, o bunu bir avukat ve aydın olarak geç fark etti. “Saray haini”, “Halk Haini”, “Dava Haini” ya da “Saraylı İnsan Dostu” yetiştirilip eğitildiğini nereden bilebilirdi!

Rahmetlide şu derin çizgi belirleyiciydi: Türkler Bulgaristan’dan kırbaçla kovulamaz!  Bu topraklarda derin kökleri, toprakları, evleri, köyleri, kasabaları vardı. Ömür boyu kökü olmayan ve onlara sızıp dolanan, can sularını emmeye çalışan ve onları kurutmak ve yok etmek isteyenlerle mücadele etmişlerdi. 1878’de Berlin Konferansı’nda Bulgarlar Türklere karşı koyma hakkı kazandı, devlet kurarak Türklerle savaşma ve Türklere karşı işlenen cezalardan hiçbir Bulgar’ı cezalandırmama hakkı kazanmışlardı.  Bu fikirlerle bir hukukçu olarak beyninde hep mücadele etti. Onun inancında, zeki, akıllı, güçlü olanlar içeri düşmez kurgusu vardı. Üstelik Bulgaristan Türklerinin geleneksel iş görme, bireysel ve kolektif çalışma kültürü, yardımlaşma gelenekleri vardı. Bunlardan biri Türklerin ıslah ettiği toprakları vatan bilip orada kalma gereği inanç olmuştu. Türkler yaşadığı topraklara yapışır ve cennet bilirdi. Bulgaristan Türklerini birbirine bağlayan yalnız dinleridir, İslam’dır diyenler yanılıyordu. En büyük güçleri Türk olmalarıydı. Türk kimlikli oluşları! Oluşturdukları Türk topluluğu en büyük güç kaynaklarıydı. Onlar bir bütünde  özdü. Parçalanış kurtuluş yolu değildi. Hastanede ölüm yatağında yatarken aldığı bölünme ve parçalanma haberlerine çok üzülüyor, ziyaretine gelen dostlarına “biz aydınlar bu gidişe kör kalamayız!” diyordu.

Bulgaristan Türklerinin ortak nimeti Türk oluşları ve Vatanlarıydı. 

Bulgaristan Türk kimliği, köyleri, okulları, Camileri, gelenekleri, görenekleri, yarattıkları sanat, edebiyat, kültür ve uygarlık onların dayanaklarıydı. O gitti, fakat Bulgaristan Türklerinin kökü bu topraklardan asla ve hiçbir zaman kazınamayacak. Onlar kültür ve uygarlık yaratan yeteneklere sahiptir. Türkler yeni uygarlık yaratacak kudrete sahip bir millettir.

Güzel milletimizin en iyi evlatlarından biri aramızdan ayrıldı:

Yazar Mustafa Bayramali. Yerini binlerin doldurmasını bekliyoruz.

 

Mustafa BAYRAMALİ

 

ANADİLİ BİR SAHNE OYUNU MU?

Sabah sabah kahvesini yudumluyor, günlük gazeteleri karıştırıyordu. Bir ara okul öncesi ve okul eğitimi yasa tasarısı ile ilgili yazıya kaydı gözü emekli öğretmenin. Dikkatle okudu. Döndü tekrar okudu. Aklınca kendine göre yorumladı tasarıyı.

Bugünlere Türkçemiz üzerine sahnede yeni adımlar oynanıyor. Okullarda seçmeli mi, saçmalı mı okutulmalı sorunu gündemde. Yeni okul öncesi ve okul eğitimi yasasının meclisten geçmesiyle ilgili bir sürü lakırdılar dökülüyor ortaya. Ne gerek var? Bir milyona yakın Türk bu topraklarda ömür yıpratıyor. Ana dilleri Türkçe, Vatanı Bulgaristan Türkleri. Bu şüphe götürmez bir gerçek. Hal böyleyken lakırdıya ne gerek var?  “Türk çocukları  devlet ve belediye kullarında  kendi ana dillerini mecburi okumalıdır” cümlesi yasada yer alsın ve durum çözülsün. Bir de, yasada yine uzmanların fikri alındıktan sonar “Haftalık 4 veya 6 saat okunmalı” diye belirtilsin, o kadar. Zaten kendi Anayasamız, Avrupa Birliği yasaları ve devletleri anlaşmaları da bu hakları tanıyor zaten. Doğru dürüst benimsenmesinde  zarar yok, aksine fayda var. Dülün iyi öğrenilmesi de okullarda, daha çocuk yaşta olur. Yasalar okunmasını mecbur kılar, devlet gereken okulları sağlar ve mesele hallolur.

Yasa tasarrısının 74. Maddesinde, “Okullarda eğitim süreci esnasında, anadili dersi ile sahne yönetimi dersi okunabilir” diye belirtiliyor. Yasa bu haliyle meclisten geçerse vay halimize! Anadili sahne oyunu oluyor. Nereye  çekerseniz çekin, nasıl yorumlarsanız yorumlayın. Öyle de olur, böyle de. Okunur da, okunmaz da. Zorunlu da olur, seçmesiz de. Bu nedenle ana dilimizTürkçenin öğretimiz ile kurulan  Kırcaali ve Şumnu derneklerinin, diğer sivil toplum örgütlerinin ve Türk aydınlarının seslerini yükseltmek, duyurma, aslanın ağazından kemiği çekip alma zamanıdır bu zaman. Susma zamanı değil. Aksi takdirde vay halimize! Totaliter rejimin bizden aldığı hakları, demokrasi iade etmedi daha. Geçen asrın 1970’li yıllarında Türkçe okullarda  haftalık dört saat mecburi okunuyordu. Kendisi de Kırcaali Türk Pedagoji okulu mezunuydu. Uzun yıllar şehirde ve etraf köylerde çocuklara Türkçe okutmuştu seve seve.

 

Biz bu ülkenin eşit haklı vatandaşlarıyız. Hakkımıza hukukumuza saygılı insanlarız. Çocuklarımızın ana dilleri Türkçeyi okumalarına mani olunmamalıdır, çok görülmemelidir bize. O, onların hakkıdır. Doğru dürüst Türkçeyi oğlanıp kullanmak her çocuğun temel ihtiyacıdır. Çocuk her türlü süt ile de beslenir, ancak ana süttü olmaz.  Vatan dili Bulgarca’nın benimsenmesinde, Türkçenin okullarda öğretilmesi ön ayak olacaktır. Biz, kimse ayak seslerimizden çarık çalıbı çıkarmaya kalkışmasın, ana dili öğretimini sahne oyununa benzetmeye yeltenmesin. Biz bu toprağın üvey evlatları değiliz. Kimse de bizi üvey evlat olarak göremez, görmemelidir. Buna izin vermemeliyiz. Türkçemizi hamamda veya yorgan altından çıkarıp okullara dahil etmeliyiz.

Bir ara kendine geldi. Anadilimiz sahne oyunuyla kıyaslanıyor vesselam. Ne bu rezalet, ne bu alçaklık! Peki bu nedenle başkaları çocuklarımızın dünyaya geldikleri zaman ilk aldıkları besin ana süttü olduğunu bilmiyorlar mı yoksa?  Ya da bilmezlikten mi geliyorlar? Ana dilini bilmeden, kendi kültürünü,  gelenek göreneklerini öğrenmeden yetişen nesil sakat kalmıyor mu? “ diye içini çekti emekli öğretmen Nuri Bey.

  1. Bayramali, 2005, Kırcaali
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir