Kimlik Dildir! Kültürdür! Tarihtir!

Tarih: 03 Eylül 2018
Yazan: Rafet ULUTĞRK
Konu: Türkün vahşisi olmaz!

Biz Çotuk Değiliz

Bizi, Bulgaristan’daki Müslüman Türkleri kesilmiş bir ağacın toprağın üzerinde kalan kısmı ya da dışarıda kalmış bir ağaç kökü olarak görenler yanılıyorlar. Bulgaristan nüfusunun artık % 25’ini oluşturuyoruz. Ve biz çotuk değiliz!

Makedonya Cumhuriyeti’nde yaşamış olsaydık. Yerli Anayasaya göre, karma bölgelerde anadilimiz ikinci resmi dil olacaktı. Orada Arnavut dili mecliste ve bütün resmi kurumlarda ikinci resmi dil olarak kullanılıyor. Arnavut’lar Makedonya nüfusunun % 22’dir.

Bir dilin resmileşmesi için onu konuşan azınlığın nüfusun % 10’u olması yeterlidir.  Arnavut anaokulları, Arnavut okulları, Arnavutça TV ve radyo yayınları, gazete ve dergiler var. Çarşıda pazarda, özel işyerlerinde, devlet kurumlarında Arnavutça konuşmak vs. serbesttir.

Arnavutlar da, biz Bulgaristanlı Türkler gibi Balkanlarda yaşıyor. Arnavutluk ile Kosova’da öz devletlerini kurmuşlar. Makedonya’da anadil ve din özgürlüğü başta olmak üzere tüm kültürel haklarını elde etmişler.

Biz, Bulgaristan Türkleri de onlar gibi üç ana gruba parçalanmış durumdayız. Bulgaristan Müslüman Türk azınlığı ya da Bulgaristan’daki Müslüman Türk topluluğumuz en büyük grubumuzdur.

İkinci grup anavatanımız Türkiye Cumhuriyetinde ikamet ediyor.

81 milyonluk ülkenin % 10’unu Bulgaristanlı soydaşlarımız oluşturuyor desek, yanlış olmaz. “93 Harbi” dediğimiz 1877-1878 Rusya Osmanlı Savaşında Bulgaristan’dan gelen 1 milyon göç, İstanbul’a, Trakya ve Ege bölgesine yerleşmişti. Ardından da 4-5 defa toplu göç yaşandı. Türkler Türkiye’ye aktı. 1989 “Büyük Göç” trajedisinin yaraları henüz sarılamadı. Soydaşlarımız Türkiye’de yerel olabilme kavgası vermeye devam ediyor. Kendini toplum ve devlet karşısında ifade edebilme problemleriyle hala boğuşuyor.

Günümüzde Bursa’da nüfusun % 30’u Bulgaristan göçmenidir.  İzmir, Eskişehir vb merkezlerimizde büyük bir Bulgaristanlı diaspora ikamet ediyor. Bu soydaşlarımız, Türkiye’de yaşarken Türk kültürel kimliğini özümseyerek bina ediyor, Türk toplumuyla kaynaşma süreci devam ederken güç topluyor. “Ne mutlu Türküm diyene!” guruyla yaşıyor.

Batı Avrupa ülkelerinde kayıtlı ve kayıtsız işçi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşayan Bulgaristan Türk diasporası, Kanada, Birleşik Amerika, İngiltere, İrlanda ve İskoç’ta ekmek parası için kavga verenlerin ilk kafilelerinin emekli olup Vatana dönme zamanı geldi. Birçokları Bulgaristan’daki evini onardı, yeni ev yaptıranlar, daire alanlar var. Bazıları da tasarruflarını Türkiye’deki yakınlarının ikamet ettiği şehirlere aktardı. Emekliliğini orada geçirmeye hazırlanıyor. Batı ülkelerindeki kardeşlerimiz ciddi bir öz örgütlenme, dernekleşme gerçekleşemediler. Almanya, Hollanda ve İsveç gibi ülkelerdeki camiler dolayındaki dernek etkinliklerinde buluşuyorlar. Örgütlenmeye doğru adım atmadıkları gibi, Bulgar devletinin dış ülkelerde kurduğu toplam 150 anaokulu, okul, kültür evlerindeki dil kursları, sanat, edebiyat veya hemşeri topluluklarınca sunulan hizmetlerden de yararlanmıyorlar. Bulgaristanlı Türk çocuklarına dil kursları ve kültür merkezleri de kurulamadı.

İşte böyle bir ortamda, eski kıtaya alabildiğine dağılmış, kimilerinin geri dönme günleri yakınlaşan kalabalık bir Bulgaristanlı Müslüman Türk topluluğun bugün dünden daha acil bir doğru eğitim, hayat yolunu isabetli seçebilme gibi toplumla kolay ve verimli etkileşim içinde yaşama sorunları var.

Her kardeşimizi gönülden kucaklamak ve kazanmak istiyorsak bu 3 alanda birden eğitim, aydınlanma, dernekleşme, bilinçli örgütlenme yolunu açmalıyız. Türk kimliğimizle yaşayacağımız yurdumuzun geleceği için buluşmak zorundayız.  Bizimki, bir buçuk asırdan beri devam eden ve her gün bizim olan ve çözümü bizden bekleyen yeni sorunlar doğuran bir davadır. Ve yeni bir şey değildir. Davamız.

Bu, çok geniş bir coğrafya bölgesini kapsayan, birçok ülkede yatay ve basamaklı dikey örgütlenme gerçekleştirerek, bir Kongre’de Bulgaristan Müslüman Türklerinin tek liderini seçmen kaçınılmaz oldu ve ödevlerimizin başında geliyor. Belki yıllarımızı alacak bu adım atılmadan hiçbir temel sorunumuz halkımız lehinde çözüm bulamayacaktır. Bugün Bulgaristan dibe çökmüş bir ülke ve yeniden dirilebilmek için bizim bilinçli örgütlenmemizi bekliyor. Sorunlarımızın görüşme masasına yatırıma zamanı geldi çattı.

***

Bulgaristan’a yerleşmemiz bir süreçti.

Resmen 1299’da kurulduğu kabul edilen fakat 1326’da Bursa’yı aldıktan sonra bir Beylik ya da bir Sultanlık kimliğine kavuşan Osmanlı Uç Beyliğinin Rumeli (Balkanlar) yakasındaki yayılması, Anadolu’daki gelişmesine göre sanki daha hızlı olmuştu. Balkan ülkelerinin, bu arada Bulgarların Osmanlı yönetimine geçmesinden yaklaşık iki yüz yıl sonra Hoca Sadettin Efendi, halk arasında “Hoca Tarihi” adıyla bilinen, “Tarihlerin Tacı” eserinde, “Rumeli ülkelerinin Padişah eliyle açılışını” şöyle hikâye eylemektedir. (1979, Sayfa 135-36)

“Zamanın hükümdarı Rumeli yakasına geçtiği günden beri tam beş yıl bölgede kalmış… Ülkeler, beldeler açarak, cihat töresini yerine getirmiştir. Edirne Sarayı henüz bitmediğinden, Dimetoka’da kışlamış, ilkbahar olunca emelleri zafer olan ordusuyla Aytos yöresine hareket etmişti. Aytos Hâkimi gücünün yetmezliğini, Osmanlının üstünlüğünü kavramakla, barış için ön araştırmalar yaptıktan sonra teslim olacağını bildirdi ve kavgasız gürültüsüz İslam Padişahına teslim olma yolunu seçtiğini bildirdi. Bu ilin korunması için gerekli önlemlerin alınmasından sonra… Zaferle bezeli sancaklar Süzebolu Hisarı civarında göründüler. Kalenin korucusu önce direndiyse de, gücünün yetmeyeceğini anlayınca hemen kaleyi teslim etti. Bu diyarın kâfirleri de böyle haraca bağlanmış oldular. “

Bu alıntıya yer vermemin sebepleri var tabii.

Türklerin Anadolu’dan Rumeli’ye geçişi yaklaşık 300 yıl devam etmiştir.  Rumeli’ye fazla kan dökmeden girme taktik ve stratejisi geliştirilmiş ve uygulanmıştır. Bugün yaşadığımız topraklara o zaman dikey bir yönetim ve dinsel örgüt biçimi, yeni bir ahlak getirilmiştir. O zaman için hiçbir yerde görülmemiş bir yüksek mimari, şehir düzeni, Arnavut kaldırımlı meydan, Pazar ve sokaklar, kiremitli, kuşaklı, salmalı, potalı, cumbalı, iç hamamlı, su şebekeli bir yerleşim, hamam ve çeşme kültürü, sosyal düzen, huzur, sükûn, güvence getirmiştir. İşin içine çanak çömlek, saç, tava, kazan, çaprak, saç vs girmiş. Rumeli toprakları Dikey Müslüman kültürü ve medeniyetiyle tanışmış. Osmanlı egemenlik kurduğu Balkan haklarının hepsinden gençler devşirerek, eğitip okutarak, onlara devlet kat ve kurumlarında görev vermiş. Bulgarlardan vezir-i azam (başbakan) çıkmasa da, örneğin Bosna’dan devşirilen çocuklardan 44 Vezir-i azam ve pek çok vezir, paşa, vali, komutan çıkmıştır. Bunun örnekleri çoktur. Devşirilenlerin aileleriyle ilişkilerinin kesildiği yalandır. Veziri azam İbrahim (Parkalı) Paşa, Rüstem Paşa, Sokullu Mehmet Paşa örneği parlaktır.

Bunları hatırlatmamın nedeni o zamanın ruhunu birlikte nefes etme arzumdur.

Şöyle ki Türkler, Türklüğümüz için o kadar çok yalan dolan uydurma karalama ve kötüleme işittik ve okuduk ki, kirli bilgi akışından kulaklarımız paslandı. Bu konuda Amerikalı yazar Justin MC Carthy “Ölüm ve Sürgün” eserinde şöyle dedi:

Türkler hakkındaki yalanların iki kaynağı var:
Misyonerler ve İngilizler. Propaganda merkezleri aracılığı ile bugün bile inanılmaz yalanları yayıyorlar. Benim yazdıklarımı bir Türk söylese kimse ona inanmazdı
!”

Pratikte bu yalan dolan işler şöyle gelişiyor. Güney Bulgaristan’ın Hisar şehrinde Roma zamanından kalma 5 kaplıca-hamam vardır ve devlet bakımıyla bugün de hizmet veriyorlar. İl merkezi Filibe (Plovdiv) şehrinde çok büyük bir Osmanlı Hamamı var, kapanmış, müze yapılmış, çalıştırılmıyor. 140 yılda ülkede 1300 dolayında cami yıkıldı, kiliseye dönüştürüldü, müze yapıldı, işlevini kaybetti. 2700 okul kapatıldı. Yani Osmanlı dönemi öncesi devlet parasıyla yapılan arkeolojik kazılarla canlandırılmaya çalışılırken, Osmanlı dönemi kültür, uygarlık, dil ve din olarak gömülüp yok sayılmak isteniyor.

Osmanlı’nın Balkanlara gelmesi çok intizamlı ve görkemli olmuştur. Hiç bir surette karartılamayacak kadar görkemlidir.

Papa V. Urban’ın Haçlı seferi çağrısına katılan Balkan Krallıklarının birleşik ordusu Kosova (1389) ‘da yok edildi. Burada, Anadolu Hisar’ını yaptıran, İstanbul’ 7 kez kuşatan, Niğbolu (Nikopol) 1396’da Haçlı Ordusunu bozguna uğratarak, “Yıldırım” unvanını kazanan Padişah, Tasayla, Mora ve Atina’yı da alarak Balkan seferlerini tamamlamış oluyordu. Birbirinden parlak bu zaferlerden sonra Yıldırım Beyazıt şöyle demişti:

Atım yemini, Roma’daki Sen Piyer Kilise ’si sunağında yiyecek!”

İşte böyle bir ruhsal şahlanışla ve dev bir manevi güce ulaşan Osmanlı, memleketimizde her taşı yonarak yepyeni bir kültürün ve medeniyetin izlerini altın harflerle yazmıştır.

Ne var ki, Atalarımızın bu topraklara getirdiği en büyük değer dilimiz, Türkçemizdir. “Dil, kimliğimizin ve kişiliğimizin derin yapısıdır.” Dilimizi bilmeden tarihimizi öğrenemeyiz, anlaşılamaz, anlatılamaz. Böylesi zengin bir temele basmadan ise biz ne yatay ne de dikey örgütlenebiliriz. Eskiden dilimiz yalnız belleğimizde, taşa, ağaca, derin ve kâğıda yazılmış eserler üzerinde yaşıyordu. Bu mirası her fırsatta yaşatmadan biz bir işe yaramayan bir çotuk gibi ortada kalırız. Çünkü dil ağacın yapraklarıdır, hayat onların söyleyişi ve renkleridir. Bu nedenle bizim bir çotuk kalmamız, gövdesiz, dalsız budaksız, yapraksız ve gölgesiz kalmamız isteniyor. 140 yıldan beri bunun için çalıştılar. Ahmet Doğan’ı bu hainlik için Saraylarda besliyorlar. Lütfi Mestan “Audi” den inmiyor. Şu bilinmelidir: Bulgarca öğretmeni Türk kimliği yaratamaz.

Dikkat çekmek istediğim nokta şudur: Dünyamız elektronikleşti ve dijitalleşti. Türk TV’leri dünyanın her yerine hâkim Türk sineması Balkanlarda her eve değişik dillerde girdi. Dijital haberleşme herkesin cebinde. Bu durumda yeni birleşme, birbirimize örülme yatay ve dikey yollarını bulmalıyız ve geliştirmeliyiz.

Türkçe konuşan radyo, TV, internet ve telefonların özel ücreti yok.

Bu bizim için son derece büyük bir nimet olsa da, çocuklarımız okuyup yazmayı anaokulunda ve okullarımızda öğrenmelidir. Okul hakkımızdan ödün veremeyiz! Makedonya’daki Arnavutların ve Türklerin anadilde okuma ve yetişme haklarını biz de istiyoruz. Balkanlarda bütün azınlıklara kültürel otonomi hakkı tanınmalıdır.

1989 Ayaklanmamızda anadilimize hürriyet isteğiyle yürüyen 72 binlik kitlenin % 70’i (yüzde yetmişi) kadındı. Kadınlarımız dendiğinde ben her defasında Kuvayı Milliye Destanı’nın ozanını anımsarım:

Ve kadınlar, bizim kadınlarımız: ve ekimde, tütünde, kırda, ormanda ve ocak başında, çocuklarımız kucağında, sırtında – kadınlarımız.

Çatlak, patlak ve mukaddes elleri, elinde çapa, balta ve kosa tutan kadınlarımız.

Ayaklanan ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen kadınlarımız.

Onların soframızdaki, ailemizdeki, toplumumuzdaki şerefli yeri

Görüp değerlendirilemeyen Türk kadının ailedeki önderliği!

Rumeli’de 600 yıl Kadın Erkil toplumu egemenliği!

Sezdirmeden, tek söz söylemeden hayatı doğuran ve yöneten kadınlarımız.

Hayat mucizesi kadınlarımız.

Türkün aklı sonradan gelir başına,” diyenler, bu atasözünün Türk kadını için geçerli olmadığını anlayamadılar, okuyamadılar, göremediler.

Sofya’da 2016’da DOST Birinci Kongresinde, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Türkçem, benim ses bayrağımdır!” sözü salonu ayağa kaldırmıştı! Ses insanlar arasındaki yakınlaşma, birleşme, kenetlenme ve güçlü bir kuvvetle kükreme ateşini yakandır. O bizim anadilimizdir.

Ardından “Ne mutlu Türküm diyene!” dalgalandı.

Artık örgütlenme zamanı. Gücü gözle görülmeyen araçlarla örgütlenme zamanı!

En güzel yatay ve dikey örgütlenme biçimlerini, en güvenilir ve sağlıklı ülkü imgelerini, insanlarla sanal iletişim ve etkileşim kurarak yaratacağız. Dilimizi yasaklayanların, bizi istemediği ve bizden kurtulmak istedikleri ortadadır. Ama bu bir vahşettir.

Hak ve Özgürlük Partisi’nin (DPS), Kubadın (Loznitsa) Belediye merkezine katil Kubadinski anıtı diktirmesi;

Bu anıtı bir Türk heykeltıraşın yonması; Parasının cami ve kültür evi onarım parasından çalınmış olması (Faktor.bg 03.09. 2018) kadar iğrenç bir yüzkarasıdır…

Kimlik Dildir! Kültürdür! Tarihtir!
Türk kimliğine el kaldıranlar vahşidir, katildir.

Türkçe konuşmayan Türk’e, “sen Türk’sün” diyemeyiz.
Türkün vahşisi olmaz!
Kalın sağlıcakla
Lütfen paylaşınız.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir