Sahte Edebiyat Sarmaz

Neriman KALYONCUOĞLU

Tarih: 21 09 2017

Konu:  Bulgaristan Türkleri Bulgar Edebiyatını Neden Sevemedi.

Biz göçmen çocukları eğitim öğretim denizinde Bulgar okullarında yüzmeye başladık. Tarih ve edebiyat dersleri sarmıyordu bizi. Bir tek Türklere, Osmanlıya ve Müslümanlığa karşı konuşulduğundan değil, bizi de aynı maya ile sarmalamaya çalıştıklarından, tiksinti uyanıyordu. Rahatsız oluyorduk.  Büyük dedelerimizi Plevne ve Şipka’da öldüren, köy ve şehirlerimizi ateşe verenleri alkışlayacak halimiz yoktu kuşkusuz.

  1. ve 10. Sınıflarda Bulgar işçi sınıfı edebiyatını gördük. Nikola Vapsrov’un (1909-1942) “Motor Türküleri” insna danmış şarkılar derlemesi olarak beni etkilemişti. Ezberimde olanlar da var.

23 Temmuz 1942’de idam edilmezden hemen önce kaleme aldığı “Kavga” şiirinde şöyle demişti.

Kavga, dedikleri gibi destansı.

Ben düştüm. Yerimi başkası

alacak… o kadar

Burada, bir kişinin lafımı mı olur?

Kurşuna diziliş, dizildikten sonra

kurtlar.

O kadar yalın ve akla yatkın.

Ama birlikte olacağız fırtınada,

halkım, çünkü sevdik seni.

***

Yalın sözler ve çatık kaşlarla yazılmış şiirler. Çektikleri için ödül falan beklemeyen Bulgar şairleri okumak zevklidir. Anlatılan kavga da “cesur” ve “amansızdır.”

Aynı havayı, proleter şiir Hristo Smirnenski’nin buram buram halk teni kokan şiirinde de nefes ediyoruz.

Kalabalıklar

Bastırılmış, kudretli bir fırtına gizlidir kalabalıklarda

Orada güneş de vardır.

Kuşattığında bitimsiz kalabalıklar

Kenti, kurşuni bir toz kaldırarak

Kaynaşan, kabaran o dalgalanmada

Bugünün kaygılarının fırtına bulutları çalkanır

Ve gelecekteki mutluluğun

Işıldayan belirtileri…

 

Onlar büyük kavga için doğarlar

Kahramanları adsızdır

Yıldızların sımsıkı kaynaştığı

Samanyolundaki gibi tıpkı:

Bir başına gözleyemezsek de hiçbir yıldızı

Samanyolu nasıl da göz kamaştıran bir ışıltıyla parıldar

 

Güçlü bir yürek çarpar bağrında kalabalıkların

Yeni dünyanın yüreği

Ve duyduğunda kalabalıklar

Silah başına çağrışınca

Kükreyen alanları gümbürtüyle doldururlar

Paramparça ederler tüm barikattan

Ve yürek, kanatlanır yükseklere

Yeni dünyanın yüreği

Çeviren: Ataol Behramoğlu

Ve biz bu edebiyatın doku tınılarını dinlerken Bulgar Türk Çingene Pomak Tatar, Gagavuz kızanların kalbi kamerton yarıyla aynı atıyordu. Kamerton müzikte notaların uzunluğunu ölçme aletidir. O anlarda biz bir koroyduk.

Nitekim dersten derse hava hep değişiyordu.

Biz şiirle, tarihle dans etmek isterken, coşmak isterken, hemen küp kırılıyor ve hemen her şey değişiyordu.

Çok etnikli bir sınıf, bir toplum, çok sesli bir koro gibidir. Birisi esnese, ahenk bozulur, birisi söylemese her şey biter. Ve bu koro kurulamadı. Kurulamadığı için parçalandık ve tüm tüm dağıldık. Oysa biz e istiyorduk, dikensiz bir alanda herkes gibi dans etmeyi.

Şöyle hissediyorduk hayatın bir adı olan o şiirsel coşkuyu:

Şiir Nedir?

Hep birlikte dans eden şu çırçıplak sözcüklere bak!

Nasıl da çarpıyorlar herkesi.

Tek bir adım atmak yeter bunun için –

Çıkarın giysiler inizi

Ve dansa katılın siz de.

Çırçıplak sözcükler ile insanlar dans ediyor hep beraber.

Olay çıkacak şimdi

Neyse işte geliyor Şiir Polisi!

Devam edelim dansa.

Adrian Mitchell

Çeviren: Mehmet Yaşın

Sahte bir edebiyat sunuldu bize ve sarmadı. Bu nedenledir ki 1950’lerden önce ve sonra oluşan Bulgaristan Türk edebiyatı, Bulgar edebiyatından hiçbir şey almadı, ona benzemedi. Kendi başına boy atarak büyüdü.

Prag ce Viyana’da okuyan Bulgar öğrenciler Aleko Konstantinov’a (1863 – 189) mektuplar gönderiyorlardı. O aldığı mektuplardan “Bay Ganyü” eserini yarattı. Bay Ganyü yolculuk etti, hamama girdi, misafir oldu, opera dinledi, gazeteci oldu, Drezden ve Prag’da bulundu, tarihçi K. İreçek ile görüştü, İsviçre’de ve Rusya’da bulundu ve Avrupa’dan geri döndü.  Her yerde aba poturlu, kalpaklı, sırtında heybetliydi, gül yağı sattı. Bu eserde, 19. Asrın sonunda Avrupa pazarına uzanan Bulgar tüccar zihniyeti ile o ülkelerde okuyan Bulgar genç aydınlar alay edilmiştir.  Bay Ganyü bir simgedir. Elbiseleri Türk giysisidir. Avrupa pazarına sunmaya çalıştığı gül yağı, 16. Asırda Türklerin Kafkaslardan getirdiği güllerin ürünüdür.  Demek oluyor ki, kendisine mektupla gönderilen bu mizah yazılarını düzeltip kitaplaştıran Al. Konstantinov, başkalarının eserini kendi eseri gibi gösteren bir hırsız değil de ndir? Bu nedenle olacak, biz dedelerimizin aba poturunda, kuşağında, çarıklarında, tespihinde gülecek bir şey bulamadığımızdan, güller de en çok sevdiğimiz ve atalarımızın yaşadığımız topraklar getirdiğinden dolayı iftihar ettiğimiz için anlatılanları dinlerken bön bön bakıyorduk.

***

Biz Türk öğrenciler, 9. Sınıfta gördüğümüz Omir’in “İlyad” sını Bulgar diline kazandıran, Sofya Üniversitesi Klasik Diller Fakültesi Dekanı Aleksandır Balbanov’un (1879 / 195) da bir eser hırsızı olduğunu bilmiyorduk. O, dünya şiir ansiklopedisinde yer alan W. Uland’ın  bir destanına “Oğlum, Benim Ohri Kenarında Şiirlerimin Esin Sembolü Kaldı”  adını vererek kendi adından basmıştır. Bulgar sanat eleştirmenlerinden Vldimir Svintila, “Bulgarlrın Halk Psikolojisi Üstüne Yazılarında” bu konuyu derinden işlemiş ve “hırsızlık” olarak nitelendirmiştir. Biz Türk çocuklarının bu eserlerde bir yabancılık duyumsamamız övgüye değerdir.

Destanda şöyle deniyor:

Kuşlar yem ararken, birden,

karın altında kaldılar;

sözcükler de öyle.

Biraz güneş, aynası bir meleğin,

sonra inen sis, ağaçlar ve biz

sabahın soluğundan yaratılmış.

***

Soy kökü Çırpanlı bir burkucu ailesine dayanan Bulgar şairlerinden Peyo Yavorov hakkında da,  “Sürgüner” şiirini esinlendiği Anglo-İskoç şair, romantizmin seçkin temsilcisi Jorj Gordon Bayron’dan (1788-1824) araklayıp Vardar, Tuna Meriç, Balkan, Stranca ve Pirin nehir,  dağ ve kıyı ilaveleriyle özümsediğine dair yazılar çıktı.  Bu şiirde 20. Yüzyılın başında Presna, Kresna ve İlinden Makedon Ayaklanmalarında tutuklanıp yargılananların deniz yoluyla  sürgün yolculuğu çaldığı mısralarla gerçekmiş gibi şöyle çğrışmıştır:

Sürgünler

Parlar son şualarla Güneş,

Sonu olmayan deniz engini;

Afet oyunundan yorgun,

İstirahatte hırçın dalgalar…

Yavaşça yüzüyor gemi,

onu iten meltem,

Ufkun ucunda kaybolan

vatan kıyıları.

Geri dönüş saati

çalmaz artık hiç bir an:

Su ve kara bir engin,

rüya olur arık dünya bana.

Vardar, Tuna, Meriç

Balkan, Stranca ve Pirin ise

Son hatıradan bir ışıltı

gün batıyor bana.

Asırlık zulmü daram duman edenler,

Lanetli bir haince ele verildiler.

Ata davasına hizmet ederken,

Azgın düşmanca yargılandılar…

Senin için aziz vatanım,

son köz sönene kadar savaşabilirdik

Kutsal mihverin önünde

Kıskanılacak bir kader uğruna…

Gemi git gide uzuyor

götürüyor bizi bilinmeze

Açmış kanatlarını gece

Aton Dağları dehaları

İsteseler de göremez artık bizi

Dönüyor yaş bakışlar

Son defa özlemle  kıyılara

Sönüyor ufukta son ışıklar

Uzanıyor kelepçeli ellerimiz

Kaybettiğimiz cennete…

Kalplerde zehirli ayrılık cısı

Elveda vatan toprağı…

Yavorov’un çaldığı “Sürgün” şiiri bende “gelip geçene gönül verilme, ihanetle ölen dirilmez…” duyguları uyandırdı. Şiirde yama üstüne yama olmaz. Gün gelir herşeyin kokusu çıkar. 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyılı başı Bulgar şiiri bu gibi sahte parlamalarla dolu olduğu için biz Türk öğrenciler tarafından asla anlaşılamamıştı.

Diğer Bulgar şairlerinden örneklerle bu konuyu işlemeye devam edeceğiz. Sular durulmaya başladı.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir