Önce Algı Sonra Bilinç Dönüşür.

Tarih:  27 Kasım 2018

Yazan: İbrahim SOYTÜRK

Konu: Ahlak değişmeden birey ve cemaat değişemez.

Son soluğu alıp vermiş yüzden fazla balina ve yunus balığı ızgaraya dizilmiş gibi dizilmiş kumsala. Bu kıyı kâh Filipinler’de kâh Haiti’de… Üzgünüm! Yunus ve balinaların derdine çare yok. Birinin içinden yarım ton plastik çıkmış. Onlar okyanusları temizleye dursun, okyanus-deryası onları çöp tenekesi sanıp karaya atıyor…

TV karelerinden herkes etkilenmiştir. Küresel kara okyanus-deryası için bir çöplük. Ne suda ne karada bütünsellik bilinci yok. Olsa ne olacak, işe yaramayandan kurtula bilene hayranım.

Kendi kendini arıtabilen okyanus-deryası, insanoğlunun en yüce eseri olan toplumdan defalarca mükemmel bir yaratık! Özelliği, öz arınma tesisinin otomatik çalışır olması! Hayattan kopanlardan kurtularak geleceği arıyor. Toplumda bu özellik yok. Hayat koşullu ve karmaşık! Geçmişle gelecek yapışık ikizler gibi, her an yeni doğum yapan toplum sancılara teslim olmuş, bugünü göremiyor. Okyanusun, denizin yaptığını toplum yapamıyor. Kendi arıtamıyor. Faşizme takıldık kurtulamadık, totalitarizme yakalandık arınamadık, demokrasimiz hastalıklı, deniz-derya kudretimiz yok ki, pırıl pırıl ışıldayalım. Bizde faşizm ile totalitarizm naaşları yan yana üst üste… Gömsek de diriliyor…

Toplumda yasallıklar ve yasalar var.

Yasallıkları doğa koymuş, insan bilincinden etkilenmiyorlar. Onlara tesir edebilen yalnız insanoğlunun doğaya yaptığı kötülüklerdir.

Ahlakı yaratan dindir. Yasaları yazıp onaylayansa insanlar. Adalet adına hiç biri durup dururken kendiliğinden hareketlenmiyor. Şiddet uygulayanın, hırsızın, katilin yakasına yapışan yasa görmedim. Yasanın eli kolu yok. Tutuk evleri devletin ama rüşvetçi cebini kesip aldıklarını halka akıtmıyor. Yanlış yaptım doğrusu budur demiyor. Uygulayıcı yargıç ve savcıları namus ve şerefin adalet noktasında buluşamıyor.

Her şey algıya ve anlayışa bağlı, onur ve bilinç tepeden bakıyor. Denizin arınmasına, kumsaldaki balinalara, çalana, rüşvet alana, yalancıya ve dolandırana bakış da öyle… Arınmanın da yazı ve turası var. Denizin arınması başka toplumun arınması başka…

Eksikliğimiz var ki, bizdeki kokuşmuş faşist-totaliter komünist kalıt hala nefes alıyor. İnsan ömrünün 100 – 150 sene uzatılacağı haberleri ölü canlılara kuvvet iğnesi oluyor. Demokrasinin ise büyük bir riziko olduğuna işaret edenler çoğalıyor. Totaliter milliyetçi zehir pusu kurmuş bekliyor. Aşırı milliyetçiler gardiyanlık yapıyor fırsat kolluyor.

Arınamayan, değişemeyen bir toplumda doğduk.

Dedem, güneşle yıkanma bir ihtiyaçtır diyordu. İsmimize, dilimize, dinimize saldırılara karşı, amca, dayı, arkadaş cenazeleri kalkarken dövüldük balyozla örs üzerinde… Saflarımız, bir parti, bir dernek olmaktan öte bir kükreyişin öfke dolan yelkenleri oldu. Direnmenin kaçınılmaz olduğu yıllarda yetiştik! Bu gerçeği duygularımız algılıyor bilincimiz depoluyordu.

Öncesi de siyası yapılanma içindeydik. Ancak ne yazık ki, baskıcı toplumlar bizi gereksiz bir şey sandığından içinden attı. Topluma zehir olan biz değildik. Gerçekler bambaşka olsa da, hem faşist hem de totaliter komünist Bulgar toplumları bizden hep arındı. Deryanın balinaları kumsala dizişinden çok daha sert bir tavırla Vatanımızdan canlı canlı sökülüp atıldık.

27 Kasım 2018 tarihli sabah postamda Deliormanlı yaratıcılarımızdan Hikmet Efrahim’in bir mektubu vardı. Sorosçu oluşuyla ünlü Dr. Antonina Jelyaskova’nın yurtsuz bırakılma trajedimizi anlatan 21 yıl önce kaleme alınmış bir yazısından kısa bir alıntı seçtim: (Kendilerini bizden sayanların anlatım inceliğine dikkat çekerim.)

“120 yıldan beri Türkler Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç ediyorlar. (kovuluyorlar ya da göçe zorlanıyorlar demiyor.) Komşumuza yeni göç de bu arada, geçen yüzyılın başında, 50’li yıllarında veya 90’lı yıllarda olması önemli değil, Bulgar devleti ve toplumu bu vatandaşlarımızı tamamen unutmaya gayret etmiş, sanki onlar bu topraklarda hiçbir zaman yaşamamış, sanki ortak vatanımızda onlarla iyi ve kötüyü asla paylaşmamışız.

Zorla göç dalgaları:

* 1878 ile 1912 yılları arasında Bulgaristan’dan (Türk, pomak, Çerkez ve Tatar) olmak üzere 350 bin kişi göç etmiştir;

*  1913 – 1914 devletler hukukuna uygunluk içinde her yıl Bulgaristan’dan 10-12 bin kişi göç etmiştir;

*  1940 -1944 savaş yıllarında 15 bin Türk göç etmiştir;

* 1950 – 1951 yıllarında toprakların zorla kooperatifleştirilmesi 155 bin Türkün Türkiye’ye göç etmesine neden olmuştur.

* Aileleri birleştirme Bulgar-Türk antlaşmasına uyarak 1968’den sonra 70 bin kişi Türkiye’ye göç etmiştir;

* 1878’den sonra en büyük göç 1989’da yaşandı. “Soya Dönüş” süreci tarafından kovulan 360 bin Türk Bulgaristan’dan ayrıldı. Jivkov rejiminin düşmesinden sonra bir kısmı Bulgaristan’a döndü, 240 bin kişi daimi ikamet yeri olarak Türkiye’yi seçti;

* 1990-1997 yılları arasında ağır ekonomik bunalım yaşayan Bulgaristan’ı 30-60 bin arasında Bulgaristanlı Türk turist vizesiyle ekmek parası için Türkiye’ye geçmiştir.

Uzman hesaplarına göre 1989 – 1997 yılları arasında Bulgaristan’da 400 bin kişi daha çekip gitmiştir.

Buna bir Bulgaristan’ı Türklerden temizleme de diyebiliriz. Süreç olarak sona ermemiştir. Soru: Türklerden arınan Bulgar toplumu güçsüz kalmıyor mu? Toplumda olanlar doğada olanlardan farkı değil mi?

Şu iyi bilinmelidir, göç dalgaları baskı ve terör sonucu oluşmuştur. Türkiye’ye vardıklarında bu kişiler her zaman sığınmacı hanesine kaydedilmiş, (yani yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda bırakılmış kişiler olarak işlem görmüştür.) Türkler kovuldu. Yerleri boş kaldı. Toplum en değerli varlığından – ahlaklı, şerefli, dürüst, güçlü, bilgili ve bilinçli insan gücünden yoksun kaldı.

Not: Bulgaristan’da bu arınma tek uluslu devlet kurmak için yapıldı. 140 yıldan beri ezilen Türkler göçe zorlanmıştır. Bu olumlu anlamda bir toplumsal arınma olmaktan farklıdır. Bulgar toplumuna savmayan yaralar açmış, nüfusun azalması demografik çöküşe, ekonomik durgunluğa ve gerilemeye sebep olmuştur. Toplum arınmamış, gerilemiştir. Toplumsal arınma üretim ilişkileri ile üretim güçleri arasındaki antagonizmin yeni ilişkiler tesis edildiğinde gerçekleşir. İnsanları vatanlarından, evlerinden, malından mülkünden kovmakla olmaz. Toplum kurumlarını yıkmakla da olmaz.

Şöyle bir örnek verelim. Osmanlı döneminde Bulgaristan’da 86 büyük han-hamam ve kervansaray vardı. Yazar Necdet Sevin’cin “Osmanlıda Sosyo-Ekonomik Yapı” eserinden bir kervansaray tanıyalım. Sayfa 16.

“Kervansaraylarda Müslim, kafir, zengin, fakir her türlü yolcunun, her türlü ihtiyacı devlet tarafından parasız olarak karşılanırdı. Yüzlerce kişilik kafileler yerler içerlerdi, atlarına yedirirlerdi, para alınmazdı. Kervansarayların yemekhaneleri, aşhaneleri, erzak ambarları, ticari eşyayı koyacak depoları, yolcuların atlarını koyacak ahırları, samanlıkları, yolcuların yıkanması için hamamlar, şadırvanları, hastaneleri ve hatta kayıtlardan çıkarabileceğinize göre eczaneleri, yolcuların ayakkabılarını tamir ve fakir yolculara yenisini yapmak için ayakkabıcıları, hayvanları nallamak için nalbantlara varıncaya kadar  her türlü ihtiyacı  karşılayacak teşkilat ve tesisleri ve bütün bunları, bunlara dair gelir ve masrafları idare edecek divan (Büro) ve memurları vardı.”

Şimdi kervansaraylarımız yok edildi, medreseler, okullar, hamamlar yıkıldı, kuran kursları, sanat etkinlikleri yasaklandı, aş evleri kapandı, hayır cemiyetleri yasaklandı. Bu yasak ve kapatmaların yeni anlamı yok, çünkü yerine konan yok. Huzur evleri ölüm bekleyenlerin sefil hanesi, sosyal yardımlarla sürünmek bile imkânsız, hastaneler kapanıyor, ilaçlar ateş pahası, mezar yerlerine yaklaşılmıyor vb. Yok edilenin yerine yenisi konmadıkça işlenen suçtur. Bulgaristan’ın en büyük şehri olan Sofya’da 90 bin Müslüman yaşıyor ama, Müslüman hastanesi, Müslüman huzur evi, Müslüman aşevi, Müslüman mezarlığı vs vs yoktur.

Dr. An. Jelyaskova’nın yazısından bir alıntı daha veriyorum.

“Geçen yüzyılın 30’lu yıllarında Türk aydınlar Bulgaristan’da modern laik Türk okul ve eğitim sistemi kurmaya başladı. Bu, Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün ilhamıyla gerçekleşti. O zaman Türk çocuklarına Bulgarca öğretmeleri için okullara Bulgar öğretmenler davet edilmişti. 1944 yılında 740 Türk Okulu vardı, 1950’yılında Türk okullarının sayısı 1100 olmuştu. Türk liseleri de açılmıştı. Bulgar siyasi partileri Türkçe gazete çıkardı. Türkiye gazete ve dergileri Bulgaristan’a ulaşıyordu.”

Bunların hepsi yok edildi. Yerine konan nedir? Bir hiç! Oluşan tablo şudur. Bugün Bulgar Okulu bitiren çocuklardan % 40’ı okuma yazma bilmiyor. Mecliste yapılan konuşmalarda halkın % 80’ni “debil” diyen vekiller var. Her şeyimiz yok edildi.

Bizim okul dışı aydınlığımız da vardı:

Ezilen halkı savaşıma çağıran dervişleri rahata bırakmadılar. İlham kaynağı türbelerimiz yıkıldı. Türk dil ve dinini, örf ve adetlerimizi, yeni olanı imar edip yayan misyonerlerimizin, öncülerimizin, dayanışma ve sosyal yardım kurumlarımızın başına gelmedik kalmadı.  Olan olsa da bugün ayak bastığımız ahlak, “elin tek, belin berk, dilin pek tut, aşına, işine sahip ol, son zafer bizim olacak” ilkelerine dayanır.

En kötü olan!

Bizi birbirimize kırdırmayı denediler. Seçtiklerinin beynine ve ruhuna Türk düşmanlığı akıtmayı başardılar. Ahmet Doğan ve Lütfi Mestan gibi bizden olmayışlarından gurur duyan tipler yarattılar. Doğan, içine kapanmış, yalan ortamında yetiştirilmiş, yalan söylemeden yaşayamıyor. Son yalanı şudur: Ömründe 2 gün mesai yapmamış bu kişi 2018 yılında Bulgaristan’da Yılın Yatırımcısı ilan edildi. Olamaz böyle bir şey demedi. Biliyorsunuz kimse Bulgaristan’a yatırım yapmıyor. Gurbetçilerin ailelerine gönderdiği yardımlar yatırımdan gösteriliyor.  Bu tipler yalan paketinde şakımaya her zaman hazır.

Olay bireysel olmakla kalmıyor. HÖH partisi içinde 5 bin kişilik birbirine kenetlenmiş birbirinin sıcaklığını duymadan yaşayamayan ruhsuz bir omurga oluşturdular. Bunlar hain elinden para görmeden huzur bulamıyor. Eğer bu arınmaysa, kirlenme nedir?

Mestan masalı bitti.

Lütfi Mestan’ın durumu daha da kötü. 2 yıl önce günde 500 leva harcamadan, kalın puro içmeden, viski kadehlerini kurutmadan rahata kavuşamıyordu. Kaynak suyunu çekti. Gizli görüşmeleri devam etse de, Delyan Peevski onun tarlasına tohum atmıyor. Sahte zenginliğin yanar dağı söndü.

Türk kimliği ve İslam ruhu içine doğduğumuz evdir.

140 yıldan beri Hıristiyan ortamında ve her Türkün ve Müslümanın karşısına dikilen Bulgar devleti tarafından biçimlenen ve yönetilen bir toplumda hayat hakkı aradık. Türk kimliği ve İslam dini bizim içine doğduğumuz evdir. Bu evi genişletmek, kat üstüne kat kaldırmak ve yeni Türk ocakları yakmak davamız olurken, karşımızda her zaman ve her yerde Bulgar devletini ve kışkırttığı aşırı milliyetçi, faşist güçleri gördük. Tutuştuk yandık ama tarih olamadık. Dik durduk ama eziyetten kurtulamadık. Genç kuşağa Türk kimliğimizi devretmede zorlandık. Geçmişimizi maddeleştiremedik, belgeleyemedik, dilimizi, dinimizi, kimliğimizi koruma kavgası verirken aldığımız yaralar savmadı, azdıkça azdı. Çok değerli bir tarihi, Bulgaristan Türklerinin Kimlik Mücadelesi tarihini efsaneleştiremedik. Biz hepimiz bir aileyiz. Bizi birbirimizden koparıyorlar. En büyük kaybımız parçalanmamız oldu. Son bölünme kendilerine güvendiklerimizin elinden oldu. Pasifleştiriliyoruz. En büyük güç kaynağımız Türk kimliğimizdir. Büyük Türk Milletinden bölünmez, özünden kopmaz parçayız. Bu nedenledir ki, bugün bizi bir kaktüs çiçeği gibi görüyorlar. Kendi özümüzden beslenmemizden ve dikenlerimizden korkuyorlar. Onlardan duygu ve düşünce istemeyişimiz, ortak hedef koşmamamız hepsini kudurtuyor.  Kendi ortamımızda ve maneviyatımızdan aldığımız ilhamla yarattığımız ortak duygu ve düşünce dünyamızdan korkuyorlar.

Bulgar toplumu arınıyorum iddialarıyla kendini aldatıyor.

İki Dünya Savaşı arasından kalan faşist kırıntılar günümüz siyasetini belirliyor. Makedonya, Balkanlar siyaseti onların. Yengeç gibiler, bir bacakları Rusya’ya yapışmış, ikincisi Avrupa Birliğinde, gözleri Türklerde, arka bacakları Amerika’da… Düşünseler bu toplumu arıtmak imkânsız! Gelecek öze dönmektir, gelecek köke dönmektir, eski dostluklarla yaşamaktır dediğimizde bize kızıyorlar. Okyanus derya ve balinaları kumsala dizebilir. Karada yaşayanlara “bakın yaptıklarınıza!” diyebilir ve halklıdır. Fakat toplumsal arınma kurallarını bilmeden yerlilere eziyet etmek, onları ocaklarından kovmak, topraklarından sökmek, zulüm yaşatmak suçtur. Bu gidişe son vermeden ufuk görülemez. Yeni bir tarih algısı, yeni tarafsız bir duyum ve bilinçlenme zamanı gelip çattı…

Bulgaristan’da faşizm ve totalitarizm mezarı kazılmıştır. Na’şın yakılıp külünün gömülmesi veya denize atılması gerek. Doğal-derya da bu pisliğin külünü yutmaz. Kurda kuşa, sürüngenlere ve böceklere yem olsun diye değil, insanlara ve topluma ibret olsun diye sahile çıkarır. Mumyalaştırır ve gözümüze sokar…

Böyle bir ortamda, Bulgaristan’da kalmak ve yaşamak artık bir talihsizlik oldu. Bizimki Vatan ve cennet sevdası! Davamızdan ödün veremeyiz.

Paylaşın ve birlikte olalım.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir