Kendimizi Tanımalıyız

Rafet ULUTÜRK

Tarih: 27 Mayıs 2017

Konu: Kendisini tanımayan bir toplum düşmanlarıyla başa çıkması mümkün değil.

Bazı halkların Kitabı, Bulgaristanlı Türker’in Pehlivanlarımız var. 139 yıldan beri Bulgaristan’da bir Türk azınlığıyız. Şimdilik çoğunluk olma şansımız yok. Bir halk topluluğu olarak, 139 yıllık zaman kesimi içinde, çok önemli değişiklikler kaydettik. Bunların ileri mi geri mi olduğunu söylemek oldukça zor, çünkü Batı ile Doğu, Müslümanlık ile Hristiyanlık arasında sıkışmış kalmışız. Değiş-imlerimizi etkileyen temel faktör  “93 Harbi” (1877–78 Plevne Savaşı) oldu. Bunun iç mi dış mı faktör olduğunu söylemek mümkün değil, çünkü olaylar topraklarımızda ve bizi hedef alarak gelişti, etkileri de halen devam ediyor. Bulgar devleti sınırlarında kalmamız ve Bulgar Hristiyan ulusal toplumu içinde yaşamamız, birçok yönümüz için belirleyici oldu.

Bulgarlar Tuna’yı 7. yüzyılda geçti ve bugünkü Bulgaristan topraklarında devlet kurdular.

O zamanlar bu topraklarda hakim olan Bizans’la barışa gidip 864’te Hristiyanlığı devlet dini olarak kabul ettiler. Birinci Boris (852 – 889) Bizans’tan dinle birlikte Kiril ve Metodiy kardeşlerin geliştirdiği Kiril Alfabesini de (893) resmi yazıları olarak aldılar ve halkına mal etti.

Bu iki edinim, Bulgar halkı için olduğu kadar, bugün Bulgar devlet sınırları içinde yaşayan azınlık toplulukları için de çok büyük önemi taşır. Bulgarlar Tuna üzerinden gelirken tek tanrılı bir toplumdu. Gönüllerinde Tengi (Tangra) Tanrısı vardı. Tek tanrıya inandıklarından dolayı biz uygarız onuruyla gururlanırken Çar Birinci Boris’ın din değiştirmesi kanlı bıçaklı oldu.

Kiril alfabe ve yazısıyla gelen özellikse şudur:

O zaman, kitap yazma, okuma ve ibadet etmeye yalnız 3 dilde–İfrit, Yunanca ve Latince– izin vardı. Yeni bir alfabeye, yazma ve dua diline hayat hakkı kazandırmak zordan zor bir işti. Günümüzde 300 milyon insanın kullandığı, üstelik Avrupa Birliğindeki dil ve yazımlardan biri olarak kabul edilen Kiril Alfabesi ve Bulgar dili, dünya kültürünün önemli kalelerinden biri olan İslav kültürünün temellerinde yer alır. Hazar kıyısında, Volga boylarında ve Bulgaristan’a gelmezden önce kurdukları devletlerde tek Tanrılı medeniyete tırmanabilen Bulgar kavmi, Hristiyanlığı ve Kiril yazısının kültürünü benimseyerek Batı uygarlığı kapısını aralamış ve kendini kültürel gelişiminde “bir altın çağ yaşadığına” inandırmıştır. Kuşkusuz tarihte, din ve kültür değiştirirken yok olan soylar, boylar ve milletler de vardır. Bir de, zaman içinde sürekli değişiklik gören devlet sınırlarından farklı olarak, geri çevrilip yeniden ayarlanamayan zaman ve içinde gizlediği sönmeyen çelişkiler, güncel, sosyal ve siyasi hayatta yeni yeni patlamalara neden olagelmiştir.

Örneklememiz gerekirse, Bulgar uygarlık bayramı olarak kutlanan 24 Mayıs Kiril ve Metodiy anıp sayma günü bu sene ciddi çelişki uyandırdı. Ruslar tarafından da kullanılan Kiril Alfabesi için, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Moskova’da konuğu olan Makedonya Cumhurbaşkanı George İvanov’va “Makedon toprağından” gelen “bu sönmez ışık” ifadesini kullanması diplomatik skandal oldu. İslav dünyasında “alfabe, kültür ve Ortodoksluğu” kapsayan tüm kültürel edinimlerin kendilerinden kaynaklandığını savunan Bulgarlar, Putin’e “ters baktı.”

Yazımızın başında “Kendimizi Tanımalıyız” arasında yaşadığımız insanları da iyi tanımalıyız, demek istedim. Şimdi burada Bulgarlar hakkında çok kibirli ve olağanüstü kıskanç bir millettir demeden önce, bu konuda büyük Napolyon’un bir fikrine yer vermek istiyorum.

Napolyon bir gün “bana bir ülkenin coğrafyasını anlatın, ben de size orada yaşayan halkın tarihini anlatayım demiş.” Bulgaristan coğrafyasını anlatmak çok zordur. Çünkü öykü hep üç denize çıkan bir devletle başlar ama bu üç denizin hangileri olduğunu bilen pek yoktur. “Altın Çağ”dan söz edilir, fakat hiçbir Bulgar çarı şimdiye kadar altın para kesmemiştir. Türklere karşı konuşurken köpürürler, fakat milli giysileri aba potur, ayakkabıları çarıktır. Hoşgörülü olduklarından dem vururlar, ama kendilerinden başka kimsenin iyi olmasını istemezler. “Uygarız” demeyi severler, ne var ki kullandıkları “sabuna” kendi dillerinde bir ad bulamamışlardır.

Bulgarların arasında, onların devletinde, toplumları içinde azınlık olarak kalıp da, Türk Müslüman kimliğimizi koruma kavgamızı anlaşılır biçimde açabilmek amacıyla bize yönelik iki ateş arasına yukarıda işaret etmeye çalıştık. Fakat bu ateş noktaları ta 19. yüzyıl ortalarına kadar süzülmuştur. Bulgaristan toprakları 1396’da Osmanlı İmparatorluğuna katıldıktan sonra asırlarca huzur içinde yaşamış, inkişaf etmiş, hatta reformcu Rusçuk Valisi Mithat Paşa yıllarında dünyanın en büyük imparatorluğunun en gelişmiş durumuna yükselmiştir.

Müslüman evladı Müslüman’dır. Dine sadakat sonsuzdur.

Çok etnikli toplumlarda komşu kapıları medeniyet kapısıdır gibi uzun dönemler yaşanmıştır. Bugün Bulgaristan’da kırılmış mezar taşları gördükçe, Aralık ve Mayıs günlerinde hak ve özgürlük davamızın şehit kabirleri önünde konuşmalarımızı Bulgarca yapmak zorunda kaldığımız için yüreğim sızlarken, her defasında İstanbul’daki Bulgar mezarlığını hatırlamışımdır. Bulgar Ansiklopedisinde Osmanlı Başkentinde Bulgar dilinde çıkan “Tsarigratski Vestnik” (Başkent Gazetesi” tanıtılırken, “Bulgar ulusal bilincinin gelişmesine ve Bulgar ruhunun şahlanmasına kanat açmıştır” deniyor. Bugün Bulgaristan’da Türkçe dilinde bir tek gazete ve dergi çıkarmamıza, radyo ve TV yayını açmamıza izin verilmemesi, Bulgarları insan yüzüne bakamayacak duruma getireceğine, içlerinde kaynayan Türk düşmanlığına gaz veriyor, coşturup taşırıyor.

Birinci Bulgar Çarlığında Tengricilikten (Tangra) Hristiyanlığa geçmeye zorlanan Bulgarların 1908’de Üçüncü Bulgar devletini kurunca Müslüman Türk kimliğini Bulgar-Hristiyan kimliğine dönüştürme zulmü başlatması bütün dünyayı şaşırtmıştır.

Bu amansız zalim zorlamayı biz bundan 28 yıl önce 1989 Mayıs isyanımızla durdurabildik.

Fakat eğer Türk isimlerimiz bizim kimliğimizin şekli, dilimiz, yazımız, halk sanat, edebiyatımız, kültürümüz, gelenek ve yaşam tarzımız özümüz ise, yalnızca birincisini geri alabildik. Özümüz kırk kilitli çelik sandıkta esirdir. Bulgar devletinin dil, alfabe, yazın ve kültür dayatma saldırgan arasız zulmü bugün de devam ediyor. Bulgar devleti 1978’ten beri 1014’te Bizans Kralı II. Valiliy ile Belasitsa savaşında yenilen, 15 bin askerinin gözleri oyulan ve faciayı görünce yerinde kalan Bulgar Çarı Samuil’in öcünü bizden alıyor sanki. 1957’de başlayan Türklerin irfan ocaklarını, okullarını, kütüphanelerini, medreselerini, okuma evlerini ve anadillerinde basın yayını yasaklama siyaseti hasır-altından çıktı ve meşrulaştı, gagasında sarı lira alsa bile Türkçe uçma kesin yasaklandı.

Gelişmeleri teker teker analiz eden, Bizans’tan sonra halkları Hristiyanlaşma ya zorlamayı Bulgar devleti üslenmiş sanacak. her şeyleri tam takır artık ana ödevleri İslam dinine sınır çizmeye koyuldular. Allah ile kul arasındaki ilişkide aşırılık (köktencilik) arama komisyonu kuran Bulgar dinsizlerinden en iğrençleri olan ve kendilerini “yurtsever” olarak tanıtanlar, Sofya meclisinden geçirdikleri son yasada, “Aşırı Müslümanlar” için öngörülen 5 bin leva cezayı hapis cezası ile değiştirdiler. Ceza kanununda “aşırılık” gerekçeli değişiklik yapanlara Bulgar partilerine Avrupa Konseyi “faşist” dedi.

Küstahlıklarının başı sonu olmayan bu faşistler “İslam’da aşırılık” konusunda şöyle bir tanım da getirdiler: “İslam devleti”, “Halifelik”, laiklik yasaları önünde Şeriata üstünlük tanıyan, “Kutsal Savaş” şeklinde zorbalık dayatan, İslam dini için karakteristik olan davranış ilke ve normlarına zorlayan bir ideolojiyi propagandası etmek.” Bulgaristan toplumunda İslam’ın yapıcılık, huzur ve hoşgörü kaynağı olduğu bir dönemde böyle bir yasa çıkarılması kışkırtıcılık ve küstahlıktır. Böyle bir ortamda sürekli kuşkulanarak yaşarken modern dünyaya sürekli zenginleşen bir bakış açısıyla bakmamız kaçınılmaz olmuştur.                                             Bulgarlar, anadillerinde kendi alfabesini kullanamayan, okulları, kitabı olmayan, tarihi unutturulan azınlık halk topluluğunun öz belleğini ve zekâsını kaybedeceğini bildiğinden dolayı bu konularda asla ödün vermiyorlar.

Nuh deseler Peygamber demiyorlar. Güzel ve zengin anadilimizin son tınısını da yasaklamak için aktüel saldırılarını sürekli yoğunlaştırıyorlar. Bu konuda halkımıza ihanet eden Hak ve Özgürlükler Partisi (DPS) ve Demokrasi için Sorumluluk Hoşgörü ve Özgürlük Partisi (DOST) ellerindeki olağanüstü güçlü kaynaklara rağmen, pısırık davranmaya devam ederken mazlumlarımız tarafından kınanıyor ve lanetleniyor.

Kafamıza çuval gibi geçirilen “Bulgar Etnik Modeli” ni çıkarıp atsak da yeni ufkumuza açılamadık. Gettolaştırılmaya çalışılan insanlarımız bu modeli vaktiyle Çar Samuil askerlerinin körleştirilmesine benzetti. Ufkumuzun tamamen köreltilmesi denendi. O kadar sıkıştırıldık ki, şimdi artık evde çocuklarımızla Türkçe konuşmamız yasaklandı. Yeni kuşak anneler arasında ninni, şarkı, türkü, masal bilenler bir elimizin parmakları kadar azaldı. Türklüğümüzü ancak TRT’den şarj edebiliyoruz…

Halkımız teslim olmayı kader olarak kabul etmek istemiyor.

Dikkat çekmek istediğim şu nokta ilginçtir.  Türk kavmi İslam dinini kaybetse bile Türk devleti, Türkiye Cumhuriyeti ayakta kalır. Çünkü İslam’dan önce de devletimiz ve kurduğumuz devlet düzenimiz vardı. Küçük Asya’ya devlet uygarlığımızla geldik, yaşadığımız topraklarımızda bizden önce var olan 33 uygarlıktan medet ummadan ayakta kaldık.

16. devletimizi kurduk ardından 17.Türkiye Cumhuriyetini de biz Türkler kurudk. 16 Nisan halk oylamasıyla devlet yönetim, yasama ve yargı sistemimizi daha yüksek bir boyuta taşıdık. Ne var ki, anlattığım formül öz devleti olmayan ve yaşadıkları devlet tarafından ötekileştirilen bir azınlık olarak biz, 28 yıl önce kimlik haklarımız uğruna isyan etmiş olsak dahi, ancak isimlerinden ve bir yere kadar din haklarından başka bir şey elde edemeyen azalma eğilimli bir kitle için geçerli olamaz.

Çok kan kaybetmiş olan bir etnik topluluk olarak, son yıllarda nüfusumuzun üçte ikisinin yurt dışında ve yalnızca üçte birinin ata ocağında kaldığını belirtmek zorundayım.

1878’de Türkler nüfusun % 52’siydik. Elektronik istatistiklere inanmadığımdan dolayı 3–4 milyon olarak kabul ettiğim toplam Bulgar nüfusunda 1 Ocak 2017’de 585 bin Türk olduğumuza inanıyorum. Bu bakıma şiddeti azalmayan baskı altında, Avrupa Birliği üyeliği koşullarında dahi, devletten ötekileştirilen bir etnik ve kültürel azınlığın kendi başına var olmasının zorluklarına ilişkin yukarıda öne attığım tez son dönemde bizim için geçerlidir. Denize düşen yılana sarılır durumundayız.

Devletsiz topluluklar kovansız ve beysiz arılar gibidir.

Son hesapta dağılıp yok olmayı kabul etmek zorundadır. Türk kimliğimizi yaşatabilmemiz için yalnız Türk isimlerimiz ve baskı altında uygulanan dinimiz yeterli sayılamaz. Statü değişikliği çan çalıyor. Türklüğümüzü ne pahasına olursa olsun koruyup yaşatmak zorundayız.

Olayın can alıcılığını örnekliyorum: Günlerden Cuma. 26 Mayıs 2017. Sofya “Banya Başı Cami”nde Cuma kılınırken kapıcının başına dikilen bir üniformalı polis, “cemaat başkanına haber et, saat 14’te namazı bitirsin,” emrini verdi. Daha önce aynı polis gelmiş minare hoparlörlerin kapatılmasını istemişti. Kuşkusuz bunlar Üçüncü Bulgar Devleti’nin (1908) kurulduğu tarihte başlayan ve sonu olmayan baskılar zincirinden yeni bir zulüm biçimidir.  Biz, bugün burada yaşayanlar, köpürdükçe köpüren bu zulmün dayanak temellerini “yapma iyilik bulursun kötülük” atasözümüzde görüyoruz. Asırlarca kitap ve kilise dili olamayan Bulgarca ve Kiril Alfabesinin 1836 Fermanıyla Osmanlı devlerinde canlanma, hayat hakkı ve meşrulaşma yolu bulmasını lanetlemiyor-um, fakat hatırlamak da istemiyorum.

1872’de, Bulgarların yaşadığı her yerde kilisede ayin ve eğitim dili olarak Bulgarca geçerlidir fermanla duyurulmuştur.

Birinci Boris ayin dili olarak halkın anlamadığı Rumcayı kabul etmişti. Osmanlı Padişahı “Bulgarca dua etsinler okuyup yazsınlar,” dediğinde Bulgarlara tarihinin en büyük hayrını yapmış, uyanma ve ulus olma, aynı dil ve kültürde birbirleriyle kaynaşmalarına kapı açmıştı. Onların, Osmanlı Sarayından kopardıkları bir edinim geçen yüz yıl boyunca ve günümüzde Türk ırkına karşı kazanılmış en büyük zafer olarak algılanmakta ve kulelerde suni rüzgârla bayrak dalgalandırılmaktır. Bu konudaki hassasiyet her bakıma hat safhadadır. Topraklarında yaşayan azınlıklara tek bir ilkokul açma hakkı tanımayan Bulgar devleti, dış ülkelerde 300 Bulgar okulu açtı. Ülke dışında bulunan Bulgar çocuklarının Kiril Alfabesinde ve Bulgar dilinde eğitim görmesi için her yıl 286 milyon leva harcamakta, öğretmen, araç gerek göndermekte, okul binaları ve okuma evleri çalıştırmaktadır.

Bu yılki 24 Mayıs Kiril ve Metodiy kutlamalarında Bulgarların kendilerini başkalarından üstün tutma huyu bütün çıplaklıyla yeniden parladı. “Biz, Ruslara alfabe, yazdık ve kültür verdik” diye böbürlenen Bulgarların balonu patlattı. “İslav dili diye bir dil var mı?”, “Tarihte Makedon devleti var mıydı?” gibi bir sürü sorunu kamuoyu gündemine taşındı.

Bulgar devleti Kiril Alfabesini 880’lerde kabul etmişken, o yıllarda “Naum” manastırı papazları Kiril ve Metodiy 50–60 yaşlarında olduğuna göre, yarattıkları alfabeyi Kırım’dan Ohri’ye yaymaya çalıştıklarının bilindiği üzere, bu aydınlar nereden nereye Bulgar oluyorlar?

Kiril Alfabesi Bulgar Çarının siparişi üzerine ve yalnız Bulgarlar için icat edildi.

1121 yıldan sonra bu soruyu sormamız yerinde değil mi? Öyleyse, son dönemde,  İslav olduklarını kabul etmeyen, bir İslav ulusu ve bir İslav dili olduğunu kabul etmeyen Bulgarların İslav kültürüne katkısı nedir? Burada kendisine teşekkür edilecek biri varsa o da Sultan II. Abdülhamid’dir.

Çünkü Fener Fermanıyla Bulgar kilisesini Rum kilisesinden ayırıp Doğu Ortodoksluğu tanıdı.

Bulgar dilinin kilise dili olmasına ve Bulgarların aydınlanmasına çok geniş olanaklar tanıdı. Bulgar esnaf ve tüccar-küçük burjuva tabakası Osmanlı üretim ilişkileri içinde gelişti. Bulgar ulusu Osmanlı bağrında dal budak salarken kendi bağımsız devletine uzandı.

Biz, Bulgaristan Türkleri, Osmanlı’nın Bulgarlara tanıdığı ayrıcalıklardan kabarıp biçimlendi. Çok baskın ortam yarattılar. Orada kalan Türkler var olabilme kavgası verirken, Bulgar devleti onların hak ve özgürlüklerini tanımamakta direndi, kimliklerini yok etmeye saldırdı.

Bu ortada  bizden ancak Pehlivan ve Halterci yetişti.

Devam edecek.

 

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir