Höh Çoğulcul Seçime Neden Karşıdır?

Dr.Mujgan DENİZ

 

24 yıldan beri Bulgaristan politik sistemine katılan ve 4 iktidara ortak olan Hak ve Özgürlükler Partisi (HÖH / DPS) seçmen iradesinin doymaz sömürücüsü durumuna geldi. Seçmen kitlesi başlıca Bulgaristan’da yaşayan Türk, Pomak ve Müslüman Çingeneler olan bu politik oluşum, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki (KKTC) soydaşlarımızdan ve Batı Avrupa ülkelerinde çalışan işçilerimizden de oy alıyor. Bu politik partinin kurulmasıyla ilgili şimdiye kadar söylenmemiş ve yazılmamış olan bir cümleyi şuracıkta sizinle paylaşmak istiyorum.

 

10 Kasım 1989 tarihinden beri Bulgaristan Türkleri ve Pomakların hayatında kalıcı iz bırakan ve tarihe geçen 3 (üç) önemli olay olmuştur. Bu olaylar aslında 3 (üç) önemli ve yaşam biçimi belirleyen edinimdir. Vatanımızda totalitarizmden demokrasiye geçiş çabalarının bize getirdiği bu kazanımlardan birisini günümüz aktüelliğinde irdelemek istiyorum:

 

Konu 1:

31.Aralık 1989 günü Bulgaristan Müslümanlarına zorla Bulgarlaştırılan Türk isimleri iade

edildi. Dini haklarımız geri verildi. Bunun anlamı, kimliklerimize, tapularımıza, evlilik belgelerimize, miras vesikalarımıza,  iş ve sigorta belgelerimize, iş sözleşmelerimize ve mahkeme kararlarına işlenen Bulgar isimlerimiz kaldırılacaktı. İsteyene Türk isim, baba ve ana ismi ve soyadıyla yeni kimlik, pasaport ve tüm diğer belgeler verilecekti. Belediyeler arzu edene bu konularda ayniyet belgesi (svidetelstvo za identiçnost)  vermek zorundadır. Bu belgeleri aldık, gösterip sınır bile geçtik.  Türk isimlerimiz Bulgar seçim kütüklerine yazıldı. Seçimlere Türk isimlerimizle çıkardığımız kimliklerimizle katılıyoruz.

İslam’a ait olduğumuzu kabul eden Bulgar makamlar dini yasakları kaldırarak, ibadet haklarımızı iade etti. Camiye gidenlere, namaz kılanlara, kurban kesenlere, oruç tutanlara, cenazelerini İslam istemlerine göre kaldıranlara, mevlit yapanlara, çocuklarını Müslüman din okullarına gönderenlere engel olunmaz oldu.

Totaliter düzenin yıkılmasından hemen 50 gün sonra elde edebildiğimiz ve aslında en doğal insan haklarımız olan, hepimiz için çok önemli ve hepimiz için çok büyük bir değer olan edinimler, cümlemiz için zaferlerin zaferinden büyüktü. Biz XX. yüzyılda bundan büyük bir UTKU yaşamamıştık. Hepimiz için 100 yıl devam eden yani 3 (üç) nesil arasız süren ZÜLME YENİK DÜŞMEDEN İNSANCA YAŞAMA DAVAMIZ zaferle yıldızlandı.

Bu yaşamsal öneme sahip kazanımımızın genişletilip güçlendirilmesi, pek tabii ki, kölelerin özgürlüğe kavuşması öz davaları, özgürlüğü yaşatmaları da kendi davaları olduğu gibi, bizim de, doğal haklarımızın bütünsel sağlayıp pekiştirmemiz mücadele azmimizi şahlandırmıştı.   Bu mücadelenin içinde, dört sende bir yapılan parlamento (meclis) seçimlerine birlikte katılmak ne kadar önemliyse, bunların hangi seçim sistemine göre yapılacağı da çok büyük bir önem taşımaya başladı. Hele XXI. yüzyılda!

Dedelerimiz III. Bulgar Çarlığı döneminde yani 1945’e kadar, fırsat bulup parlamenter düzenin, demokratik meclis seçiminin, verilen her oyun kader belirleyici önemini öğrenemediler. Öğrenemedikleri, bilmedikleri bir şeyin bilincine de varamadılar.

İstanbul görüp gelenler, Balkan Savaşı’ndan dönenler, Çanakkale Savaşı gazilerimizin ömrü Sultanlığı, Meşrutiyeti, Enver Paşayı ve hezimetleri anlatarak geçti. Avrupa’yı anlatanlar sözlerini hep “gâvura güvenilmez” ipiyle bağladı.  Gece boyu süren bu sohbetler hep şu sualle bitiyordu: “Bilen yok mu, ne oldu şu Osmanlı’nın malı mülkü, gemi gemi altınları?” Döşek üstüne serilmiş, beli yastıklara dayalı, sarıklı fes gece gündüz başından inmeyenler arasından biriler,  kaçak dumanından göz gözü görmeyen odalarda, maşa ile ocaktan çektiği son isiyle sigarasını yakmaya uğraşırken, hep şu söylerdi: “Ne olacak, denize battığını işitmediğimize göre, şekerli kahveyle içmişlerdir!” İçtikleri sabah kahvelerinden sonra da oldukları yerlerde şekerlemeye dalarak, kim ne hülyalar görerek, ömür törpülemeye devam ediyorlardı. Bizim o kuşaklardan yüklendiğimiz bilinç, sabırlı olan derviş muradına ermiş inancıyla daha zeki birisini beklemekten başka bir şey değildir.

Bu geleneksel algılama tarzımızda geçmişimizi ve geleceğimizi kader işi olmaktan kurtarana,  tarihi toplumsal yasallıklara, devirler arası çelişkilere, medeniyetler ve kültürler arası savaşıma göre anlatarak bilinç örmemiz başlayana kadar köprülerin altından çok su aktı. Biz de yürümeyi düşe kalka öğrendik ve sonra da koştuk.

ORANTILI SEÇİM SİSTEMİNİN yerine OYUMUZU ÇOĞULCUL SİSTEME GÖRE KULLANMA HAKKI İSTEDİĞİMİZ ile o zamanlar arasında, başlangıç ve son tarihini gösterebilmede zorlandığımız uzun dönemden sonra hüküm eden, bir başka 50 (elli) yıl daha var. 1945 ile 1990 yılları arasında hepimiz her defasında seçim sandığı başına koyun gibi götürüldük,  bir tek oyu bir tek sandığa atıp zafer kutladık. Karşımızda muhatap olacağımız, bizden farklı olan biri olmasa da, hiçbir şahıs ve tüzel kişiyle seçim yarışı içinde olmasak da, biz seçimleri her defasında % 99,98 kazanırdık. Oyunu kullanamayanlar ise, ya ölüm yatağında can çekişen, ya ismi listelerde olan fakat seçim arifesinde hayata ansızın gözlerini yuman ve seçim günü cenazesi kaldırılanlardı. Dağda bayırda koyun kuzu peşinde koşarken, ömürleri seçim yapıldığından haber almadan geçen birkaç çobanla tanıştım. Hayat yollarını  “seçim” ve “oy” sözlerini öğrenemeden geçen bu  “sosyalist demokrasi emekçileri” ile anlaşırken “intihap” ve “rey” üzerinden temas kurabildim. Hiçbir yerde, hiçbir konuda ve hiçbir uygulamada kendine muhalif tanımayan sosyalist düzen, seçim günü de hepimize fabrikadan çıkmış tuğla gibi baktı. Aynı gün bakırdan dökülürcesine yağmur yağsa, gök yere inse ve tuğlaların hepsi su altında kalsa, hiç birinin birazcık da olsa su almaya, birazcık nemlenip demlenmeye hakkı yoktu. Hatta seçim iş gün arasına sıkışmış bir günde, yaz güneşinin en fazla kızdırdığı bir günde yapılsa bile, kimimiz biraz daha fazla güneşlenip diğerlerinden bir azcık daha fazla sertleşmeye kimsenin hakkı yoktu. Ağaçların dalları bile aynı usulle kesilip taşlanıyordu. Aynı ilaçla ilaçlanıyordu. Köklere damlayan su damlaları bile sayılıydı. Meyveler aynı büyüklükte kasetlere diziliyordu. Bulgaristan Komünist Partisi Merkez Komitesi Politik Bürosu Genel Sekreteri ve Devlet Konseyi Başkanı Todor Jivkov’un bu doğal süreç içinde gücünün etmediği bir tek şeycik vardı. Bahar açan goncalardan hangi arının hangi çiçeği tozlaştıracağına sözü geçmiyordu. Arıların ilaç kokusuna isyan edip bahçeye çıkmadığı zaman grev yapacaklarını da düşünemedi. Arılar baş kaldırınca tozlaştırma işini baharda rüzgâr esintisinin yapabileceğini bilmediğinden, Moskova’ya bir rüzgar makinesi sipariş etmeye akıl edemedi.

Bugün hicivle anımsadığımız ve üzerinden 30 yıl geçen bu saçmalıkları dikkatinize sunma lütfü gösterirken, size anlatmaya çalıştığım, çok büyük bir gerçektir. Donmuş komünist kafalar bizim oralarda çok şeyi çarpıttılar da, yalan makinesini çalıştırmada, şimdiki “lider” Hak ve Özgürlükler Partisi Genel Başkanı Lütfü Mestan karşısında hepsi solda sıfır kaldı. Bu hemşerimiz “ustası” Ahmet Doğanı da solladı. Başımızdaki fese püskül olana kadar, inişli çıkışlı yollardan yürümeye zorlanan, birkaç hapishanede nar üzerinde sürünen A. Doğan da yeni gelişmeler karşısında dilini yuttu. Bu kadar zahmet arasında Türkçe yazıp okumayı öğrenemeseyen Doğan, Bulgarca okuryazar duruma geline kadar, hakkımızda 10 (on) cilt ihanet, fitne ve lekeleme yazdı. O zamanlar tükenmez yoktu. Mürekkep kalem ucunu dilinde ıslatmak yazmazdı. Zavallı ne kadar mürekkep yaladı! Gizli servislere sunduğu bu hizmetlerinden dolayı “lider” unvanına layık görüldü. “Hapisten” doğrudan lider çıktı.  Türklerin arasına sızıp Türklük ağıcını kurutan bir kurt (köstebek) olarak çalışmalarından ötürü de “Şeritli Koca Balkan” madalyasıyla ödüllendirildi. Bu madalyayı almadı, çünkü “ağaç kurumadı.” Ve sonunda her şey bayatlayınca ruh çöküntüsü geçirdiğini doktor raporlarıyla belgeledi. Günümüzün yeni Saraylısı olan Doğan beklemediği bir anda, havada tek bulut dolaşmazken ansızın gölgelendi.

İnsanın en büyük düşmanı en yakın dostudur, deyenler haklıymış.

Lütfü Mestan Veliko Tarnovo’da Bulgar Filolojisi okumuş, Ahmet Doğan da Şumen’de 2 yıl Bulgar Filolojisi okumuştu. Güney Tahir de muhabir öğrenci olarak Bulgar Dili tahsili görmüştü. L. Mestan’ın 5 yıl bu işle uğraşırken nokta ve virgülün tam nereye konduğunu iyi öğrenmişe benziyor, çünkü Ahmet’i de Güneri de ardında bıraktı.

Doğrusunu isterseniz, ben de, şimdiye kadar Türk, Pomak ve Çingenelerle meşgul olacak politik kadroların dil kurslarında eğitildiğini bilmiyordu. Bu yıl yeni politikacı akademisi açmak isteyenlere bildirelim de, masraf etmesinler. Bu işi filologlar da yapabiliyor. Onların bir tek eksikleri var, bir ağaç iki defa aşılanmadığı gibi, ana dilini bilmeyenler ikinci bir yabancı dil öğrenemiyorlarmış, ama bu kadar kusur “kadı kızında da olur.” Şuna da işaret etmek istiyorum.

L. Mestan Cumartesi gün yapılan Sosyalist parti, BSP kurultayını Bulgarca kutlarken bayağı zorlandı. Bazı şeyleri doğru dürüst söyleyebilmek için yalnız Bulgarca bilmek yeterli olmuyor, biraz daha derin bilgilenmiş olmak da gerekli gibi. O, BSP’yi olgun bir parti olarak, hatta “Bulgar olmayanları eritme” politikasıyla ilgili “özür” dileyecek derecede kemale ermiş şeklinde anlatmaya çalışırken tökezledi. Neden bilir musunuz, çünkü zülüm eden birinin sana daha önce başkası daha fazla zülüm etmiştir, deyip işkenceye devam etmesinin mantığı yoktur. Bu iş, biraz şimdi hatırladığım bir Çingene masalına benzedi:

“Çingenenin biri su getirmesi için kızına iki alaca testi vermiş ve kız daha yola çıkmadan onu dövmeye başlamış. Bağırış çağırışı duyan komşular toplamış. “Yapma etme, kız testileri kırmamış, kırınca döversin, deseler de, Çingene bildiğini okurken, “Testileri kırdıktan sonra dövmemin ne faydası olacak?” demiş.”

Sözümüzü bağlarken, zafer kazanmamış biri düşman barış ve uzlaşma teklifinde bulunamaz, demek istiyorum. Komünistler bizi yenemediler ki, onların varisi olan BSP ne Bulgar totalitarizmini yıkan ne de demokratik bir düzene geçmeyi gerçekleştirebilen bir güçtür. XXI. yüzyılda kendi kendine gelin güvey olanları devamlı kutlamak da yakışık almıyor.

Biz gelelim ana konumuza: HÖH ÇOĞULCUL SEÇİME NEDEN KARŞIDIR?

7 Şubat 2014 Cuma günkü sayısında Sofya gazetelerinden “24 Saat” gazetesi L. Mestan’la uzunca bir söyleşi yayınladı.

HÖH genel Başkanı bu demecinde 2001 ve 2009 yılı parlamento seçimler “ Orantılı sisteme göre değil de Çoğunluk sistemine göre yapılmış olsaydı” ne olacaktı hesaplarını yapıyor.  Orantılı sistemden alınan sonuçlar esas alınarak yeniden gece gündüz hesaplatmış ve diyor ki: “2001’de seçimler çoğunluk (macoriter ) sisteme göre yapılmış olsaydı, 21 yerine 45 milletvekili; 2009’da ise, 38 yerine 50 milletvekili çıkaracaktık.”

Hatta şöyle değil de böyle olsaydı, 2009’da HÖH / DPS partisi ikinci parlamenter parti olacaktı, diye eklemiş. L. Mestan bu yazıyı, HÖH partisinin seçmenlerin kendilerinin seçtiği adayları kendi oylarıyla parlamentoya göndermesini önlemek için yazmıştır. Yani majöriter sisteme karşı olduğunu beyan etmiştir.

HÖH partisinin böyle bir değişikliğe ihtiyacı olmadığını belirtmiştir ve muhtemel olumsuzluklara ilişkin görüşlerini şöyle esaslandırmıştır:

  1. Bu işten demokrasi kayba uğrar;                   – (sana ne?)
  2. Politik çoğulculuk yara alır;                           – (sana ne?)
  3. Küçük partiler meclis dışı kalır;                    – (sana ne?)
  4. Meclis dışında kalan partiler irileşebilir;       – (sana ne?)
  5. İki kutuplu model oluşur.                               – (sana ne?)

İstesem de istemesem de şu satırları yazmak zorundayım. Anladığım kadarıyla Bulgarca Fakültesinde matematik dersi verilmiyor. Bir sistem üzerinden yapılan seçim sonuçlarını, bambaşka bir matematik formülle Hesaplanan başka bir seçim sitemine göre hesapladım deyim, gazetelerde yazı yazmanın anlamı yok. Böyle bir şey olamaz.

SAYIN MESTAN MAJORITER SİSTEM UYGULANSA SENİN IZBANDITLARINA, SABIKALILARINA, HAPİSHANE KOĞUŞUNA KOKAN VEKİLLERİNE, HIRSIZA ÇAPULCUYA KİM OY VERİRDİ ACABA???????

Bu yazısında Mestan, bir Alman modeli olan % 50 orantılı % 50 çoğunluk sistemine de karşı çıkıyor. Aynı zamanda zorunlu oy kullanmaya veya oy kullananların hepsine sandık başında 20 levalık bir çek verilmesine de ters bakıyor. Acaba NEDEN?

Bu soruların bir tek cevabı var:

Sistem değişir ve seçmen kendi adamlarını meclise gönderirse, gizli polis, mafya ve oligarşi HÖH / DPS bültenleriyle kendi ajanlarını parlamentoya gönderemeyecek ve kendi borusunu istediği gibi öttüremeyecek yani kendi hükümetini kurduramayacaktır.

Devam edecek.

 

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir