Ölüm Cezası ve “Dehşet Odası”

BGSAM  1

20 03 2018

Kaynak: Fakti. Bg, tarih 19 Mart 2018. Sofya/ Bulgaristan.

Bulgarcadan çeviridir.

Konu:  Bulgaristan Hapishanelerinde dün ve bugün.

Dönem toplantılarını Sofya’da yapan Avrupa Konseyi açıklamalarına göre, 2016 yılında 27 AB ülkesi arasında hapishanelerdeki mahkûm sayısının artışı bakımında Bulgaristan yılın şampiyonudur.

2015 yılına kıyasla Bulgaristan’da içerdekilerin oranı % 10,8 artmış ve 2016 Eylülünde 8 347 (sekiz bir üç yüz kırk yedi) kişi olmuştur. Bulgar mahpuslarında 258 kadın var. Reşit olmayan 22 çocuk da içerdedir.  Kapalı kapılar ardında yatanların % 96,9’u erkek olup, bunlardan 191’i yabancıdır.

***

Sosyalizm yıllarından anılar: Ölüm cezası ve “Dehşet Odası”.

Ölüm bedenlerine girdiğinde Kefene sarılmadan gömülenler.

28 yıldan beri Bulgaristan’da idam cezası infaz edilmiyor. Bulgaristan mahkemelerinde, idam cezası alan birçok vatandaş daha sonra aftan yararlandı. Ardından da moratoryum (infaz erteleme) devri başladı.  Bu süre bitince, içerdekilerden bazıları salıverildi, diğer idamlıkların cezaları da müebbet hapse çevrildi.

Bugün dışarıda olanlar, demir parmaklıklar ardındaki idam cezalı olanların geçirdikleri yılları asla anımsamak istemiyorlar. Bak socb.com.

Her gün ve her saat tam 10 yıl ölümü bekledikten sonra serbest bırakılanlardan biri, başka çıkış kalmadığından ölümü kucaklayıp bağrına basmaya da hazır olduğunu paylaştı. Fakat o bir istisnadır. Onun kara kader kardeşlerinden birçokları intihar etmeyi denemişler ya da gardiyan gelip kapıyı açarak kendilerini son “geziye” çıkarmasını beklerken delirmişler. Burada söz konusu olan, gardiyan, hapishane müdürü ve cellâdın (bazen bunların üçü de aynı kişidir) katıldığı “tiyatro sahnesi” dediğimiz bir ritüelin baştan sona icra edilmesidir.

Ölüm yolu:

İlk adımda Bulgaristan Halk Cumhuriyeti “Ölüm Cezasını” onaylıyordu.

İkinci adımla, özel bir kurye “idam” edilmelidir yazan kağıdı ilgili yere götürür.

Üçüncü adımla, idamlık kişi bulunduğu hücreden çıkarılır.

Ardından gardiyan idamlıyı şaşırtmak için küfür etmeye başlar.

  • Bunları idam edeceklerine af ediyorlar. İt oğlu it palanı pırtını topla. İdamlılar bu oltaya asla yakalanmazlar.

Bunları anlatan Sofya Merkez Hapishanesi gardiyanlarından biridir. O an idamlıların tırnaklarından kan akmaya başlayana kadar duvarları yolduğunu, saldırdıklarını, kaçmaya çalıştıklarını, fakat gardiyanların kuduz gibi üzerlerine çullandıklarını, can çekişeni tekmelediklerini anlatıyor.

Gardiyan anlatıyor:

Emekli maaşını almak için bir yaşlı köylü kadını boğazladığı için en ağır cezaya çarptırılan Vasko adında bir Çingene genç koğuş kapısı açılınca kaçmayı başarıp kaçmıştı. Gardiyanlardan biri üzerine atladı. Vasko boğazına yapışarak onu boğmaya başladı. Tabancasına uzanan gardiyan Vasko’yu öldürdü.

Sorgulama raporunda “kendini savunurken öldürdüğü” yazıldı. Olay kapandı. Ardından gardiyan “kahramanlık ödülü” aldı.

Şu anlattığım bir istisnadır.

Üçüncü adımı atarken, yanı ölüme mahkûm edilmiş bir kişinin başına gelecek olan en kötü şeyler,

Dördüncü adımla yanı “dehşet odasında” işlenir.

Ölüm Odası” denen bu yer, merkez hapishanenin tam ortasında ve mahzende bulunur.

Merkez hapishanede çalışmış ve olayları yakından bilen kişilerin anlattığında göre 1990 yılında “dehşet odası” bir “evrak deposu” haline getirilmiştir. Bu odada olup bitenlerden kimsenin haberi olmazdı, içeri ışık girmediği gibi, penceresi de olmayan “dehşet odası”nın duvarları çok kanın kumaşla kaplıydı. Büyük bir salon olan bu “oda”, tam ortasından “aynalı duvarla” ikiye bölünmüştü. Öldürülmezden önce idamlık yüzüne gözüne bu aynada bakabilirdi. Bu odaya Papaz ya da Hoca girmemiş, öldürülmezden önce mahkûma yakınlarıyla son görüşmeye izin verilmemiş, hiç kimseye “son arzun nedir” sorusu sorulmamıştır.

Cellâtlar, mahkûmları kurşuna dizerken ya da başka bir usulle bir insan öldürürken sembol anlamlı hiçbir şey görmemiştir. İnsan öldürmek onlar için kanlı, iğrenç, ağır, fakat o yıllar için iyi para getiren bir “günlük iş” haline gelmiştir.

Sinirine hakim olamayanlar bu “işi” yapması olanaksızdır. Anlattıklarına göre Merkez Hapishanede çalışmış cellâtlardan ikisi tımarhaneye düşmüştür. Cellatların, morg görevlileri ile mezar kazıcıların hepsi alkolden ölmüştür.

İdamın yerine getirilmesi

İdam edilecek olan mahkûm “Dehşet Odası” ortasında betona mıhlanmış ağır bir sandalye vardı ve idamlık önce bu sandalyeye sımsıkı bağlanıyordu. Bu, kolay bir iş olmasa gerek, çünkü koğuş kapısı açılınca çılgına dönen idamlık, yeniden çılgın saldırılara başlıyordu. Cellâtlar başa çıkamayınca, yardıma yetişen hekim oluyordu. Doktor büyük doz uyuşturucu iğnesi yapınca, mahkûm hayat yolunun nasıl sona erdiğini fark etmeden öteki dünyaya geçiyordu.

Şuuru yerinde olarak idam edilenler her şeyi görerek ve hissederek ölüyorlardı.

Onların görmedikleri bir şey varsa o da, duvarın içine saklı monte edilmiş tabanca ve tüfeklerdi. Bu silahların tetiği, hepsinin bağlı olduğu bir elektrik düğmesiydi. Birinci silah tutukluk yaptığında ikincisi hedefin kalbine kurşunla anında deliyordu. Bu mermiler anında öldürüyordu. Kısa bir süre sonra hapishane hekimi ölüm saatini tespit edip evrakları imzalayınca, ceset sandalyeden sökülür ve “dehşet odasından” çıkarılırdı.

İdam edilenlerin cesetleri yakınlarına teslim edilmiyor, ancak nöbetçi gardiyan ile hapishane müdürünün bildiği bir yere gömülüyordu. Bundan dolayı idam edilenlerin yakınlar, çok uzun zaman yakınlarının öldürüldüğünü bilmiyordu. İdam edilenlere ayrı mezar kazılmıyordu.

İdam edilenlerden birçoğu morglarda yakılmazdan önce, cesetler stajyer tıp öğrencileri tarafından kesilip biçiliyordu. Doktorların anlattığına göre kurşunlanarak öldürülen bu cesetlerden göz akı, değişik organlar vb alınarak, yasa dışı bir yolla olmak üzere, dış ülkelere gönderiliyordu.  Bu işleri yapan ise, ilaç ve medikal ürünler dış satımı yapan özel olarak kurulmuş bir dış ticaret şirketi tarafından yasa dışı yollardan gerçekleştiriliyordu.

Günümüzde Filibe (Plovdiv) Belediyesine bağlı olan Novo Selo köyü muhtarı yedek Albay Geno Yunakov Bulgaristan’da idam cezalıları infaz eden en karanlık kişilerden biridir.  O bu “kahrolası zanaatta” 22 yıl çalışmıştır. O bu işe Sliven Hapishanesinde başlamış, daha sonra da Plovdiv Hapishanesine değiştirilmiştir. “İşini yaparken” idam cezasının nasıl yerine getirildiğine defalarca tanık olmuş ve kendisi de infaz etmiştir.

Yunakov, 1982 yılında idam cezası olanların ırmak kenarında öldürüldüğünü anlattı.

Fakat o, bu kişilerin neden ırmak kenarında kurşunlanarak öldürüldüğüne açıklık getiremedi.

İdam cezası olan mahkûmlar Sofya’da İskır nehri, Plovdiv’te ise Meriç (Maritsa) nehri boyunda kurşuna dizilmişlerdir.

Mahkûmların kurşuna dizildiği “dehşet odası” Sofya Merkez Hapishanesinde daha sonra kuruldu.

Köydeşlerinin ve meslektaşlarının  “yiğidimiz” olarak hitap ettikleri Albay Yunakov, birçok defa ölüm emrini yerine getiren bir kişidir. O şunları anlattı: Gece ter içinde uyanıyorum. Uzun süre uyuyamıyorum. Daha doğrusu, kanı olayları yeniden yaşamamak için uyumamaya çalışıyorum.

Katilin hafızasında en derin yarayı Bulgar Havacılık Şirketi BGA “Balkan” hostesi Lüdmila Ravnyaşka’nın gaddarca kurşuna dizilmesi açmıştır. Ravnyaşka, malına mülküne el koymak için teyzesini öldürmüştü. 26–27 yaşındaydı. Çok güzeldi. Zeki, yüksek tahsilli ve yabancı dil bilen bir kızdı.  Yaşlı teyzem genç olanlara para ödeyerek eğlenmeye başlamamış olsaydı, asla öldürmezdim, diyordu.

Genç kadın bir sevgili tutmuş ve ondan teyzesini öldürmesini istemiştir. O da yaşlı kadının kafasına çekiçle vurarak ölümüne sebep olmuştur.  Yakalandıktan sonra, hostes azmettirici, oğlan da öldüren olarak, ikisi de idamlık olmuştur.

26-sındaki güzelin öldürülmesi.

Cellâdın anlattığı üzere, Sliven Kadın Hapishanesinde Lüdmila’yı sevmeyen yokmuş. Bu kadar güzel bir genç kızın idam edilmesine herkes karşıymış. Ne ki emri yerine getirme görevi Albay Yunakov’a verilmiş. Bu onun gerçekleştireceği ilk infaz olmuş. O zamana kadar “sinek öldürmemiştim” diye anlatıyor.

Hostes kıza mezar kazmaları için önce Sliven mezarlığına gitmiş ve mezar kazıcı Çingenelere 1 leva 50 stotinka ödemiş. Sonradan öğrendiğine göre, 5 yüksek rütbeli subay kızı öldürme emrini kabul etmemiş. Sonunda bir teğmen razı olmuş. İnfazdan önce 3 kadın doktoru Lüdmila’yı muayene etmişler. Kadınlar öldürülmezden önce mutlaka muayene ediliyormuş, çünkü hamilelik tespit edildiğinde, ölüm cezası değiştiriliyormuş.

“Lüdmila çok sakindi. Öldürüleceğine son dakikaya kadar inanmadı.  Bir sigara istedi. Ateş vermemi kabul etmedi. Sigarasını kendisi yaktı, parmakları titriyordu. İçti. Her birimizin gözüne baktı. Ve

Hazırım. Bir an önce bitirin!” dedi.

Gözlerini kapadı… (emekli celladın sesi bu noktada titremeye başladı ve kesildi.)

Sonra soluklandı ve bu vahşetin hikayesini şöyle tamamlamaya çalıştı.

Gece yarısıydı. Göz gözü görmüyordu. Mezarın kanarında dik dura kıza, katil ateş etti. Onun da eli titremiş olacak. Kızı bir kurşunla bitiremedi. Kız mezar diye kazılan çukura boylu boyunca düştü, fakat ölmedi, yaşıyordu. İnfazdan 16 dakika sonra doktor “nazı atıyor” dedi.

İnfaz grubu içinde “ikinci bir kurşunla öldürmek yasaya uygun mudur” tartışması kızıştı. 17. dakikada doktor ölüm saatini kaydetti. Katil’e 20 leva prim verdiler.

Geno Yunakov, başka bir ünlü Bulgar Bayanın öldürülmesini ise şöyle özetledi:

“Plovdiv’lı dağcı Mariya, hamileydi. Amcasına yakmıştı abayı. İkisinin ortak işi olduğundan dolayı sıkça görüşüyorlarmış. Bir gün kavga etmişler ve Mariya ortağının karnına şemsiye uzatmış, delmiş ve adam ölmüş.

Tutuklanıp yargılanan Mariya Sliven Kadın Hapishanesi’nin idamlık koğuşuna böyle düşmüş. Kendisiyle birlikte dağlara tırmanan Metodi Savov ne yaptıysa yapmış ve ölüm cezasının bozulmasını sağlayabilmiş.

Albay Yunakov, torununu fırına atıp yaktığı için, ölüm cezası alan, fakat infazdan kurtulan Topolovgrad’lı bir nene de tanımış. Avlusunu süpürürken komşusundan torununun oğlundan olmadığı haberini alan nine, süpürgeyi bir yana itmiş, kimseye tek söz söylemeden, torununu yakalayıp, yanan ocağa atmış ve cayır cayır yakmış.

Yaşlı kadın birçok defa doktora çıkarılmış ve kendine malik olmayan raporu hazırlanınca idam edilmekten kurtulmuş ve hapishanede ecelinden ölmüş.

Ölüm cezasının yerine getirilmesinden kurtulan bir başka Bulgar Bayan da Sofya’lı V. P.’dir. Albay Yurukov olayı şöyle anlatıyor: “Eşinden kurtulmak isteyen bu Bayan, bir gece kocasını kesip parçalamış ve sonra da kavanozlara kapamış. Her sabah büyük ihtiyaç için ayakyoluna giderken bu katil kadın beraberinde bir kavanoz götürüyor ve lağım kuyusuna atıyormuş. “Kavanozcu” bayan bir gün yakalanmış ve milis mahzenlerinde sıkıştırılınca olayı itiraf etmiş. Oysa kocasını gömmesine mahzende sadece 2 kavanoz kalmışmış.

Herkes katil kadına ölüm cezası verilmesini beklerken, 15 yıl almış. Komşuları ve tanışları tanık olmuş ve onu erkek şiddeti çıkarmayı başarmışlar. Kocası hakkında şiddete baş vuran ve eşini döverken sınır tanımayan, sevgili besleyen ve aile birikimini yabancı kadınlarla içen biri demişler. Mahkeme de dayaktan çıldıran bayanın cinayeti kocasından kurtulmak için işlediğine kanaat kılmış.

Gardiyan Yunakov, Sliven Hapishanesinde idamlık bir Türk Bayan da tanıdığını anlatıyor.

İki çocuklu bir ana olan bu Bayan’da başka birine gönül vermiş. İş evlenmeye gelince, sevgilisi “seninle evlenmek istiyorum, ama ben senin çocuklarına” bakamam deyince, çocuklarından kurtulma yolları aramaya koyulmuş ve zehirli mantar toplayarak onlara çorba yapmış ve ikisini de zehirlemiş.

Evlenmesine engel kalksa da bir türlü evlenememiş. Kadın hapse girince de “o katille işim olmaz” demeye başlamış ve hapishaneye hiç uğramamış. Tamamen hayal kırıklığına uğrayan kadın çıldırmış ve ampulü çıkararak elini duy prize sokmuş (fasonga) ve 22o W cereyana canını feda etmiş. “Novo Selo” köyü muhtarı, eski hapishane Albayı Yunakov’un anlattığına göre, hücre ve koğuşlarda canına kıyanların sayısı” çok azdır, “idamlıkların her biri yaşamak ister.”

Yazan: Todor Şopov.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir