Hz. Peygamber ve İstihbarat

Yazan: Nevzat ÖZTÜRK, İlahiyatçı, Eğitimci Yazar

 

İnsanoğlunun varolması ve topluluklar halinde yaşamasından bu yana istihbarat (Haber alma) faaliyetleri hep vakidir. Hz. Peygamber Devri’nde de istihbarat faaliyetlerine (casusluk) rastlanır.

Arapça “ces”kökünden gözetleyen, araştıran manasında isim olan casus kelimesi, düşmanın sırlarını araştırıp bilgi sızdıran, düşman içinde çeşitli yıkıcı faaliyetlerde bulunan kişi anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de casus kelimesi yer almamakla beraber aynı kökten gelen”Tecessüs”fiil olarak geçmektedir.[1]

Rasulullah’ ın doğumundan 5571 yıl önce yani M.Ö. 5000 yılında yazılan ve dünyanın en eski askeri eserlerinden olan “Harp Sanatı” adlı eserinde Sun Tzu, istihbaratın önemini vurgulayarak şunları söylemiştir: “Akıllı bir hükümdarın veya bir komutanın düşmanını yenerek topraklarını işgal ve sıradan kişilerin erişemeyeceği şeyleri elde etmesini mümkün kılan unsur, düşman hakkında daha önceden bilgi sahibi olmasıdır. Bu bilgilere ne ruh çağırarak ne de kendi tecrübesinden yararlanarak sahip olabilir. Bu bilgileri ancak casuslar vasıtasıyla edinebilir. Casuslar beş gruba ayrılır; mahalli, resmi memurlar, milliyet değiştirenler, ikili çalışanlar, düşman içine sızıp geri dönenler. Bu beş casus hep beraber çalıştıklarında hiç kimse bu gizli sistemi keşfedemez. Buna “iplerin mükemmel idaresi” denir”.[2]

Bütün dönemlerde olduğu gibi cahiliye devrinde de istihbarat faaliyetlerine büyük önem verilmiş ve yapılan çalışmalar hep bu doğrultuda olmuştur. Mekke şehir devleti parlemantosu olan Daru’n-Nedve’nin istihbarat çalışmalarında önemli fonksiyonları bulunmaktaydı. Daru’-Nedve,seçkin insanların yönetimle ilgili istişarelere katıldığı bir meclisti.[3] Bu mecliste savaş,barış,kumandan tayini,nikah törenleri,ekonomik konular vb.devleti ilgilendiren bütün meseleler buraya katılan Kureyş aşiret temsilcileri tarafından, Reis başkanlığında karara bağlanırdı. aşiret temsilcileri tarafından,Reis başkanlığında karara bağlanırdı.[4] Daru’n- nedve Mekke döneminde, hep Müslümanların aleyhine çalışmıştır. Örneğin, Bise’tin yedinci. yılında, Müslümanlara karşı siyasi abluka ve ictimai boykot kararı, Bisetin Onuncu. yılında Taif seferinden dönerken, Hz. Peygamber’i ülkeye koymaya kararı ve Bi’setin Resulullah’a (Hicret Öncesi) Ölüm Kararı[5] bunların başlıcalarıydı.

Darun’nedve de alınan kararların, halka çabuk sızdığını müşahade ediyoruz. Zira Rasulullah ve Hz. Ebubekir tarafından istihbaratla görevlendirilen Abdullah b. Ebubekir ve Amir b. Fuheyre, gündüzleri sürekli halkın içinde dolaşarak, Daru’n-nedve’den sızan haberleri dinlemişler, geceleri duydukları, gördükleri haberleri Mağaradakilere anlatmışlardır.[6] Ayrıca Rasulullah’ın halalarından Ukayka da ortalıkta dolaşan haberlere binaen suikast girişimi olacağını Rasulullah’a haber vermiştir.[7] Rukayka Rasulullah’suikast haberini bildirmekte akrabalık vazifesini de yerine getirmiştir.

Kaiflik konusunun da İstihbaratla ilişkisi vardır. Kaiflik hakkında Neş’et Çağatay bize şu bilgileri vermektedir: “Kıyafet ilmi; iz arama ve ayak izinden sahibine tanıma bilimidir. Bu bilim adam öldürme, Hırsızlık, kaybolma (Neseb tespiti ve Nikahlar) …. vs. gibi olaylarda, çok işe yarayan bir bilim koludur. Araplar bu dalda o kadar ileri gitmişlerdi ki bazı kaifler (iz arayıcılar) iz sahibinin genç veya yaşlı olduğunu, kadın veya Erkek olduğunu, kız veya dul olduğunu anlarlardı. Bu iz arayıcılıkta en usta arap oymakları, Benu Mudlic’le, Benu Lehebidir. Bu oymaklar içinde de Mürreoğulları en üstünleriydi. Mürreoğulları, bir devenin ayak izinden, o devenin kimin olduğunu çıkarır, bir insan ayak izinden de kişinin Iraklı, Şamlı, Mısırlı veya Medineli olduğunu bir görüşte anlarlardı.[8] Diyebiliriz ki Cahiliye ve Hz.Peygamber döneminde bütün faili mechul olayların aydınlatılması ve özellikle istihbarat elde edilmesinde “İz” konusunda uzman olan Kaifler, toplumun söz sahibi olup aynı zamanda bunlar o dönemin en büyük istihbaratçıları (casurları) idi.

Bütün suçlar İslam Hukukuna konu olmakla beraber, özellikle Devletin bütünlüğü, bağımsızlığı, milletin güveni ve huzurunu ilgilendiren istihbarat faaliyetleri İslam Hukukçularının ilgi alanı olmuştur. Bu anlayışla Kur’an-ı Kerim ve Hz.Peygamber’in uygulamaya dayanarak yakalanan bir şahsın dinine yaşına ve itirafının keyfine göre, günümüze ışık tutacak fetvalar vermişlerdir. Muhammed Hamidullah, casusluk hakkında verilen hükümler konusunda bazı açıklamalarda bulunarak şöyle der:” Muharebe esnasında hasmını öldürmek en tabii Muhariblik haklarındandır. Buna göre yakaladıkları takdirde düşman casuslarını öldürmede hiçbir mahsur yoktur. Yakalanan bir casusa en yüksek cezanın mı? Yoksa en hafif bir cezanın mı tatbik edileceği veya artık casusluktan vazgeçip ileride rahat duracağına dair söz alınıp serbest mi bırakılacağı meselesi, tamamen Yüksek Askeri şeflerinin takdirine kalmıştır. Yakalanan casuslara bildikleri haberi söylemek gayesiyle bazen işkenceye tutulur. Bu normaldir ve şimdiye kadar hiçbir devlet, bu işten ferağat ettiğine dair bir beyanda bulunmamıştır. Hiç kimse de casusluk teşkilatından veya haber alma servisinden vazgeçtiğini beyan etmemiştir. Ayrıca İslam Hukukçuları kadın, erkek farkı gözetilmeden yakalanan casusun aynı akıbete tutulacağını bildirmişlerdir. Casusluk şüphesiyle töhmetlendirilen birinin adil bir mahkeme huzurunda muhakeme edilmesini talep ve kendisinin müdafaa hakkının mevcudiyeti hususunda hiçbir itilaf yoktur. Harb icabı kısa ve kestirme muhakeme hakkının mevcudiyeti hususunda hiçbir itilaf yoktur. Harb icabı kısa ve kesti usulu tercih edilse de İslam’ın adalet anlayışı hiçbir ferdin olmasından dolayı cezası da tamamen kanuni Usul ve Mahkemeye tabi tutulmaksızın cezalandırılmasına müsaade etmemektedir.[9] İslam Hukukçuları, İslam Devleti lehinde casusluk yapmayı caiz görmüşler, hatta devletin bekası zaruret halini alırsa, bu tür faaliyetlerde bulunmanın vacip olduğunu kabul etmişlerdir. Buna karşılık bir müslümanın düşman lehine casusluk yapmasının haram olduğu konusunda görüş birliği vardır. Düşman lehine İslam devleti aleyhine casusluk yapan, bunlara yardım ve yataklık edenlere verilecek cezalar konusunda değişik görüşler ileri sürülmüş ,suçlunun müslüman, zımmi ve müstemen oluşuna göre farklılık arz etmiştir. Sonuç olarak casusluk, tazir suçuna girdigi ve devlet başkanının takdirine bırakıldığından günün şartlarına göre, sınırdışı etme, fiziki ceza, hapis ve ölüm cezalarından herhangi birisi uygulanabilir[10] diyebiliriz.

Rasulullah’ın Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra yaptığı ilk icraatlardan birisi, Medine devletinin Askeri Teşkilatını kurmak olmuştur. Bu Askeri Birlikle Hz. Muhammed, iç ve dış düşmanlara karşı emniyeti sağlamış, düşmanları hakkında gerekli istihbaratı da elde etmiştir.

Hz. Muhammed Medine’de düşmanlara karşı daima uyanık olmak zorundaydı. Çünkü Hz. Muhammed’e İslam’a düşman olanların gücü ve sayısı kabarıktı. Bu maksatla Hz. Peygamber, zaman zaman iç ve dış Emniyeti sağlamak, haber toplamak (istihbarat), kervanları takip etmek…. vs. gibi görevleri ifa edecek Seriyyeler[11] (timler) oluşturmuştur.

Hz. Muhammed Medine’ye hicret etmekle Mekkeli müşriklerin tuzaklarının ve komplolarının bitmediğinin farkında olduğundan dolayı Gazve ve Seriyyeler düzenleyerek sürekli onları kontrol etmiş, onlar hakkında gerekli istihbaratı hiç elden bırakmamıştır.

Hz. Muhammed’in Bedir gazvesine kadar gönderdiği seriyyeler ve onun kumandanları, hep muhacirlerden oluşmaktaydı. Çünkü, Hz. Muhammed Ensarla yaptığı antlaşmada sadece Medine dâhilinde beraber hareket edeceklerdi. Hz. Peygamber çeşitli maksatlarla seriyyeler oluşturmuşsa da, bunların hazırlanışı ve uğurlanışı esnasında yapılan tasviyelerde ortak noktalar vardı.

Hz. Peygamber Seriyye kumandanlarını kendisi seçerdi. Seriyye’yi genelde gönüllü olanlardan oluştururdu. Rasulullah Seriyye kumandanı ve askerlerine bazen huzuruna çağırarak, bazen de ellerine bir mektup vererek ileride açmak şartıyla tavsiyelerde bulunurdu. Böylece onlara, seferde takip edecekleri yolu (metodu) gösterirdi. İlk seriyyelerden olan Hz. Hamza, Ebu Ubeyde b. Haris ve Sa’d b. ebi Vakkas Seriyyelerinde Hz. Peygamber’in tavsiyelerinde bir gizlilik yoktu. Sadece Rasulullah tarafından Abdullah b. cahş seriyyesine metni gizli olan bir mektup verilmiştir.[12]

Hz. Muhammed Seriyye’ye göndereceği kumandanla bizzat ilgilenirdi. Bir defasında Abdurrahman b. Avf’ı yanına çağırarak ona: “Hazırlan, seni seriyye ile göndereceğim” dedikten sonra, başındaki sarığı çıkarıp, ona siyah bir sarık sararak ucundan bir miktarını iki omuzu arasına sarkıttı ve onu seriyye başı olarak gönderdi. Rasulullah Seriyye Kumandanlarına Erken çıkmayı, yolda düşmanlardan sakınmalarını ve gizlenmelerini de öğütlerdi. Rasulullah, kendisi seriyyeyi Medineden uğurlarken erken gönderirdi. Bu yüzden Seriyyeler hep geceleyin yola çıkarlardı.

Rasulullah, İslam toplumunun nüvesinin oluştuğu Akabe biatlerini gizlice yaparak İstihbarat faaliyetlerine başlamıştır. Hz. Muhammed’in kısa bir zaman içerisinde Medine İslam devletini büyük bir devlet haline getirmesinde, savaşlardan genellikle galip çıkmasında onun istihbarata ağırlık vermesinin ve istihbaratçılarının rolü küçümsenemeyecek seviyededir.

Hz. Muhammed istihbarat işine fevkalade önem verip haber kaynaklarına dört şekilde ulaşıyordu. Birincisi; Hicret esnasında Kureyş Müşriklerinin Hz.Peygamber suikast düzenlemeleri, Nadiroğullarının damdan kaya bırakarak Rasulullah’a suikast girişimlerinde olduğu gibi vahiy meleği Cebrail’in durumu bildirmesi ikincisi; Bedir ve Uhud savaşları sırasında Hz. Abbas’ın yaptığı gibi düşman bedellerindeki casusların orada olup biteni bir mektupla Rasulullah’a bildirmeleri üçüncüsü; Uhud savaşında Hubab el Münzir, Mustalikoğulları gazasında Eslemli Büreyde b. Husayb de olduğu gibi bizzat Rasulullah’ın merkezden istihbaratçı göndererek düşmanların eylemleri ve planları hakkında bilgi toplaması, dördüncüsü ise Kureyzaoğulları gazasında Hz. Ömer’in Kureyza Yahudilerinin antlaşmayı bozduklarını Rasulullah’a bildirdiği gibi Sahabe’nin Hz. Peygamber ve kurduğu devletin bütünlüğü aleyhinde konuşan, onu yıkma eğiliminde bulunan iç düşmanların durumunu Rasulullah’a bildirilmeleri.

Hz. Peygamber , karşı taraftan bilgi toplamaya ne kadar önem veriyorsa, kendi tarafından karşı tarafa sızacak haberlere de o kadar dikkat eder ve bunun için bazı önlemler alırdı. Herşeyden önce Rasulullah olası tehlikelere karşı tanınmayan yollardan hareket eder, yol boyunca kılavuz kullanır, gideceği yeri (Tebük Seferi hariç) kimseye, hatta eşlerine bile söylemezdi. Savaşa giderken develerin boyunlarına asılmış çanları ve çıngırakları çıkartmasını sahabelerine emreder, yolda keşif kıtalarını gönderir bazen de bu görevi kendisi ifa ederdi. Bilgi toplama işi bazen de olmayabiliyordu. Rasulullah çeşitli teknik ve yöntemlerle düşmanın sayısını, bulundukları yeri tahmin ederdi. O ordunun içinden ayırdığı öncü ve gözcü birliklerini, sağlam güvenilir ve farkı haberler almak için peşpeşe gönderir, gönderilen casuslar Rasulullah’a gördüklerini, duyduklarını aynen aktarır bazen de Cebrail bu haberleri tasdik ederdi. Rasulullah, casusları toplum karşısında yüceltir ve onları ödüllendirmeyi ihmal etmezdi.

Hz. Peygamber, casuslarını titizlikle seçerdi. Zeki, sır saklamasını bilen, kültürlü inançlı, emin, gittiği yerin dilini, dinini, örfünü, siyasetini bilen kimseleri tercih ederdi. Casusu Hz. Muhammed kendisi seçtiği gibi bazen bu görevi yapabilecek olanın kendisinin çıkmasını ister bazen de sahabe teklif ederdi.

Rasulullah sık sık sahabelerine casuslara karşı uyanık olmalarını, onları tanımamış gibi davranarak yanıltmak için yalan haber ortaya atmalarını eğer casus bu durumu sezerse casusu kendi menfaatlerine kullanabilmeyi tembih ederdi. Bu bilgileri elde edebilmek için casus tutuklanabilir, hapsedilebilir ve hatta dövülebilir, yanlış bilgi vermemeleri için tehdit edilebilirdi. Savaş kanunu olarak, yalan söylemeleri halinde onlar katledilebilirdi. Nitekim çeşitli sebeplerle karşı casuslardan pek çok kişi yakalandıkları anda katledilmişlerdir.

Çağının bütün imkânlarından istifade eden Hz. Muhammed günümüzdeki elektronik aygıtların olmadığı bir devirde, istihbarat işini ya mektupla ya da bu işe yetenekli kişiler vasıtasıyla yapardı. O, istihbarat mektubu olarak o dönemin en iyi derisi olan Havlan derisini kullanır, onu mühürler ve bir nevi zarf şekline koyarak onu gönderirdi. Bu olay O’nun istihbarata ne kadar önem verdiğini göstermektedir

Mekkeli Müşriklerin en önemli istihbarat elemanları iz sürücüleri olarak bilinen kaiflerdi. Kaifler, bu konuda yetişmiş yetenekli elemanlardı. Kureyşliler Medine’de olup bitenleri hep Medine’li Münafıklardan ve Yahudilerden elde ediyorlardı. Rasulullah bu durumun farkında olmasına rağmen onları kazanmak ayrıca bu ittifakı bozmak için onlara farklı bir strateji uygulardı. Bundan dolayı onları suçlarından dolayı çoğu kez affederdi.

Mekkeli müşrikler de, Hz. Peygamber’in faaliyetlerini takip etmek üzere istihbarat yaparlardı. Peygamber kadar olmasa bile Mekkeli Müşrik liderleri ve özellikle Ebu Süfyan iyi bir istihbaratçı idi. Bölgeyi çok iyi tanıması sebebiyle geniş çevresi olan Ebu Süfyan, kendine göre ilginç metodlarla istihbarat elde ediyordu.

Günümüzde istihbaratçı, Hafiye, ajan ve casus tanımı genelde iyi bir imaj çağrıştırmaz. İlk etapta, bu faaliyetlere iyi gözle bakılmaz. Halbuki istihbarat, devletin gözü, kulağı, anteni, içe ve dışa bakan dürbünüdür; gözsüz, kulaksız bir insan nasıl düşünülemiyorsa istihbaratsız bir devletin bekası ve milletin mutluluğu da düşünülemez.

Dinimizde bu konunun önemine binaen istihbarat faaliyetlerinin caiz, hatta devletin bekası zaruret halini alınca vacip hükmü konulmuştur. Her bilginin, her hizmetin vatan, millet ve din için olduğunu unutmamalıyız. Tarih boyunca içerde ve dışarda çöreklenmiş olan gizli örgütlerin kökeni ancak istihbaratla çökertilmiştir. Hz. Peygamber ilahi tebliğini gerçekleştirmede önüne çıkan engelleri ancak güçlü istihbaratı sayesinde aşmıştır. Her konuda olduğu gibi onun istihbarat faaliyetlerinin gerek fert gerekse devlet olarak günümüze ışık tutacağı kanaatindeyiz.

“İstihbarat, Türk toplumu için yıllarca korkulması gereken, ağza alındığında başa dert açabilecek yasaklı bir kelime, bir tabu ve uzak durulması gereken bir kavram ve faaliyet olarak görülmüştür. Ancak Türk toplumunun istihbarat faaliyetlerine ve teşkilatlarına bu gözle bakması çok da yadırgayabileceğimiz bir şey değildir. Çünkü istihbaratın ne anlam ifade ettiği, devlet yönetiminde ne ölçüde önemli olduğu uzun yıllar boyunca devlet teşkilatlarımız tarafından dahi tam olarak anlaşılamamış ve yanlış politikalar sonucunda halkın istihbarat teşkilatlarımızdan ve faaliyetlerinden korkmalarına sebebiyet verilmiştir. Örneğin CIA’nın yıl içinde ürettiği istihbaratın %60’ı açık kaynak istihbaratı temelli olduğu halde ülkemizde ancak 2008 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı bünyesindeki reorganizasyon çerçevesinde Açık Kaynak İstihbaratı Dairesi kurulabilmiştir.

MİT gibi hayati öneme sahip ve onurlu bir kurumun mensubu olmak ülkemizde birçok kesim tarafından yıllarca ayıplanmış ve alay konusu olmuştur. İstihbaratçılık ispiyonculukla eş tutulmuştur.

Basın camiasında bir gazetecinin MİT ajanı olduğunu ima yahut iddia etmek o gazeteciye hakaret olarak algılanmıştır. İsrail eski istihbarat şeflerinde birinin bizlerin de ders alması gereken şu açıklaması İsrail toplumunun konuya bakış açısını çok iyi özetlemektedir: “Dünya üzerindeki her İsrail vatandaşı hatta her Yahudi birer MOSSAD üyesidir.” .Öyleyse; milli ve dini dürtülerle rakip olarak gördüğümüz İsrail toplumu karşısında bizler de en azından “Her Türk asker ve istihbaratçı doğar!” diyebilmeliyiz.

Bir ülkenin tarihi anlaşılmadan sosyal ve politik analizinin yapılması mümkün değildir. Çünkü bugünkü toplumsal yapı, tarihsel bir devamlılığa sahiptir. Ancak bu tarihsel süreklilik içinde araştırıldığında sosyal ve politik analiz anlam kazanır. Tüm bu realitelerle beraber Türk toplumunun istihbaratı algılayış şekline ve istihbaratçıya bakış açısına da yansıyan tarihi ve bürokratik hafıza ve stratejik zihniyetindeki kırılmalar konunun uzmanlarınca derinlemesine incelenmelidir. Yıldız İstihbarat Teşkilatı, Teşkilat-ı Mahsusa, Karakol Cemiyeti, Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti gibi kurumlara geçmişte sahip olmuş ve Yakup Cemil, Kuşçubaşı Eşref, Kara Vasıf Bey, Zenci Musa gibi istihbaratçılar yetiştirmiş bu milletin istihbarat ve istihbaratçılar hakkında yaşadığı bu felsefe değişimi incelenmeli ve halkın yanlış istihbarat algısı ile istihbaratçıya bakış açısı mutlaka düzeltilmelidir. “[13]

 

[1] Kallek,Cengiz”Casus mad.”Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi,İstanbul,1993 1- XXII,VII,163

[2] Sun Tuzuu,”Harp Sanatı”Belgelerle Türk Tarihi Dergisi sayı:14,İstanbul,1986,s.73

[3] Çağatay,Neşet Başlangıçtan Abbasilere Kadar İslam Tarihi,Ankara 1993 S.93

[4] Hamidullah Muhammet,İslam Peygamberi,trc.Salih Tuğ,1-II,İstanbul,1994 s.851

[5] Algül Hüseyin,”Muhacirun ve Ensar üzerine Araştırma”Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi,Bursa,1995,sayı:5 s.28;

[6] İbni Hişam,Ebu Muhammet Abdülmelik,es’Siretün-Nebeviyye,thk.Mustafa es Sakka ve arkadaşları,IIV,Beyrut,1966,II,325, Aktaran: ÜSTÜNER, Hüseyin, Hz. Peygamber Devri’nde İstihbarat, Yüksek Lisans Tezi

[7] Hamidullah,İslam Peygamberi,I 161-162,

[8] Çağatay,İslam Tarihi,s.120

[9] Hamidullah,Hz peygamberi’n savaşları s. 191–192

[10] Kallek,Cengiz”Casus mad.”, İstanbul,1993.DİA,VII,164-165

[11] Halebi,Ali b.Burhanettin,İnsanü’l Uyun Fi Sireti’l Emini’l-Me’mun(es-Siretü’l Halebiyye) III, 151, Aktaran:ÜSTÜNER, Hüseyin, Hz. Peygamber Devri’nde İstihbarat, Yüksek Lisans Tezi

[12] Kapar, M. Ali, Hz. Muhammed (sav)’in Müşriklerle Münasebetleri, İstanbul 1993, s. 165, 179.

[13] Mahmut Nedim Suiçmez, https://www.stratejikortak.com/2018/07/turk-halkinin-mit-ve-istihbarat.html, erşim:21.11.2018

 

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir