Radka Piratka Çağı

Hamiyet ÇAKIR

Konu:  Özgürlükten kurtuluş yoktur.

Bulgaristan Geçiş Dönemi köçek oynayıp pire dökenlerin zamanıydı.

Kıvıranların kaç defa salladığını ve dökülen pireleri sayan yoktu.

Kadınlar göğüslerini, erkekler gözlerini açmış, olacaksa olsun diyordu sanki.

“Radka seni bir tutabilsem,

Donunu ikiye ayırabilsem”

Yıkılan toplumun adı yoktu. Bir çöküntü olacak. Hafriyat kaldırılacak ve yerine ne kurulacağını bilen yoktu. Çöken yalnız kiremit, oluk, tuğla ve sıvalı duvarlar değil, kültür. Sanat, müzik, kısacası var olan medeniyet çöküyordu. Yerinde köçek kıvırıp halay çekenler bayram etmeye başladı.

İlk tınıları Çingene mahallelerinden gelen müzik ve kültür ÇALGA adıyla ünlendi.

Herkesçe sevildi. Bu çocuğun anasını bilen babasını ise soran yoktu. Nihaventtir. Sırp havalarından çalıntıdır, dediler. Havaleler gibi belirdi ve kendi tutundu. Gönülde, gözlerde, demet gibi dökülen saçlarda esti. Kalpten kalbe sınır tanımadı. Sorduğu sorulara cevap aramadı. Kendini ölümsüz sandı.

Her gece 100 defa ısmarlanan şarkılar, sanatçı bayanların göğüslerini 100 Dolarla silikon gibi şişirdi. İçkili gecelerin coşkusunda şafağın gecikmesine tomarla para dökenler belirdi. Amaçlarında günle gelen düzeni bozmak vardı. Sofi Marinova, Glorya, Aziz ve yıldız gibi parlamak isteyenler geceyi gündüze gündüzü geceye kattılar. Ne istediklerini bilmeyenler Avcılar kahvelerinde de sabahladı. Olimpiyat şampiyonu Süleyman oğlu votka kadehlerini yenilerken ÇALGA yumruğunu hep havada tuttu. Dumanlı, içkili, kokuşmuşluğu seven, çöküşün bitmesini istemeyen loş ışıklı mahzenlerde, hayattan bezmişlerin gönlünde yuva buldu.

Davuldan trompete, tamburadan kemana bir oluş, ismi olmayan sevdalıların şarkısı – kavuşturup öpüştürdü, ayırıp barıştırdı. Geçmişi olmayan bir sanatın retrosu yoktu. Şöyle daha derinden deyemezdi. O papatya gibi serpilen bir deniz dalgasıydı.

Bu bir çöküştü. Memleket daha önce böyle bir yıkım altında kalmamıştı. ÇALGA’nın hatıra defteri de yoktu. Harap olmuş, kokuşmuş ama henüz kurtlanmamış bir ortamda umut haberci bekleyenler ancak “Ne haber?” diye soruyorlardı. Yaşanan, zamandan çalınıp soyulan bir parçasında hayallerinin hamalları mutluluğun veda kutlamasındaydı. Çalışmadan para kazanmanın geçerli sınırı olmadığı gibi, sevmeden sevişmenin, her konuda yalan söylemenin, umut arayan gözlerle gökyüzü bakışında da sınır yoktu.

Çalga dinlendi. Yaşandı. Zevksizleri yüreklendirdi. Hit oldu. Gece boyu çalındı. Parası olan para saçtı. Olmayan baktı. Opera ve operetler kapandı. Şan eğitimli kokonalar Batı’da bulaşıkçılığı seçti. Harp,  kontrbas, flüt ve kaval gibi müzik aletleri müzelik oldu. Keman ve akordeon çarşıya pazara çıktı. Olanın adı müzikte devrimdi. Notası, sol kilidi, bestekar ordusu yoktu. Çalanlar kadar dinleyenler de mutluydı.

 

O kaplan kaplan

Paran var mı?

 

O kaplan kaplan

Paran var mı?

 

Paran yoksa

Güzel kızın var mı?

Kızın yoksa,

Teyzen var mı?

Bu şarkılar, dünyayı hepimize zindan eden, törende düğünde itfaiyenin nefesli çalgılar orkestrasını dinleyen totaliter komünist rejimin kuyusunu kazarken Bulgar’a yeni bir özgürlük anlayışı sunuyor, sonsuz serbestliği yaşam tarzı yapmaya çalışıyordu. Yeni değerler dizisinde parası olmayana özgürlük yoktu. Parası olana özgürlük çoktu. Önce kafalar karıştı. Düzen ve ahlak bozdu. Geleneksel müzik, kültür ve medeniyet anlayışımızın altından girenler üstünden çıktı. ÇALGA manevi dünyada yarattığı kaosa püskül oldu.

Bulgaristan’da özgürlüğün yeniden değerlendirilmesi birçoklarına göre Çingene mahallerindeki çaresizlik fışkırışıydı. Bulgar hırsızlığın, aptallığı, çaresizliğin ve ahlaksızlığı çalga olarak yaşıyor ama bunların kendinden olduğunu kabul etmiyordu. Çalga yasaklandı.  Sevmeye ve kuş gibi uçmaya yasak işlemedi.

Özgürlük sınırları zorlandı. Çalga sevenler stadyumlardan taştı. Komünist dünya görüşlü insanların bakış açısı öyle değişti ki, BSP Haskovo miting-konserinde Aziz donunu indirdiğinde yuhalanacağına alkışlandı. Alabildiğine yayılan karışıklık ortamında hiçbir işe yaramayanlar arasından kendilerini adam sanmaya başlayanlar çıktı. Köylerden kente inen ve sivrilme alanını gece kulüplerinde kız ve uyuşturucu satmakta bulan ve yiyip içmeyi ve sorumsuz sorgusuz yaşamayı seçen kalın enseliler siyah takım elbiseli ve kravatlı Jeeplere bindiler. Model oldular. Onlar nezaketsizliğin, kabalığın, vahşet hareketlerinin tiksinti modeliydi. İğrençliği yasal durum ve kültür haline getirmeyi denediler.

“Yeni kültürü” yaratanlar geleneksel kültür ve yaşam biçimini, namuslu ve ahlakı olanı toplum çamuruna itmeyi denedi. Millet, etnik, dil ve din tanımadılar. Normal koşullarda çalışarak, okuyarak, gelişip yaratarak başarı yolu açma çabalarının yerini çalışmadan kazanmak, aydın olmadan akıllı olmak, alıp çalmak, yasak işlerle uğraşmak, insana varınca her şeyi satmak ve bu iğrençlikte sınır tanımazlığı yaratmak oldu.

Temel kültür ve sanat kaynağı talika tıkırtısı ya da karyola gıcırtısı olan Çingenelerin kalın enselilerle ÇALGA ortamında buluşarak bütün toplumu kültür ve sanat bataklığına çekmeyi başaracağına inanmak istemeyenler de vardı. Bu işin konser repertuarını değiştirmekle olmayacağına inanalar da kalabalıktı. “Ben yoruldum hayat gelme üstüme” deyecek güçler yok oluyordu.

Çalgacılardan hiçbiri üretmeden tüketmenin, kazanmadan harcamanın, senin olmayanı kendinin saymanın bir ideoloji olduğunu bilmiyordu. Yangından yorgan kaçıranlar, “bozulmadan düzelmez” sözüne sanki inanmışlardı. Diken battığı yerden çıkar diye düşünenlerse kurtuluş seli buysa bir de atalım kendimizi suya inanmışlığıyla hazırlık yapıyorlardı.

Bulgar koşullarında ÇALGA, insancıl ruhu kemiren bu ideolojinin adı oldu.

O, gelenekten gelene ters olsa da, insan ve toplum nizamı için arzulanan ve doğal gibi sunulan belirli yeni fikirlere ve anlayışa dayandığı için bir ideolojidir. Bizde herkes boyundan büyük işlerle uğraşmayı sevdiğinden üniversitelerinden tonla feylesof çıkar. Aralarında ÇALGA KÜLTÜRÜNÜ analiz edenlerin sayısı bir elin parmaklarından azdır. Bunu anlamak şöyle mümkün olabilir.

Bir sosyal olgu olan ÇALGA aslında bilinen kültürden uzaklaşıp vazgeçmektir. İnsanın kendi cahilliğinden, kendi beceriksizliğinden, haylazlığından memnun olduğu, bununla övündüğü ve gururlandığı yeni durumdur. Bu olgu Bulgaristan Türklerinin halk sanatını etkileyememiştir. Geçen yüzyılın 70’li yıllarında pop müziği ve hipar kültürüyle beslenenlerde görmüştük bunu. Bulgaristan’da çalga müziği aptalların, bön kafaların övdüğü bir tarza dönüştü. Trafikte yol vermeyenlere, okulda öğretmenlere saldıranlara, toplu taşıt araçlarında saatlerce çekirdek soyup kaplarını yere tükürenlere ve insan arasında götünü kaşıyanlara sevdirdi kendini o.

Bu müzikle gelen felsefi anlayışta insan taşıdığı elbise, sürdüğü araba, yaşadığı daire idi. Kadının bütün değeri silikonlu göğüslerinde, şişkin dudaklarında ve yatak hünerlerindeydi. Çalga müziği hiçbir şeyi eleştirmiyor, göz çakıp başka birini aramıyor hatta hiçbir yorum dahi yapmıyordu. Olay sonsuz bir güç halini alan tüketme, sürekli deneme arzusunda kilitlenmişti. Bu anlayışa dayanan hayat tarzı hayvanlarınkinden farksız olduğu gibi biz Müslümanların hayat anlayışı ve ahlakımızla da tamamen bağdaşmazdır.

Hiçbir şey karşısında sorumlu olmayı kabul etmeyenler bu özgürlük anlayışıyla karar almak istemediklerinden diyalog kurmak da istemezler. GERB hükümetindeki bakanlardan daha fazlasının başka partilerden olması buna en parlak örnektir. Sorumluluk taşımak istemeyen L. Mestan partisinin Cumhurbaşkanı adayı olmayı kabul etmedi. Ne HÖH ne de DPS’nin 27 yılda bir Türkçe kitap bastırmaması da sorumluluktan ve riskten kaçtıklarına işarettir. Şunu unutmayalım ancak karar alma sürecine katılan kişiler manevi diyalog arar. 1990’dan sonra bizde çalışma zorunluluğu kalktı; seçenek sunan da olmadı. Özgürlük ve düşünme de yoktu… Böyle  bir “cennette” çalga doğması çok doğaldı.

Bulgaristan toplumsal gelişimi üzerine çok isabetli yorumlar yapan “Deutsche Welle” radyosu “Çalga denizinde sallanan toplum” yorumunda şöyle demişti. Tarih: 19 Nisan 2012.

“… Çalga, alelacele ve hiçbir kurala uymadan para yapma, yasaları ve düzenli yaşamı ayakaltına alan algıyı yansıtır. Zenginlik kaynağının nerede olduğu kendilerine sorulmayan yeni erkek kahramanların idealinde bir tek lüks ve gösterişte bulunma vardır. Kişisel çıkarların ve kişisel bağların amansız dayatılmasında çalga kültüründen örnekleri çoktur. Bu olumsuzlukların siyaset üzerindeki yansımasını ise şöyle açıklayabiliriz. Yeni siyasi sınıf, kamu çıkarları açısından, yasaları hiçe saymayı ve kendisinin de kişisel sorumluluk taşıması gerektiğini gözden kaçırmayı seçti. “

Batı ülkelerinden farklı olan Bulgaristan’da çalga kültürü Geçiş Döneminde gelişen yeni elit tabakanın kültüründen bir parça oldu.  Nesnel nedenleri olsa gerek. Bu, memleketimizdeki ekonomik ve sosyal yaşamda yönetici pozisyonlar alan kişilerden büyük bir kısmının köylerden gelmiş olmasında ya da son yıllarda köyden kente akınla “yeni vatandaş olan” tabakadan olmalarında gizlidir. Bu tabakanın içinde Varnaya bağlı Drındar köyünden gelen Ahmet Doğan’ın liderliğini,  Vratsa köylerinden gelen Peevski’yi hatta spor kulüplerinden gelen Borisov’u ve belki de meclis bileşiminin yarısını görebiliyoruz.

Her yerde olduğu gibi Bulgaristan’da da yok olma kültürüne karşı savaşmak için var olma kültürü gelişiyor. 6 Kasım 2016’daki halk oylamasına katılan 3.5 (üç buçuk) milyon Bulgaristan vatandaşının siyasi sistem değişikliği toplumun yalnız maddi ve mali olarak yeniden yapılanmasını isteyen yeni bir ruh oluştuğunu sergilemekle kalmadı. Yaşanan yıkımdan ve çöküşten doğan vurdumduymazlığı yaşatmaya çalışanlara isyandı. Dış ülkelere akan insan selini durdurmaya çağrı oldu.  Halk oylamasından 5 gün önceki 120 bin kişilik ulusal miting-konserde hiçbir çalga parçası söylenmedi. En seçkin sanatçıların beğenilen yurtsever eserleriyle yeni bir yaratıcı, kurucu ve yüceltici ruh oluşturma atılımı toplumu yüreklendirdi.

Birçok sistem değişiklikleri bir şiirle, bir müzik eseriyle başlamış ya da son bulmuştur. Schiller’in “Neşe Şarkısı” yeni bir Avrupa doğacağına müjde oldu.

Bethoween’in “9. Senfonisi” eski kıtanın adil bir şekilde birleşeceğine simge oldu. Değişmeye başlayan toplumlar yıkım ve çöküşün yarattığı kültürü ve sanatı rafa kaldırmayı mutlaka başarır. Gerçek değerlerine dönme yollarını arayıp bulur.

Bir sonraki yazımızda vatan sevgiyle yazılmış şiirlerimizden örnekler sunacağız.

Her şey gönlünüzce olsun.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir