Ne Kadar Söndük Bir Bilseniz

 

Sevilcan YÜCE

Konu: Şiirle yaşamadan kanatlanamayız.

Çok sevsem de, sevemedim ben son baharı

Yaprakların güneşle sevişmeye doyuşunu

Güzelliklerin rüzgârlara teslim oluşunu

Sarhoş gibi sallana sallana yere uçuşunu

 

Her şey toprak olmak için yaratılmış

Son uçuşta ıstırap çekmeden yaşıyor

Gözleri var mı ki düşen yaprakların

Nereye konacağını kolayca buluyor.

 

İşte böyle bir ortamda Kırcaali’de Bulgaristan Türk Edebiyat Sevenleri, eski demeye kıyamadığımız klasik yaratıcılığımızın sayfalarını buruşturmadan yeni sayfa açmaya toplanan yaratıcı aydınlarımız, özgün sanat eserlerini, rüzgarın yaprakları dalından alıp toprağa indirdiği gibi çocuklarımıza taşıyan Türkçe öğretmenlerimiz güzel bir çalış tay yaptılar.

 

Bizde gidip katılmak isterdik pek tabii. Fakat sanatçının en büyük özelliği kıskanç oluşudur.

Bu anlamda, her biri bizim o eski köy çeşmeleri gibidir. Ne fazla ne az ama hiç kurumadan devamlı akar ve hayatları bir gizemdir. Oysa gizem dediğin nedir? Yaprak gibi dalından düşse sırrı kalmaz, her şey biter. Onların yeteneklerinden başka sakladıkları hiç bir şey yoktur.

Yetenek dediğin öyle bir nimet ki, ne pazarda satılır, ne satın alınır, ortam bulmadan ne baharda yeşerir, ne de güz gelse sararıp solunca dalından düşer! Bu gözle görülmeyen nimetin adı kısaca sanattır. Şiirdir, destandır, müziktir, sanat bir ebediyettir. Hani o hiçbir şey yemeden içmeden nasıl yaşıyor diye düşündüğümüz ve sırrını çözemediğimiz ruhumuzun gıdasıdır o.

 

Bizim için Kırcaali bir şiir, Arda bir şarkı, Rodoplar bir destan, insanlarımızın yaşamı ise bir sonsuz deryadır. Kimlik davamızın beşiği ve eşiğidir inci şehir. 1989 Ayaklanmamızla taçlanmıştır. Kıvılcımlar gibi toplanırız Kırcaali’ye biz. Bulgaristan Türklerinin Yeni Edebiyat Sayfalarını yazmaktır amacımız. Ve bu ruhsal oluşum, Türk kimliğimizin hayat suyudur.

 

Biz, bizden öncekilerin vatan ararken gönüllerinde taşıdıkları ruh gıdasını, onun bu yerde serpilip açılışını, hayat kavgasını bilmeden yaratıcılık davamızı ileri götüremeyiz. Çünkü çalış tay salonlarında doğmaz sanat. Kitap sergileri, kitap fuarları, resim sergileri, şiir geceleri, ozan dinletileri sanat tomruklarının çatladığı mekânlardır. Bir çocuğun şiir söylerken tökezlemesidir yeni melodinin nota kilidi.

 

Ne de olsa, ne güzel olmuş toplanmanız. Fikir alış verişinde bulunmanız ve hiç olmazsa, kendi dilinde, kendi öz sanatını yaratan bir halkın evlatları olarak “Ne kadar söndük bir bilseniz” diyebilmemiz de güzel bir tespittir. Biz söndük de, sönmedik aslında.

 

Geçen hafta Belgrat’ta Kale duvarına dayandım, Tuna’ya Sava ırmağına baktım uzun uzun ve ruhumda üstatların üstadı bestecilerin en ince duygulusu, hem doğuran, hem bestelerini güzel melodilerin üzerine serpiştiren saz ve söz ustası Yusuf Nalkesen’i hatırladım. Onun kökleri Belgrat kalesi surlarının dibindedir. O an oracıkta, sevilen opera sanatçılarımızdan Hakan Aysev Beyle birlikte olmak ve onun bütün eski kıtada duyulacak kadar güçlü olan, Bahar rahmeti gibi sevilen ölümsüz şarkılarını saçlarımı mehleme açarak dinleme özlemi gelip geçti içimden… Besteci Nalkesen orada yaşıyor. Kokusu var havasında…

 

Düşen bir yaprak görürsen

Beni hatırla demiştin

Biliyorsun seni ben

Son baharda sevmiştim.

 

Ve orada o an yaprak dökümü vardı. Yıldızlardan güzeldi yapraklar. Secdeye duruyorlardı düşerken, Ay ve Güneş’e ve kale ağaçlarını sıra sıra bu topraklara diken Osmanlı anısına sanki. O an Tuna ve Sava’nın düşen yaprakları güzel çirkin seçmeden toplayıp denize taşımak için birleştiği çağrıştı içimde. Bütün Balkanlar’ın yapraklarını denize taşımak ne büyük bir görev! Tarihi kaleler, büyük ırmaklar, büyük emeller ve onlara sanat hayatı kazandıran çok dev yaratıcılar var bizim mazimizde ve biz onlara basmadan, onlarla haşır neşir olmadan yeni  atılıma kalkamayız. Yaprak dökümü yaşamış bir milletiz. Ümmetten çatlamış, bir çınar olmuş ve daha dev oluşumlar için yeniden çatlıyoruz. Biz düşme, dökülme, çiğnenme, ezilme çilesi ve hüzün yaşamış, en dev çınarın da bir çekirdekten çıktığına kesin inanan bir milletiz. Ama hüzün hüzündür ve hep yaşanır, yaşamışız da.

 

Elveda gençliğim, elveda hey hatıralar.

Elveda mesut günlerim, ümit dolu sayfalar

Yeni mevsimler dönecek, yine yapraklar düşecek

Giden gençliğim hiç geri gelmeyecek

Ellerim semaya doğru yalvardım yıllarca

Dursun zaman, dönmesin mevsimler.

 

Hep arayış içindeyiz.

Bildiğimiz bir şey varsa bir şafak olduğudur önümüzde.

Biz Bulgaristanlıların Rüstem Avcıya göre 650 türkümüz var. Kadriye Latifova bindallılarla 306’sını söylüyordu köylerimizde. Mesut Tunalı 170 türkü var belleğimde diyor her defasında tambura teline basmazdan önce. Onun boyu başak kadarken babası her gün bir türkü öğrenmeden top oyununa katılmasına izin vermiyormuş. Sonra o bizim Ahmet Yusuf, Ülviye Ahmedova, Cemil Şaban ve yenileri de var bir sürü, üstelik TRT, YouTube, internet, Gogoole ve cep telefonları, bilgisayarlar ve neler neler hep yardımımıza geldi, seferber olmuşlar kadım ve modern Türk sanatını en güzel efsanelerle yaşatmaya. İş zamandadır demedik mi. Yok gibi bir şey ama beklersen geliyor ve gel beraber yürüyelim diye el uzatıyor. Kırcaali çalış tayı bu gerçeği okuyabildi mi acaba!

 

Ne kadar söndük bir bilseniz de, biz biraz da ocakta yanarken mutlaka çatlayıp patlayan ve patlarken binlerce kıvılcım saçan meşe yarması gibiyizdir. XX. yüzyıl gibi insanlık tarihinin en karanlık ve ağır asrında, edebiyat ve sanatın çarpıtıldığı, hele bizim ki gibilerin çok güzel olduğundan ve kıskanıldığından yok edilmeye çalışıldığı bir yüzyılda, 100 şair, bir o kadar da düz yazı ustası, bir o kadar da halk ozanı ve sayıları bilinmeyen okuyucu ordusu yaratabilmişiz. Biz onları umudu beslerken yetiştirdik. Ve bütün bunları aşarak kolektif külliyatlar yaratmaya başlamışız. BULTÜRK yaratıcılar grubu 10 cilt basmış. Ne güzel kıskanma, egoizm duygusunu yenebilmek ve bir kıvılcımdan bir ateş olabilmek. Türklük ateşi. Aslında kıvılcım, ateş ve zamanla mekânın milliyeti yoktur. Hiçbir kimse bir ışıktan senden benden daha fazla aydınlık alamaz ve veremez. Eski teorilerde, o gün orada herkes istediği kadar alabilecek diyenler, ateşi ve aydınlığı düşünmüş olabilirler. Yaratan bu inceliği önceden düşünmüş, ateşlerin birleşmesinden ateş sönmediğini, gerektiğinde alevlerin herkesi aynı derecede ısıtabildiğini vs. Ateşler ortak olabilir. Bulgar bizimle aynı ocakta ısınmak, aynı lambadan aydınlanmak istemedi. Hep bize ateşin sönmüş tarafını, lambanın sisli yanını gösterdi. Oysa hayatta şarkılar birlikte söylenip beraberce dinlendiğinde güzeldir. Şiirlerdeki güzellikler de ortak değerlerin örgüsüdür. Koro ne kadar büyükse eser o kadar yüreklendirici olur.

 

Ne kadar söndük bir bilseniz. Eskisi gibi yüreklenemez olduk. Eskiden bir bakışa, bir hışırtıya, bir nefese baştanbaşa ürperiyorduk. Var mıydı biz gibisi! Ne mutluyduk her türküyü, her şiiri, her masalı bizden, özümüzden hissederken. Sanat belki de o görülmeyeni duyumlasaktır. Sanat bulunamayacak gibi olanı aramaktır. Buldukça bulamamışlık duygusuna kapılıp aramaya yaratmaya devam etmektir. Bizim eski davulcu, zurnacı Çingeneler Balkanlara kaç melodiyle geldiler pek bilinmez ama biz 100 melodi ve 300 ritimle gelmişiz. Sol kilidimiz kâğıt üzerinde değil, parmaklarımızın hassasiyetindedir. Sanatımızdan bir şey satıp bir kırıntıyı bile hediye etmemiş olsak da, ne kadar söndük bir bilseniz.

 

Alevlenmeliyiz. Çocuklarımıza ninni söylemek, masal okumak, şiir ezberletmek, evde hep anadilimizde konuşmak, beraberce TRT ve diğer Türk TV programlarını birlikte izlemek, dededen neneden anadan babadan çocuklarımıza torunlarımıza giden kimlik yolumuzca yürümektir bizim alevlenme serüvenimiz. Ne kadar söndüğümüzü biliyoruz ama yeniden alevleneceğimizi de biliyoruz. Nobel Ödülü’ne laik görülen bir eser yazamadık. Yazabilmemiz için toplanmamız ve tek ateş, tek yürek olmamız gerekiyor. Sanatta birleşmedir niceliklerden doğan nitelik. Elinden su içtiğimiz üstatlarımız umutlu! “Belene” senfonisi bekliyorlar. O gün bu gün çilemize ağlayan Tuna’yı bile doğru dürüst anlatamadık. Büyük Balkan uğultusuna kulak versenize, hep bizi anlatıyor, gitmeyin dönün diye yalvarıyor. Bu defa yaprak dökümü mevsimi uzun sürdü. Çok bekletti eski güzelliklerin dönmesini bekleyenleri.

 

Ellerim semaya doğru yalvardım yıllarca

Dursun zaman, dönmesin mevsimler diye yalvaranlar hep bizlerdendi.

 

Kırcaali’de toplanmış kıvılcımlardan ateş derlenmiş, yanmışsınız.

Hepinizi kutlarız.

Ne kadar söndük bir bilseniz deyim, el ele verip ateşe odun atmışız.

Şiirle, sanatla yaşamadan kanatlanıp uçamayız.

Okuduğunuz ve paylaştığınız için teşekkürler.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir