Geri değil, ileri adım atalım!

Tarih: 16 Eylül 2018

Yazan: Oya Canbazoğlu Dirier

Konu: “Bir Milleti yok etmek için kültür damarlarını yok etmek gerekir.”

Prof. Şenal Önaldı.

 

Konuma Almanya açısından girmek istiyorum. Onlar “Karakter ya da Kimlik insanın yazgısıdır.” “Karakterimizi kişiliğimizle çizeriz.” der.

Yaşadığımız Balkanlarda, Bulgaristan’da ne yazık ki bu böyle değildir.

  1. asırda Balkanlar’da, “kişilik değiştirme”, dolayısıyla “Türk’ten, Çingene’den Bulgar, Makedon’dan Sırp vs.” yapıp karakteri değiştirme saçmalığı 3-4 nesle büyük zulüm oldu.

İnsanın dış görünümü karakter ve kimliğini büyük ölçüde etkiler.

Yusuf Pehlivan, Lütfü Ahmet, Osman Duralı ve daha birçok milli, Avrupa, dünya ve Olimpiyat şampiyonu pehlivanlarımızın heybetli, sırtı yere gelmez, cesur ve atılgan görünümleri yalnız kendileri değil, Bulgaristan’daki Türk kimliği görünüm ve karakterini de, bileği bükülmez, sözü söz, iradesi güçlü insanlar olarak çok olumlu etkilemişti. Bu örneklere halterci Naim Süleymanoğlu ile Halil Mutlu’yu da eklemek istiyorum.

Alman TV kanallarında orada yetişmiş, Alman dilini, anadilimiz Türkçe kadar güzel konuşan, karakter sahibi aydınlar gördükçe de gurur duyuyoruz. Kendini her iki dilde de kusursuz ifade eden aydınlarımızı izlerken her defasında, ah biz böyle insanları neden yetiştiremiyoruz diye soruyorum kendi kendime. Burada ele almak istediğim bu kişilerin politik kimliği değil, onların iki dilli Türk kimliğidir. Fatih Zingal ve Cem Özdemir gibi aydınların meydan mitinglerine iki dilli hâkimiyeti her zaman her yerde çok etkileyici izler bırakmıştır.

29 Eylül’de Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın resmi Almanya ziyareti arifesinde Alman medya ateşi yine Türkiye’yi, Türk siyasetini kaynatıyor. Uzunca bir durgunluktan sonra yeni bir kapı açmak anlamına gelen bu ziyareti bekleyenler çoğaldıkça çoğalıyor. Bölgesel bir lider olup küresel sorunların çözümünde de geçerli fikir sahibi olan Sayın Erdoğan’a Almanya’daki soydaşlarımızın kendi tasarruflarıyla yaptırıp Almanya Eyalet Merkezlerinden birine dev bir bronz heykel dikmesi, “Seni çok özledik, hadi gel!” anlamını taşırken, Almanya tarihinde yaşanmamış bir olay oldu.

Almanya – Türkiye siyasetindeki buzların birden bire erimesi, kanzler Bismark zamanlarına uzanan ikili ilişkiler zincirinde Türkiye olmadan Alman için Orta Doğu siyasetinde ileri adım atmanın mümkün olmadığına herkesçe anlaşılan bir kanıt oldu. Almanya’daki demokratik Türk kamuoyu bu adımın atılmasında belirleyici rol oynadı.

Biz Bulgaristan’daki Müslüman Türkler de Türkiye ile ilişkilerde geniş bir köprü olmak istiyoruz.

Düşüncelerimi bu yönde geliştirirken, Bulgaristan’daki yerli Müslüman Türk topluluğunun ikili ilişkilerimizin gelişmesindeki katkılarımıza değinmek istiyorum. Bulgar devleti ve bugünkü siyasi irade, Ankara ile ilişkilerimizi bizim– Müslüman Türklerin– dışında yürütüp geliştirme yolunu seçti. Hatta bunları biz bize göz göze düzeyine çekti. Demokratikleşmemizin ilk döneminde bu böyle değildi. Devlet heyetlerine Türkler de katılıyordu. Tepeye heykeltıraş V. Raşidov’un çıkarılmasıyla, ikili ilişkilerimizin geleceği anıtından, Türkler yontulup çöpe atıldı. Önümüzdeki dönemde nüfus çoğunluğunu azınlıkların oluşturacağı Bulgaristan’da, onlar dışarıda bırakılarak izlenecek bir dış siyaset için perspektif göremiyorum…

Burada büyük bir atılımın baltalandığına tanık olduk.

Bu atılım önce ekonomik nitelikli ve Türkiye’den Bulgaristan’a oldu.

Yine şu sözde demokratikleşmemizin ilk hamlelerinde, Bulgar özel sermayesinin mayalandığı yıllarda, ilk başarılı ekonomik yakınlaşma ve işbirliği hamlelerinde başarı sağlanmasında yerli aydınların rolü belirleyici olmuştu. Örneğin, bu çabalarda Bulgaristanlı Türkler için parlak gelecek görenler tünelli, yüksek ve uzun viyadüklü bölünmüş ana yol, yeraltı tren yolu inşaatlarına “Doğuş İnşaat” ve “Mapa Cengiz İnşaat” gibi zengin deneyimli ve geniş olanaklı Türk şirketlerinin kazanılmasına önemli katkıda bulunurken, siyaset dalında saygın Kasım Dal da “Şişe Cam” devini Tırgovişte yöresine yerleştirmeyi başarmıştır.

1990’dan sonra ağır sanayi geliştirme işlerinde ancak geri adım atabilen Bulgaristan’da, Türkler tarafından işletilen Şumnu Alüminyum Tesisleri ileriye açılan yeni bir örnek sergilemiştir. Pamuklu, yünlü ve ipekli seri üretim sağlayan 16 Bulgar sanayi tesisi birkaç yılda art arda kapanırken, günümüzde Sofya’da, Gabrovo, Sliven ve Varna’da ayakta kalan ve çalışmaya devam eden tekstil fabrikalarını yeni teknolojiye taşıyıp geliştiren yönetim zekası hep Türk’tür. Kırcali ve Hasköy yöresi köylerine küçük dikiş ve ahşap işleme atölyeleri yayıldı. Bitkisel yağ, un ve unlu mamuller gibi üretim dallarından benzer birçok örnekler verilebilir. Bulgaristan’a en yakın ve sonsuz tüketim kapasiteli, ayrıca Yakın Doğu, Orta Asya ve Afrika ülkelerine geniş açılan bölgesel dev ülke Türkiyedir. Halen hayvancılık, mandıra işletmeciliği ve ipek böceği bakımı gibi iş kollarında ortak proje hazırlıkları var.

Türkiye, sermaye birikimimiz olmadığı o ilk dönemin karışık yıllarında, Bulgaristan girişimciliğinin hız almasına 50 milyon US Dolarlık “Exim Bank” kredisi önayak olmuştu. Özellikle aydın, mühendis ve uzman kadrolarımızın 1989’da yurt dışına çıkmak zorunda bırakılması ve bizde güvenli iş ve yatırım alanı oluşamaması nedeniyle Bulgaristan Türk azınlığı bu kredi çizgisinden yararlanma olanakları bulamadı. Arkasından “Ziraat Bankası”, “Demir Bank”, Alman sermayeli “İş Bankası” gibi bankalar hala ülkemizde faaliyet gösterse de, Müslüman Türk ahalinin durumunda önemli değişikliğe gidilebilmesine öncülük ettikleri söylenemez. Bugün de Türkiye– Bulgaristan ikili ekonomik ve ticari ilişkileri ilerleme kaydetse de hakkettikleri yeri henüz bulmuş değildir, diyebiliriz.

Ulusal üretime katkı sunan, vergilerini muntazam ödeyen Bulgaristanlı Müslüman Türkler, kendilerini bir Bulgar devlet iktisat ve sosyal sisteminin içinde olmazsa olmaz bir öğe olarak görseler ve kabul etseler de, bazen eski günlerini arıyorlar. Bir kuşak önce Bulgaristan’daki Müslüman Türkler ülkeyi 1960 ve 1970 ekonomik ve sosyal bunalımdan çıkaran temel üretici iş gücüydü. Büyük alt yapı tesisleri– barajlar, yollar, köprüler, fabrikalar, kombinalar vb- kuruculuğuna, tarımın dönüştürülmesine, teknik tarım ürünleri üretimine– tütün, şeker pancarı, ayçiçeği, eterik yağlar vb- geçilmesinde çok önemli rol oynadılar. 1979 yılında dış pazarlara giden Bulgar tarım, madencilik ve hafif sanayi ürünlerinden elde edilen ve Bulgar döviz gelirlerinin % 49’5 gibi çok yüksek oranını üretenlerin Müslüman ahali olduğu unutulmasa iyi olur.

1984-85 isim değiştirme ve Türk din, gelenek ve kültürüyle ilgili her şeyin yasaklanması yani kültürel damarlarımızın kesilmesi ve Bulgaristan’da Müslüman Türk ağacının kurutulmak için köküne kezzap dökülmesi, yeni çok derin bir bunalıma sebep oldu. Bu bunalımın nedenleri ancak ve yalnız Müslüman Türklere yapılan baskı ve zulümde gizlidir. Çöküşün nedenleri Türklerin işten el çekip ülkeden çıkmasında görmeyenler her defasında yanılmıştır. Bulgaristan nefes alabilmek için, cankurtaran simidi olarak, 1988’de   Almanya – Bavyera Başbakanı J. Straus’tan 500 milyon DM borç istemek zorunda kaldı. O zaman başlayan, 1989 “Büyük Göçü” ile dibe vuran çöküş bugün hala aşılamamıştır. Sovyetler Birliği sisteminden kopan ve 2004’te NATO’ya– T.C. garantörlüğünde giren– ve 2007’de Avrupa Birliği’ne (AB) üye alınan Bulgaristan’a sunulan mali ve ekonomik imkânlar belirli (gizli) ellerde kaldı.

Ülke üzerine kara bulut gibi çöken mali oligarşi-mafya sistemi oluşmasında, halkla zengin zümre arası zaten açılmıştı, etnik azınlıklarla iktidarın arası yoktu. 30 yıldan beri halkın ekonomik ve sosyal sorunlarının çözümüne eğilmeden, eski yılların olanaklarını sömürerek geçinenler, değişen koşullarda komünist-totaliter sistemin yaşatılmaya çalışıldığına kanıtlar sundu. 30 yıldır eğitim, sağlık ve kültür sorunlarını çözmeye yanaşmayan iktidar zihniyeti, etnik ve kültürel azınlıkları Bulgar modern etniğinden tamamen kopardı. Etnik azınlıklara kültürel otonomi hakları tanımadı.

2018-19 eğitim yılında da etnik azınlık çocuklarının kapısını açacağı anadilde eğitim veren bir okul olmaması yürekleri acıtıyor. Çocukların kendi hevesi ve anne ve babalarının özendirmesiyle girdikleri Türk dili derslerinde ders kitabı, yardımcı kitaplar,  okul ve şehir kütüphanelerde Türkçe eserler olmaması, göz yaşartan eğitim krizinin daha derin sorunlar doğurduğuna örnekler sunuyor. Okullarda Müslüman öğrencilere din dersi verilmesi sorunları da çözülmedi. Bütün Bulgaristan’da yalnız bir devlet okulunda Hoca İslam dini dersine girebiliyor. Belirtiyorum, kültürel yaşamın damarları kesilmiş durumdadır.

Yazımın başında, TV tartışma programlarında Almanlarla çata çat münakaşa eden ve Almanları şaşırtan bir Almancayla toplumun sempatisini kazanan halk önderlerinin yetişmiş olması, Almanya’da birçok Türkçe gazete, dergi, kitap basılması, TV ve Radyo yayınları olması, orada Türk kamuoyu oluşmasını sağlamış ve onun toplumsal yaşamdaki rolü arttırmıştır. İşte bu aktif Türk kamuoyu Almanya eyalet merkezilerine 21. Yüzyılın büyük önderi Sayın Recep Tayyip Erdoğan heykeli dikerken, Bulgaristan’da Kubadınlı (Loznitsa) gibi Türk belediye merkezlerine isimlerimizin değiştirilmesinde ve gelenek ve kültür damarlarımızın kesilmesinde en aktif yönetici rol oynayan katil Penço Kubadinski anıtı dikiliyor. Fark bu kadar büyüktür.

1913 müttefikler arası savaşta 9 656 Türk askeri can vermiştir, isimleri köylerdeki okuma evlerinin duvarlarına yazılmıştı. İsimlerimiz değiştirilirken onlar da söküldü. Tırgovişteli Üzeyir kardeşler köylerine aynı savaşta can veren Türk asker anıtı diktiler, savcılık kararıyla yıktırdılar. NATO’da müttefik olmamıza rağmen, “Şipka Tepesi” ne Osman Paşa Anıtı dikme çabalarımız hala sonuçsuz kalıyor. Deliorman’ın Ağaç Denizi denen dev meşeli ormanına isim değiştirme zulmü yıllarında şehir düşen kardeşlerimiz için ÖLÜMSÜZ TÜRKLER ANITI dikilmesi de devamlı engelleniyor.

Oysa biz Bulgaristan’daki Türkler ve azınlıklar olağanüstü büyük ve zengin bir kültürel geçmiş ve gelenek sahibiyiz. 1878’den sonra Bulgar Çarlığı, Krallığı ve Cumhuriyeti yıllarında Çingenelerimiz, Gagauzlarımız, Tatarlarımız, Ulahlarımız, Arnautlarımız, Makedonlarımız  vb etnik azınlıklarımız ayrı bir kültürel azınlık kimliği oluşturmada devamlı geriye itildiklerinde ve ileri atmak istedikleri adımlarsa hep Bulgar kültürü yönüne itildiğinden, ilerle-yemeseler de, etnik halk kültürü dokusunda– müzik, gelenek, atasözleri, maniler vb-kendi özelliklerini koruya bilmişlerdir. Fakat Bulgaristan’da yaratılmış ve yaşayan her şeyin ana niteliği Bulgar’dır anlayışı, ateşin odunu yediği gibi etnik olan her şeyi yok etmeye, yiyerek bitirmeye devam etmektedir.

Örneğin 15 Eylülde açılan yeni ders 2018 yılında, zengin Bulgarların çocukları Başkentte ve büyük şehirlerde açılan İngiliz, Fransız, İspanyol, Alman vb kolejlere, süper lüks yatılı okullara yerleşirken, azınlık çocukları, Türkler de bu kapsamda, ana dilimiz öğretilmeyen, Türk kimliğinden söz edilmeyen, Bulgaristan’daki Müslüman Türklerin tarihi okutulmayan Bulgar okullarına yazılmak zorundadır, imkân darlığı ise başka yolları tamamen kapamıştır. Gençlerin tek umudu Türkiye devlet okullarında eğitim alıp yetişmektir.

Bulgaristan’daki kültürel azınlıklar arasında, Kimliği ile birlikte din, dil gelenek ve kültürlerini korumak için en bilinçli ve azimli mücadele veren Türklerdir. Yaratıcı aydın kesim olarak onların, vatanda ve ana-vatandaki edebiyat çalışmalarını bir olukta toplama gayretleri iyi sonuçlar vermeye başladı. Şaban Mahmutoğlu Kalkan’ın Ankara’da “Bengü” Yayınları  öncülüğünde ilk kez olmak üzere 20. Yüzyıl yaratıcılığımızı su yüzüne çıkarıp derleyip değerlendirmede attığı adımlar paha biçilmezdir. 200 şairimizin gözdelerini- sevgi, kıvanç, coşku, düşünce ve atılımlarını- 2 ciltte toplayan yaratıcımızın antolojik çalışmalarının, roman, uzun hikaye, öykü, fıkra, mizah vb dallara da yayılarak meyveler sunması övgüye laiktir. Edebiyat kulüplerimizin ve topluluklarımızın yeni dönemde kendisiyle yüzyüze görüşmelerde bulunmasında, konferans ve şiir şöleni kapımızın yeniden açılmasında yarar görüyorum. Bizi birleştirecek olan Bulgar siyaseti ve edebiyatı değil, kendi ateşimiz ve ruhumuzdur. Kesilen kültür damarlarımızı ancak ve bir tek kendi yaratıcılarımız birleştirecektir. Bu onların tarihsel yeni ödevidir. Bir Kimlik ve kültür- sanat zorla öldürülemez. Bizim ki de yaşayacaktır.

Bulgaristan’daki azınlıkların öncüsü biz Türkleriz.

Bulgaristan’daki kültürel azınlıklar arasında kendi edebiyatını yaratan yani kendi minaresini diken biziz. Artık eserlerimizi dış dünyaya, başka dillere taşıma işine başlamış bulunuyoruz. Bizim rüzgarımız esinlendirici, toplayıcı ve yüreklendiricidir. Şiirlerinizdeki öz, barış çağrısıdır. El ele verip ilerleme davetidir. Bu topraklara dostluk, anlaşma ve yardımlaşma ilkelerini getiren ve hoşgörü tohumları saçan de biziz. Dilimize, dinimize ve kültürümüze uyan her alanda birlikte olup ileri adım atmaya hazırız. Bu ilhamın kaynağı biziz.

Ne yazık ki, kültür damarlarımızın kesilmesinden sonra, anavatanla olan ilişkilerimizden taze Türk yaratıcılığı kanı almamız sürekli engellendiğinden dolayı, şimdiki durumumuz hiç de gönül açıcı değildir: Gerçekçi kalemiyle ün yapan şairlerimizden Galip Sertel son şiirlerinden birinde gün batımını andıran durumu şöyle dile getirmiştir.

Köy Yolu

Anıza diz çökmüş güneş sapsarı
Genizde buğday kokusu hasat zamanı
Dolana dolana iniyor şehre doğru
Ceviz dallarına bürünmüş köy yolu

Ve ihtiyarlar oturmuş sağ selamet
İhtiyar evler önünde uslu uslu
Gözleri kamaşmış ikindi güneşinde
Usanmışlar kısır kısır bekleyişlerde

Ufalanıp tane tane bir yitik zaman
Süzüldükçe buruşmuş avuçlardan
Bakıp bakıp karışık alınlara soru sual ediyorlar

Avunup duruyorlar
Ve yorgun ufukta bir özlem kızılca kıyamet
Yanıp dururken demet demet
Ne gelen, ne giden

Ne bir haber torundan, gelinden
Biri gelecek elbet uzaktan yakından
Bir gelen olmalı muhakkak
Ceviz dallarına bürünmüş dönemecin ardından.

***

Lütfen yayınlarımızı izleyiniz.

Kitaplarımızı, Bulgaristan Türklerinin Sesi gazetemizi ve diğer yayınlarımızı arayıp bulunuz, isteyiniz.

Geri adım atmak yok, birlikte ileri…

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir