Milislerin Göremediği Dev Güç

Osman BÜLBÜL

Konu:    “Belene” toplama kampında bizi ayakta tutan özgürlük ruhu oldu.

Türk doğdum, Türk ölürüm” dizeleri “Belene” deki ölümcül uğultuda doğdu.

Kovuştan alıp sorguya ya da dövülmeye götürüldüğümüz anlarda umutlarım sanki azalıyor gibi bir şeyler doğuyordu içimde. Boğulacak gibi sıkılıyordum. Bu anı umudum beni terk ediyor ya da biraz daha eksiliyor gibi yorumlamıştım o zamanlar. Fakat kış günleri yüzüme vuran deli Tuna boyu rüzgârı ruhumu uyandırıyor ve beni hemen derleyip topluyordu. O an rüzgâr haberci rolü görüyor ve sanki kulaklarıma özgürlük yakındır, dik yürü diyordu…

Tuna rüzgârlarının bilinci yoktu. Onların “benden beni istediklerini” bilmiyorlardı. Fakat 1949’dan beri bu adaya düşenlere “toparla kendini ruhu aşıladıklarından” hiçbir şeyden, ne faşizm ne de totalitarizmden korkmadan, hepsine meydan okuyarak esiyordu.

belene ile ilgili görsel sonucuDar vakitlerdi. Adada kapalı tutulanların suçsuz olduğunu bilen azap melekleri buraya uğramadı. Ayrılık sancıları ve kaygı ruhları sarmıştı. Bahardı. Güneş her gün ziyaretime geliyordu. Bir sabah güneşle birlikte eşim de geldi köprübaşına. Elime sarmaşık tohumları verdi. “Açmasını beklerken günler geçer” demişti. Bir taş duvar dibine ektim, boyumca uzadı. Mavi açtı.

Yine bir hafta sonu köylüm kemik Mehmet belirdi köprübaşında. Koca Balkana ağaç devirmeye gider gibi geldi. İri yarı oluşu milisleri ürkütmüştü. Dertleştikten sonra “korkma geçer, rüzgâr değişiyor” dedikten sonra torbasından bir koyun postu çıkardı. “Ranza önüne at, üstüne batarsın, gece de sırtını yaslarsın” dedi. Kolları uzun zaman boynumda kaldı.

Bir defasında bir tespih geldi bana. Göz nuruyla işlenmiş. Boncukları dizilmiş, birliğimizi simgelemiş, kardeşten kardeşe içten bir selamdı.

Aramızda bilekleri Rus kelepçelerinden morarmış arkadaşlar vardı.

Gözleri uykusuz gecelerden mosmor olmuş kardeşlerimiz.

Ay ışığını beklemekten yorgundu ruhları:

O gecelerde yan ranzada gözleri gökyüzünde şair ruhlu Mahmed’in

 

Ne güzel şey hatırlamak seni

Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine

Bir çekmece

Bir yüzük

Ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım

Ve hemen

Fırlayarak yerimden

Penceremde demirlere yapışarak

Hürriyetin sütbeyaz maviliğine

Sana yazdıklarımı bağra bağıra okumalıyım…

Ne güzel şey hatırlamak seni

Ölüm ve zafer haberleri içinden

Hapiste

Ve yaşım kırkı geçmiş iken…

Sözleri kulağıma mehlem gibi geliyordu.

“Belene” kahramanlarının yenilmez, bükülmez, diz çelmez ruhu böyle doğdu.

Birçoğumuzun dayaktan sırtı mosmor, eli kolu kırık olsa da, o çilenin ve eziyetin içinde bizi birbirimize bağlayan bir elektrik vardı. Bu belki de hepimizin bu dünyadan kopmuş, kara kaderli Tuna adasında yakınlarımızı hatırladığımız gecelerde ya da sabah kalkarken selamlaşırken beliren bir duyguydu.

Birçok kişinin gömüldüğü ve 20–30 yıllık ağaçların kış gecelerindeki uğultusu ve ne istediğini bilmeden taşmış nehrin adayla birlikte bizi de boğmak istediğini var gücüyle bağırması hepimizi titretiyordu. Ve oluşan korku kırık kemiklerin sızısını unutturuyordu.

Bu kampı yaratanlar katmerli dehşet yaşatmayı başarmışlardı. Bir “temerküz kampı”, bir işkence merkezi, insan hakları bakımından kontrolsüz bir hapishane, bir mezarlık, insan ruhunu çökertme tezgâhı, karanlık bir dünya, ne istediğini bilmeyen ve dalgalarıyla saldırdıkça saldıran çılgın sularla çevrili bir toprak parçası. Buraya düşmezden önde “Belene” ölüm kampı olduğunu bilmiyordum. Harita’da Tuna nehri kıyısında  “Belene” adlı bir şehir vardı. Karşısındaki ada “Persin” idi. Ada içindeki cehenneme şehrin adını verdikleri kimin aklına gelebilirdi. Biz Türkler 1985 Martından sonra buraya sürülmezden önce, “Belene” ölüm kapından alınan Bulgarları “Güneşli Sahil’e” götürüyorlarmış. Bunu işiten ve gerçeği bilmeyen, mahkûmların Burgaz kumsalındaki “Güneşli Sahil’e” tatile götürüldüğünü sanacak! Oysa zorbalar aynı isimle Lovça (Loveç) balkanında bir başka ölüm kampı açmışlar ve orada mahkûmları hem taş ocaklarında çalıştırıyor hem onlara işkence etmeye devam ediyorlarmış. Çifte standart işte budur.

Belene” ölüm kampında yatan vatan haini yoktu. Hepimizin kökü vatan toprağımızdaydı. Bizi buraya getiren de vatan sevgimizdi. Çok gördüler bizim vatan sevgimizi. Sırtımızdaki işte bu yüktü. Orada bizi birleştiren, Türk kimliğimizden aldığımız güçle zalim diktatör Jivkov’un zincirlerini kırmış olmamızdı. Bu hepimizde bambaşka bir ruhsal beraberlik, dayanışma ve omuzdaş olma duyumu yaratmıştı. Buraya düşmezden önce insan ruhunun yaşadığı durumdan etkilendiğini ve iç ve dış etkenlerin etkisi sonucu öz ve biçim değiştiğini, sertleştiğini, katılaştığını bilmiyordum. Bizim hepimizi en fazla etkileyen haksız yere tutuklanmamız ve polis karakollarındaki dayak ve kakalamadan, “Bulgar değilsen insan değilsin” havalarından sonra her birimizi tek tek içsel düzenleyen, yönelten ve bilinçli bir hedefe yönelten ruhumuzdu. “Belene” ölüm adasında kişisel ruh mahkûmu terk ediyor ve toplu bir ruhta birleşiyordu. Öteki mahkûmlara farklı gözle bakıyor tek söz etmeden her biriyle anlayabiliyordum. Ruhumuz canlıydı ve aramızdaki anlaşma düzenini sağlamıştı. Ruhumuz doğru olan kavramış ve bizi bir bütün olarak kabul etmişti. Bu temel üzerinde kurulan birliğimizin ülküsü ise isimlerimizi, dinimizi, dilimizi geri almak, yasalarla meşrulaştırmak ve özgür yaşatmak hedefine yönelmişti. Bu adada sürünürken bizi hayata çağıran büyük gerçek ülkümüzdü yani Türklüğümüz ve hak ve özgürlüklerimizi elde etmek uğruna mücadele etmekti. Hepimizin halkımızın kavgasından bir parça olduğumuz köprübaşı görüşmelerinde dile geliyor, damlayan gözyaşları Tuna sularına karışıyor, feryadımızın yankıları olarak memleketin ve dünyanın dört bir yanına yayılıyordu.

Tuna rüzgârının kavurduğu köprübaşı görüşmelerinin birinden sonra şaire kızımız Aynur Açıkgöz şöyle haykırdı:

Korkusuzum

Konuşurken Türkçe yüreğim

Bakar gözlerim anadilimce

Gönlüm kuş misali uçar Rumeli’de

Gördüyse de cennetinde zulüm

Eğilmedi gönlüm çünkü ben Türk’üm

Atalarımın hep burada tüterdi ocakları

***

Ayrılığın acısıdır yakan

İnce ince esse de rüzgâr

Serinletmez yüreğimi

Çünkü üzerinde ateşten bir gömlek

Kuşkusuz halkımızın ruhunun birlik halinde uyanışa mayalanmasında, öz edebiyatımızdaki esin kaynağı dev simaların etkisi çok güçlüydü. “Belene” ölüm kampındaki öğretmen mahkûmların hepsi Mehmet Akif Ersoy’un Bulgar Mezalimi (Kulağına Küpe Olsun) unutma şiirinin 5. dörtlüğünü biliyor ve yeri geldikçe hatırlatıyorlardı:

Ey Müslüman kendini hiç avutma

Yüreğini öç almadan soğutma

İnim inim inleyişi yurdunun

Kulağında küpe olsun unutma!

Ruhsal olarak birliğimizden kaynaklanan biz kendi kendimize yeteriz bir ülkü olarak kanatlanmaya başladı. Bu fikirler “Belene” adasında kalanlar arasında kök saldı ve daha sonra kurulan direniş örgütlerinin bağlaşıklık, ortaklık aramadan savaşım alanına çıktığı, yalnızca Müslümanları örgütleyerek de zafer elde edilebileceğine inanç oldu.

Belene” de doğan özgürlük anlayışımız salt bizim fikrimizdi. Kopyalanmış, çalınmış, yamanmış bir fikir değildi.”Ölüm adası” bizi değiştirmiş, ruhumuzun içindeki iyilikleri, minnettarlığı, toleransı söküp atmıştı. Bütün gücümüzü susmaya yoğunlaştırmış olsak da, içimizde köpüren bizler, artık kaba, nazik sözleri bir yana itmiş, yerine karşısındakine “aklını başına devşir” deyen değim ve atasözleri koymuştu. Bunları sıklıkla kullanmasak da hepimiz biliyorduk. İkinci olarak “Belene” hepimizin Türk bilincini ve Müslüman kimliğini de güçlendirmişti. Tüm yasaklara rağmen her akşam namaza duruyorduk. İmamımız vardı.

Şairler bu konuda şöyle dedi:

Biz,

Cennetmekân dedelerin

Rumeli’ye götürüp ektiği

Arkadan gelen devletlerin

  • Amansız ve de imansız –

Bulgarların insafına terk ettiği

Türker’iz.

İlgili resimBulgaristan Türk aydınlarından çok önemli bir kısmının uzun zaman bir arada, aynı ortamda, eziyet çekerek, baskı görerek, Türklük özleri çıkarılıp, yerine Bulgar oldukları iddiasının doldurulmasına güçlü tepkidir yukarıdaki satırlar ve bu görüşü destekleyen yüzlerce söylev gelmiştir ardından.

Kimlik oluşturmanın çok önemli unsurlarından biri de sürekli eylemdir. “Biz Türk’üz ve Türk kalacağız” inancı eyleme dönüştü. 1984 Aralığından 1985 Mart’ı sonuna her gün ve saatin, coşkun gelişmelerin silinmeyen izleri vardı. Kurşunlanan kardeşlerimizin her gün cenazelerini kaldırdık. Köy ve kentlerimize derin hüzün düşmüştü.  “Belene” temaslarında. “Sizden öldürülen var mı, ardında kaç can kaldı?” gibi sorular sık geliyordu. Emin Mahmedali ve arkadaşlarının uluslar arası yankı uyandıran direnişine hemen hemen her akşam değinildi. Efrahim Salim’i yakından tanıyanlar hayat öyküsünü anlattı.  İsim değiştirme saldırısının başladığı ilk günün sabahında Rodop tepelerinde milis kurşununa kurban giden Ayşe Mollahasan’ı tanıyanlar kalabalıktı. İbrahim Çetin, Abdullah Çakır, Ali Solak, Musa Yakub, Necip Necip, Hüseyin Recep ve Adil Mustafa’yı bilenler Fatih okuyordu. Bu amansız kavgada Asiye Deliosmanova, Fatme Şakirova, Pembe Aşıkova, Nazife Osman gibi Türk kimliği davası kurbanları,  anne ve bacılarımız ve ilk kurban küçük Türkan kızımız için dualar ediyorduk. “Blene” ölüm kampında zulüm bir an olsun hafiflememiştir. Mestanlı (Momçigratlı öğretmen bazımız Hüsniye Necati kardeşimizin son 24 saat derin dondurucuda (buz kamarasında) tutulup canlı donmasına karşın ismini vermemesi, ölümüne direnmesi, mosmor olmasına rağmen, ölüm haberinin yayılmasına, yakınlarına gönderilmesine ve öldü evraklarının doldurulmasına rağmen dayanması ve ayakta kalması. “Ölüm kampından” Türk ismiyle çıkmayı başaran bayrak oldu.

“Belene” kahramanlığı 1989 Mayıs Ayaklanmamızda sıcak ve ışık yayan Güneş etkisi yaptı. Kampta oluşan güçlü ruhsal birlik bütün memlekete yayıldı ve halkı sardı, yüreklendirdi ve ayaklandırdı.  Bulgar karanlığı çatladı ve dağıldı. Zafer kazanan bir kişinin değil bir halkın mücadelesiydi. Tek kişi hakkı ve özgürlüğü değil, kolektif hak ve özgürlüklerimiz uğruna mücadeleydi. Bu davamızın aşamaları var. Yükselen ve alçalan dalgaları var. Bugün karşımıza Bulgar totalitarizminin faşist güçleri dikildi ve onlarla mutlaka hesaplaşmamız gerekiyor. Bizim kavgamız vatan kavgasıdır. Her karışı kutsaldır. Unutulan veya unutulacak olan hiçbir şeyimiz yoktur.  Bundan 30 yıl önce verdiğimiz savaşımda milisler, ajanları ve parti ile devlet, bizim dev gücümüzü görememişti. Bu bizdeki Türk ruhudur. Yaşıyor ve yaşayacaktır.

Devam edecek.

Paylaşmayı unutmayınız.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir