MEVSİM ARTIK SONBAHARA

Nedim AKIN

Tarih: 10 Nisan 2018

Yazan: Mustafa Bayramalı – avukat, araştırmacı yazar.

Konu: Köyüm, kökenim ve bendeniz.

Birkaç aydan beri Kırcaali İl Hastanesinin Yoğun Bakım bölümünde ikinci ay yatıyor. Yukarıdaki başlıkla 2015’te çıkan son öykü derlemesinin sonunda kendini anlatan usta yazar Mustafa Bayramali “havada gri renkli bulutlar” sözleriyle başlamış.

Arkadaşım, beyin kanaması ameliyatından sonra üç ay kalmıştı yoğun bakımda. Bir gün kendisinden, “sen gittin geldin, ötesi nasıl!?” diye sordum.

Bana tam da son günlerde nabzı sıçrayan, nefesi ciğerlerini doldurmayan, bembeyaz tavana kapalı gözlerle bakarken büyük dostumuz gibi “gri renkli bulutlar” gördüğünü söyledi.

Birçoklarımız geçmişini, soy köklerini öğrenmeden göçtü gri bulutlu dünyaya.

Yazar Mustafa Bayramali

Köyüm, kökenim ve bendeniz.

Köyüm Halaçdere. Halaçdere adının nereden geldiği meselesi beynimi daha çocuk yaşta kurcalamaya başladı. Hadi dere, köyün alt tarafından geçen Kocadere’den alınmıştır, diye düşündüm.  İllâ şu Halaç nereden gelmiş ve ne anlama geldiği soruları bana huzur vermedi. Delikanlılık çağlarımda, Halaç kelimesinin anlamını daha büyüklerime sordum, sözlüklerde aradım. Halaç kelimesini bulamadım da, hallaça rastladım. Anlamı “yorgan yatak gibi şeylerde kullanılan pamuğu, yay ve tokmak ile yumuşatan iş adamı” imiş. Bu beni tatmin etmedi. Pamuk nerede, benim memleketim nerede. Pamuk ovalarda bakılır, dağda taşta yetişmez. Neyse isteksizce razı oldum. Hatta kendi kendimize köyün adını bildiğimiz gibi Halaç değil de, Hallaç olarak yazmağa başladık.

Köyün adı 1912 yılında Halaçdere’den Halaç olmuş. 1980 yılı başında da Brezen olarak adlandırılmış. Belli ki köy etrafına sonradan dikilen huş ağaçları (Akağaç) göz önüne alınmış.

Demokrasi dönemi geldi ufkumuz genişledi. Ben yeniden araştırmaya koyuldum ve kendimi tatmin edecek bilgilere ulaştım.

“HALA” İSMİ TÜRK BOYLARINDAN BİRİNİN ADIDIR.

9.VE 10. YÜZYIL KAYNAKLARINA GÖRE, Halaçlar Afganistan’ın Seyhun’u yakasında yaşayan göçebe bir Türk boyudur. Öz vatanları İran’dır. Memleketleri ise İran’ın Afganistan ve kuzey sınırında bulunan, başkenti Meşhet olan Horasan bölgeleridir. Horasan güneşin yükseldiği yer anlamına gelir. 603 yılında Kandahar havalisinde yaşayan Halaç Türkleri İran’ın kuzey doğusunda Peçinken adlı bir Türk devleti oluşturmuşlar. Bu Soğd ve Fergana bölgelerine de hakim olan bir devlettir. Bazı araştırmacılara göre Halaç Türkleri 480 yılında   Afganistan’da devlet kurmuşlar ve bu devlet Göktürklere karşı izlediği yanlış politikanın sonucu 7. yüzyıl sonlarına doğru zayıflamış.

Halaç Türkleri 7. yüzyılda, Haz. Osman’ın Halifeliği zamanında Müslümanlığı en kolay kabul eden Türk boylarından biridir. Haz. Osman, Haz. Ömer’den sonra üçüncü Halife olup  Peygamber efendimiz Hazreti Muhammed’in (S.A.V) ikinci kızı Rukiye’nin eşidir..

Daha sonra Halaç Türklerinin İran’da kurdukları devlet zayıflamış ve Afşar Türklerinin lideri Nadir tarafından hâkimiyetine son verilmiştir. Netice olarak da Halaçlılar, Hindistan ve Afganistan ile birlikte İran’a, Azerbaycan ve Anadolu’ya yayılmışlar. Burada 70 halaç aşireti Yozgat’tan Sivas’a, Adana ve Kayseri’den, Konya’ya kadar yayılmıştır.  1932 yılı araştırmalarına göre, Türkiye’nin 16 ilinde 16 Halaç köyü mevcuttur. Kuzey Azerbaycan’da da 5 köy Halaç adını taşır.

Halaç Türkleri üzerine ilk araştırmayı yapan Alman Türkoloğu Gerhard Doerfer’dir. Ona göre hâlâ İran’ın başkenti Tahran’ın 200 km. Güney Batısında 46 köyde sayıları tahminen 20 000 – 25 000 olan Halaç Türkü oturmaktadır. Her Türkçe bilen kendileriyle rahatça anlaşabilirmiş. Horasan eyaletinde de Halaç isimli üç köy vardır.

Halaç Türkleri lehçesinin yazı dili yoktur. Halaçlıların dillerinden ilk söz eden Kâşgarlı Mahmud’tur. Onun “Dîvânu Lugati’t Türk” eserinde.

HALAÇ SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI “KALAÇ”, YANİ “AÇ KAL”DIR.

Yıllar sonrası da halk diline Halaç olarak yerleşmiştir.

Anadolu’ya gelen Halaçlar Türkiye’deki Türk boylarına, aşiret obaları – Kanglı, Karluk, Oğuz, Onaklarla birlikte Yörük Yasası’yla Yörükler sınıfı altına toplanmışlar. Zaten Halaçlıklar hayvancılıkla meşgul olan Türk oymaklarından biridir.

Babasının yerine tahta geçen Birinci Sultan Murat, kendine muhalefet eden kardeşlerini ortadan kaldırıp Anadolu’da düzeni sağldıktan sonra  Lala Şahin Paşa’yı yanına alarak Rumeli’ye geçiyor ve 1361 – 1389 yılı Edirne’yi, ardından Filibe’yi ve daha sonra da Balkanlar’ı fethediyor. Bu fetihlerin yanı sıra  Rumeli’ye Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden  Türk Oymakları akını başlıyor. Bu devirde, belki de bundan daha önce, Balkanlar’ın  bir bölümüne  Yörük sınıfı adı altında Halaç Türkleri de gelip yerleşiyor. Zaten Yörüklerin orduya at, keçi, koyun gibi hayvan sürüleri yetiştirme hizmetlerde bulunan ikinci bir yan asker birlikleri olduğu biliniyor. Bizim yöreye tam hangi yıllarda geldiklerine dair yazılı kaynak yok. Şu an hala ayakta olan Emir oğulları, Kır başlar, Kocabaşlar mahallerindeki eski evlerin temellerinin ne zaman atıldığı da bilinmiyor.

Benim köyüm Halaçdere. 1912 yılındaki Balkan Harbinden sonra Bulgaristan devletinde kalıyor. 1934 yılında 818 nüfusu ile 07 Aralık 1934 tarihli 3775 sayılı Bakanlar kurulu emri ile adı Halaç olarak değiştiriliyor.

Bizim köyden başka Bulgaristan’da Halaç adlı daha üç köy mevcuttur. Kırcaali ile Çernooçene (Karagözler) belediyesi sınırları dahilinde bulunan Halaçlar (Hambarcılar) köyü.  1885’te Bulgaristan Topraklarında kalıyor ve 1900 nüfusu ile 14 Ağustos 1934 tarihli, 2 820 sayılı Bakanlar Kurulu emriyle adı Jitnitsa olarak değiştiriliyor.  Yine bugünkü Haskovo ili İvaylograd (Orta Köy) belediye sınırları içinde Halaçlı köyü mevcut. Köy ismi 122 nüfusu ile 14 Ağustos 1934 tarihli, 2820 sayılı Bakanlar Kurulu emri ile Odrintsi olarak değiştiriliyor. Halaçlı isimli başka bir köy de Varna ilinde bulunuyor. Köy 1878 Rus – Türk harbinden sonra  Bulgaristan Topraklarına katılıyor.  Köyün adı 07 Aralık 1934 tarihli, 3775 sayılı  Bakanlar Kurulu emri ile Drandar olarak değiştiriliyor. Bu köyün Ahmet Doğan soyu ve sülalesiyle bir bağlantısı yoktur. Onlar bu köye onun annesinin ikinci evliliğinden sonra taşınmışlardır.

Daha sonra da, 4001 nüfuslu olan bu köye sessizce Drındar adı veriliyor.

Bunlaerdan başka Kırcaali ilinde, Tokaçka (Tokatçık) ve Çorbaciysko (Çorbacılar) bölgelerinde bu adı taşıyan birkaç da mahalle bulunuyor.  Edindiğim bilgilere göre, eski Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyeti’nde  de Halaç adı taşıyan soyadları ve sülale varmış. Zikredilen bu bilgilerden anlaşılıyor ki, şu anki Bulgaristan Coğrafyası’nda  bulunan bu köylerde ve bunlara yakın başka yerleşim merkezlerinde oturan Türk nüfusunun kökü, kökeni Orta Asya’dan, Afganistan, İran ve başka topraklarda yaşamış, Anadolu’ya yerleşmiş ve daha sonra da Balkanlara akın etmiş Halaç Yörük Türklerinin torunlarıdır. Sözüm ona, soya dönüş devrinde sahte bilim adamlarının yalan yanlış yazdıkları gibi Bulgarlardan Türkleştirilmiş etnik topluluk değildir. 1985 yılında araştırıp hazırladığım soy ağacına göre 190 yıl geriye dönebildim ve kökenimde şüpheli bir bilgiye ulaşamadım. Zaten ulaşmam da mümkün değil. Halaç Türkleriyle ilgili yapılan çeşitli araştırmalardan da anlaşılıyor ki, yukarıda adı geçen ve etraf köylerde oturan Türklerin adetlerinde, deyimlerinde, lehçe ve şivelerinde bu gün bile Halaç Türklerine ait unsurlar bulunuyor. Örnekleyelim. Bizim köydeki eve yakın pınarın adı Çöğürçü. Bize bir şey ifade etmiyor. Başka köylerde de böyle isim ve deyim yok. Sözlükleri karıştırsak anlamının çöğüş adlı sazı çalan kimse olduğunu göreceğiz. Çöğüş bir çalgı aleti. İri olan gövdesine göre sapı kısa bir saz.  Çöğüş sözcüğünün diğer anlamı da  “ağaç, diken, çalı, fidan, ahlat ağacı”. Bu sözcük, Halaç Türklerinin buralara yerleşirken vy pınara verdikleri ad olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Halaç köylerinde kız kaçırma yöntemi  ile evlenme usulü, başlık parası, kan davası gütmemek, çok yakın, çok samimi karşılıklı koşuluk ilişkileri, erkek çocuklarına genellikle aile reisleri, gelin adayını tespit etmesi, ölen ağabeyinin eşi, kayını tarafından alınması, gelin yeni eve gelince içeriye girmeden evvel kapının üst tarafına yağ sürüp, çivi çakılması, Dünyanın sarı öküzün boynuzunun üzerinde olduğu ve başını sallayınca deprem olduğu inancı v.s. geçen astın yetmişinci yıllarına kadar bizim yörede de geçerliydi.

Halaç Türkleri bu topraklara akın ederken en lüzumlu eşyalarının başında eşeğinin, atının semerinin en dokunulmaz bir yerine Kur’an-ı Kerim’i yerleştirmeyi de unutmamış. Buralara Müslümanlığı, ezan sesini getirmiş ve yaymış.

Mestanlı (Momçilgrad) Osmanlı eserleri araştırmacısı Hakif Atakan, Eğridere Belediyesi’nin Köstanlar (Golobrad) köyündeki Tumbarların yanık evinde bir Kur’an-ı Kerim bulmuş. Bu mukaddes kitaba sahibi şöyle bir not düşmüş. “Edirne vilayeti, Gümülcine sancağının, Edirne kazasının, Halaçdere karyesinden Molla Hasan oğlu Osman Kızı Ümmügüsüm bu Kuran’ı Kerimi vakıf eylemiştir. Okuyanlar merhumenin ruhuna üç ihlas, bir Fatiha bağışlaya. Bu Kuran’ı Kerimi satanlar onmaya, iki cihanda yüzleri gülmeye.”

Osman Kızı Ümmügülsüm

Sene 1246 Hicî, 1832 Milâdi

Bu Kur’an-ı Kerim şu anda Momçilgrad (Mestanlı) Atakan Kütüphanesi’nde korunmaktadır.

Yukarıda sözünü ettiğimiz dört Halaç köyü ve etraf köylerde “Sen Horasanlı mısın?”, “Horasanlı gibi”, “Seni gidi Horasanlı” deyimleri günümüze kadar ulaşmıştır.

Halaç Türkleriyle ilgili bizim adamları ve birçok araştırmacı cilt cilt kitaplar yazmış. Ben, bunların çok az bir kısmını karıştırıp okuyabildim. Edindiğim bilgilerden köyüm Halaçdere’nin kökeni İran’ın Afganistan ve kuzey sınırında bulunan, başkenti Meşhet olan Horosan bölgesinde yaşamış ve hâlâ yaşamakta olan Halaç Türklerine dayandığı kanısına vardım.

Halaçdere köyü Emiroğlar, Kırbaşlar, Kocabaşlar, Salifoğulları, Kalaycılar, Üstencikler mahakllelerinden ibarettir. Hep Türk adları. Köyümün tarihini tam bilen yok. Köy mezarlıklarınınbazılarında 300 yıllık taşa rastlamak mümkündür. Fakat mezarlıkların daha eski kısımları da var. Mezar taşları irili ufaklı yerli kara taştan. Hepsi Türk İslam geleneklerine göre dikilmiş. Köyümün yaklaşık 600 senelik bir tarihe sahip olduğuna inanıyorum.  Köyde, Konyalı, Mersinin Mümin gibi lakaplar var. Demek, buralara gelen Yörük Türkleri o bölgelerden. Yörenin şivesi yumuşak ve akıcıdır. Birçok kelimelerde ön sesteki “k” ünsüzü “g” olur. gara goyun, gara gızım, gara guzum, gara bayır vb. Ancak bu durum her kelimeye yansımamıştır, yani keşiye geçi, katıra da gatır denmez.  Yıllar öncesi binden fazla nüfusu olan köyümün, şu an yaklaşık 250 sakini bulunmaktadır. Okulu kapandı, doktoru yok, harap olmuş, avluları diken bürümüş evlerin sayısı çok…

Etraf köylere kıyasla buralarda daha çok aydın yetişmiş. Merhum Sait Efendi, Abdurahman Efendi gibileri. İkisi de Şumnu Medresetü’nNuvvâb mezunudur. İkisi de öğretmen. Bundan başka Sait Efendi yıllarca Kıcaali İl Müftülüğünde kâtip olarak çalıştı. 1950 yılı Bulgaristan’dan kovuldu.  Türkiye Cumhuriyeti’nin Akhisar kentine yerleşti. Orada uzun yıllar okul müdürlüğü görevinde bulundu. Abdurahman Efendi de o zaman Kırcaali Türk Tiyatrosu’nun müdürlüğünü yaptı.

Bestekar Sami Hatipoğlu Bakü’de öğrenim gördü. Yıllarca Sofya Konservatuarında öğretim üyesi oloarak görev aldı.   1960 yılında Rumeli Türk Halk Türkülerini derleyip kitap halinde notalarla yayınladı.  Halen Eskişehir Anadolu Üniversitesi Konservatuarında emekli öğretim üyesi olarak görevlidir.  Merhum Mümün Hatipoğlu, Sofya Ünversitesi’nin Bulgar Filoloji Bölümü mezunu olan gazeteci ve öğretmen olarak çalışmıştır. Uzun yıllar Sofya Radyosu’nun Türkçe yayınlarının Güney Bulgaristan Muhabirliğini yaptı. Kırcaali’de çıkan Nov Jivot gazetesinin Türkçe sayfası editörü olarak çalıştı.

 

Bu kimselerden başka Tarım ve makine mühendisleri çok sayıdadır. Köyümün ilkokul ve orta okul öğretmenleri de vardır.  Lakin 1989 göçü hepsini köyünden, kökünden koparıp yad ellere attı. Çoğu Türkiye Cumhuriyetinde hizmet vermektedirler. Onlardan biri Şevket Haliloğlu’dur, Bursa’nın Yörüklü Mahallesi lisesinde kimya öğretmenidir.

Bendeniz Mustafa Bayramali Hasan, yapraklar dökülürken, ayvalar sararırken 1938 yılında, Doğu Rodoplar’ın bağrında, Kırcaali ile Ardino (Eğridere) belediyesinin Halaç (Halaçdere)  köyünde dünyaya geldim.

Orta öğrenimi doğduğum köyde, lise tahsilimi Ardino “Eğridere” kasabasında ikmal ettikten sonra, Sofya Üniversite Hukuk Mahallesinden mezun oldum.

Faaliyetlerime gençlik örgütlerinde görev alarak başladım.  Belediye başkanlığı ve hukuk danışmanlığı yaptım. Sonunda Kırcaali’de avukat olarak çalıştım. Gazeteci sayın Resmiye Mümün hanımefendinin bir araştırmasına göre, Kırcaalinin Bulgaristan topraklarına dahil olmasından sonra buradaki ilk Türk avukatıyım.

Edebiyat sevgim daha öğrencilik yıllarında başlamıştır. Dönemin Türkçe gzete ve dergilerinde  çeşitli yazılar yazdım. Yetişkin çağıma geldiğimde öykü, fıkra, mizah hikayeleri gibi edebiyat türleri  üzerinde kalem oynattım. Çeşitli çalışmalara katıldım. Ödüller kazandım. Öykülerimin bir kısmı Türkiye, Yunanistan, Romanya ve başka ülkelerde de yayımlandı.

Öykülerim yaşanmış olayların ta kendileridir. Kesinlikle düş değildir. Dağların, dağlının fısıltısıdır.

İlk dönemde yazdığım öykülerimi ŞAHİN YUVASI adı altında toplayıp okuyucularıma sundum. Bu ikinci öykü kitabımdır.

MEVSİM ARTIK SONBAHAR. Eserimi kıvançla sunarken, asıl değerlendirmeyi  siz saygıdeğer okurlarıma bırakıyorum. Kitabımda yer alan birkaç gerçek öykünün de konuları demokrasi döneminde yaşanan olayların güncel yansıması olduğundan hoşunuza gitmesini umuyorum…

İki oğlan babası ve üç torun dedesiyim.

Halen yoğun bakımda olan yazar Mustafa Bayramali Büyümüze geçmiş olsun, acil şifalar diliyoruz.

Paylaşınız.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir