Tarih: 30 Ağustos 2018
Yazan: Rafet ULUTÜRK

Konu: 30 Ağustos Zafer Bayramı hepimizin bayramıdır.
Sayın okurlarım! Bugün ZAFER BAYRAMIMIZ! Hepinize kutlu olsun!
Türklüğümüze yeni yeni ZAFERLER müjdelesin!
“… Atatürk olmasaydı, Türk belki Özbekistan’da olurdu, ama Trakya ve Anadolu da kalmazdı. 100 yılda tüm civar coğrafyadan sürülmüş ve katledilmiş Türkler’in Konya Ovası’ndan sürülmeleri ve atılımları ne kadar sürerdi sanıyorsunuz?
“… Ne Türk, ne de Türkiye kalırdı. Mustafa Kemal sadece ülkeyi kurtarmadı, Türk neslini de kurtardı…”
Bu sözler Amerikalı Prof. Justin MacCarty’ye aittir.
30 Ağustos Zafer Bayramımızın 96. Yıl dönümünde Türk ve Türkiye Cumhuriyeti ifadeleri çok yüce anlam kazanmıştır.
30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Büyük Taarruzu, Bulgaristan Müslümanları “Başkomutanlık Meydan Muharebesi” adıyla da bilir. Yunan ordularına İzmir yolu gösterilirken, Anadolu’da Zafer meşalesi parlardı. Ülke toprakları işgalden kurtuldu.
Yeniden doğan yenilmez Türk ruhu kanatlandı.
Mazlum halkların sömürgecilik zincirlerini kırdığı ve kurtuluş çağı açıldı. Aslında 30 Ağustos Türk İslam Dünyası’nın, tüm Müslümanların zafer ve bayram günüdür.
Bu bakıma, çağdaş anlamıyla Türk, güç, kuvvet, kudret, olgunluk çağı, atılımlar gerçekleştiren, zaferler kazanan, gelişim yollarını kendisi açan, niteliksel dönüşümlerin taşıyıcısı, güzel insandır. Türk, çaresiz insanların sığındığı gönüldür.
Birçokları içinse değişmeyen Türk vasıflarının sıralaması şöyledir: Güçlü,kudretli, kuvvetli doğan, türeyen, çoğalan, artan ve yücelmeyi başarandır.
Türk Devleti dendiğinde ise, hatırlanan şudur:
Türkler dünyada devletsiz yaşayamayan bir millettir.
Tarih boyunca kurduğu 31 devlet, 33 beylik, 21 atabeylik, 16 İmparatorluk, 10 Cumhuriyet bunun göstergesidir.
Türk milleti, ırk kavramını kendi ırkı için ortaya atmayan, ama büyüklüğü kendi tarihinden ve her Türk’ün kanından belli olacak, büyük millettir. Türklük ise parçalanması asla mümkün olmayan bir özelliğimizdir.
30 Ağustos’ta sıkça kullanılan “Yedi düvel” dendiğinde de Türk millet ve devletinin yakın ve uzak düşmanla dünya emperyalizmini dize getirdiğimiz hatırlanır. Bugün Yakın Doğu’da dönen dolapların en sonunda Türkler lehinde sonuçlanacağı ve ezilen ve sömürülen komşularımızın yurtlarına sağlıcakla döneceği anlamını taşır.
30 Ağustos, Balkan Savaşında, Çanakkale’de İngilizlere, Sakarya ve İzmir’de Yunan’a, Antalya’da İtalyan’a, Güney Doğu’da Fransızlara, Kıbrıs’ta enosise, PKK, DAEŞ ve PYD’ye, 15 Temmuz 2016’da FETO-cu darbecilere, Artfin’de ve Kandil’de hain düşmana karşı galibiyetimizi, yüce ZAFERLERİMİZİ topluca kutladığımız bayramımızdır.
Türk milletinin yenilgi FORMATI yoktur.
Bulgaristan Türklerinin şerefli yeri, şanlı AY YILDIZLI ZAFER BAYRAĞIMIZIN dalgalanan gölgesidir.
Türkler, düşmanlarını tarih sahnesinden silen ZAFERLERE imza atmış büyük bir millettir. 30 Ağustos Zaferinde orduların merkezinde bir askeri deha olan Mustafa Kemal çıktı. Hiçbir kimseden öç almadık, Türk vatanını kurtardık, Türklüğü yaşatmak için savaştık.
“Ne mutlu Türküm Diyene!” hepimize gurur kaynağı oldu.
2 Yıl önce Bulgaristan’da Doğu Rodoplar’ın Kırca Ali şehrinde 20 binimiz bu sloganla ant içtik. Bu sözlerde, 20. ve 21. Yüzyıl formatımızı belirleyen içeriği Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk şöyle açmıştı:
“Esas ve kalıcı çözüm, istisnasız Türk birliğidir.
Bu memleket dünyanın beklemediği, asla umut etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı. Bir gün o tabiat çocuğun tabiatından, şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur. Yıldırım, kasırgadır, dünyayı aydınlatan Güneştir. Bu memleket tarihte Türk’tü, halinde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.”
Atatürk, Bulgaristan Türkleri de bu kapsamda, Türk varlığının geleceğini ve güvencesini “Yeni Türk İnsanını Yaratma” yani Türk Kimliğini oluşturma sorunu olarak gördü.
Yeni Türk İnsanı oluşturacak temeli ise Türk kültürü’nün geliştirilmesinde buldu.
Bu nedenledir ki;Bulgaristan Müslüman Türklerinin 140 yıldan beri verdiği mücadele “kültürel otonomi” savaşımıdır. Ümmetten başarıyla ayrılan ve kimliğini arayan Bulgaristan Türklerinin Prenslik ve Çarlık düzeni (monarşi) yıllarında (1879 – 1944) 2 700 Türk okulu kapatılmıştır.
Bu okullar bizim medeniyet ve kültürümüzün esası ve temelleriydi.
Kız ve erkek çocukların okula gitmesi değişik biçimde engellenmiştir. Öğretmen sorunları çözülmemiş, Latin alfabesine geçilmesine, ders kitabı basılmasına, okuma kitabı hazırlanmasına, kış aylarında okullara odun sağlanmasına vs. engel olunmuştur. Öncü öğretmenleri tutuklama ve sınır dışı etme yolları aranmıştır. Okullar Bulgaristan Türklerinin temel kültür ocaklarıdır. Bu işte bize örnek olan, Türkiye Cumhuriyetinin yeni kültürü olmuştur. Türkiye’deki Harf Devrimini Bulgaristan’daki Türkler de kabul etti ve uyguladı. Osmanlı Alfabesinin yerine Latin Alfabesine geçildi.
65 yıl süren bu ilk döneme en verimli ve en çok acıyla dolu bölüm desek de, Bulgaristan’daki Türklerin yalnızca 5 şiir kitabı çıkarabilmiş olması kayda değerdir.
Monarşi döneminde İslam ve Türklükten oluşmaya çalışan Müslüman Türk Kimliğimizin Türklük kanadı arasız saldırılarla kırılmaya çalışırken, din kanadı da yara üstüne yara almış, “Medeniyet” gibi Osmanlı harfleriyle çıkan gazeteler, Müslümanlığımızı zehirlemeye çalışmıştır. Türk kanadıyla uçmaya hazırlanan gençlerimiz “Turan” – sportif ve sanat derneklerinde yeşerirken, aydınlarımız 1929’da İlk Türk Kongresi’ni toplayabilmişlerdi. Bir parti kurup siyasi sahneye sıçramaya hazırlanırken, kovuşturuldular, tutuklandılar, şehit düştüler, ailelerini memlekette bırakıp Türkiye’ye sığınma yolunu seçtiler.
Kültürel gelişmemizin 2. Dönemi olan 1944 – 1989 yılları arasına yayılır. Edebiyatımızda birinci etabına “Lale Devri” dendi.
Sofya devleti Müslümanlarımızın Türkiye sevgisini söndürmeye çalıştı ve bu 1964-1974 yılları arasında çok yoğunlaştı.
Monarşi döneminden farklı olarak, yeni olan bu dönemde tam tersi uygulandı. Din ve hukuk öncüleri eğiten Şumnu’daki NÜVVAB enstitüsü kapatılınca yeni kadro yetiştirilmedi.
1924-1944 yılları arasında yetişen kadrolardan çoğu 1950 ve ardından 1968 -1978 göçüyle Türkiye’ye tek tek kovuldu. Ülkede aydın dini kadro yetersizliği belirdi. Müftülükler cenaze müessesi durumuna getirilirken, Baş müftülük Devlete – Diş İşleri Bakanlığına bağlandı ve işlevleri birer ikişer söndürüldü.
Türk kültürü sorunlarını ele alan sosyalist devlet, önce Türkçe eğitim ve öğretime imkân sağlayıp önem verirken, ateist (dinsiz) eğitime ağırlık verdi. Cami ve medreseler eğitim ve ibadet kapılarını kapadı. Hocalar “sözüne inanılmaz” adamlar oldu. Nikâh kıymaları yasaklandı. Mevlit dinlemek “günah” ilan” edildi. Şehirlerde birçok cami yıkıldı. Ötekilere belediyeler el attı. Yüksek Mimari Eser ilan edilenlerin kapılarına da kilitler asıldı. Minarelerden ezan sesi işitilmez oldu. Böylece Bulgaristan’daki Türkler’in ruhu bu defa Kuran’ı Kerimden, camiden, adetlerimizden, geleneklerimizden, ahlakımızdan sökülünce, yine tek kanatlı kaldık.
Türk kuşaklarının her birine saldırılar yeni bir şiddetle geldi.
1974-1984 döneminde Bulgaristan totaliter devleti ırkçı rüzgârlar estirdi. Irkçılık Gaguz, Ulah, Makedon ve Çingene azınlığa karşı farklı şiddetle, Müslüman Pomak ve Türklere karşı farklı şiddetle esti.
Halk sanatımız kaynamaz oldu. Türk ruhlu şairlerimizin kalemi kırıldı. Sanatçılarımız sahneye çıkamadı. Kültür evlerimiz ve Tiyatrolarımız, Gazete dergi ve basın yayın olanaklarımız budandı. Böylece Bulgaristan Türk kimliğinin Müslüman ve Türk kanatlarının ikisi de kesildi ve 1984 Aralığından başlayarak Bulgar resmi rakam 1 253 563 Müslüman Türk’ün adı Hıristiyan- İslav adlarıyla zor kullanılarak değiştirildi.
“Kültürel otonomi” hayal edenlerimizin hepsi sürüldü, “Belene” ölüm kampına kapandı, hapsedildiler. Olağanüstü ağır koşullarda toplam 53, aktif 28 parti, hareket, birlik, dernek ve kulüp kuruldu, ne var ki tüm Müslüman Türkleri kucaklayan bir ulusal tepe örgütü oluşturma ve lider çıkarma çabalarımız yarım kaldı. Bu gizli, yarı legal ve açık çalışmaların öncüleri “kültürel otonomi” sevdalısı aydınlarımızdı. Onlar Kimliğimizin İslam ve Dünyevi kanatlarımızın ikisinin de eşit olanaklarda gelişmesi heveslisi kaldılar ve bu olanakları ancak 1989 Büyük Göçünden sonra Türkiye Cumhuriyetimizde bulabildiler.
Günümüzde Bulgaristan’da 44 dernek aktif çalışma yürütüyor. 1992’de Razgrat’ta “Deliorman” adlı Kuzey Bulgaristan Türk Yazarlar derneği, aynı yıl Kırca Ali’de “Arda” adlı Güney Bulgaristan Yazarlar Derneği kuruldu. Sofya’da Kültürel Etkileşim Derneği aktif çalışıyor. Kırca Ali, Eğri Dere (Ardino), Mastanlı (Momçilgrat, Şumnu (Şumen), Filibe (Plovdiv), Kemallar (İsperih), Akkadınlar (Dulovo), Silistra ve daha birçok yerleşim merkezinde halk yaratıcılığımız, sanatımız, dilimiz, dinimiz, kuran kurslarımız, anadil kurslarımız, yeniden canlandı, aile törenlerimizi, bayramlarımızı, kadim geleneklerimize uygun canlandırmaya ve yaşatmaya çalışıyoruz.
Fakat korku sisinin kalktığını söyleyemem. Halkın iman ve inanç aşısının tazelenmesi aktüelleşti.
Bu çalışmalarda İstanbul’da yayın yapan BGSAM www.bghaber.org ve https://issuu.com/bulturk “Bulgaristan Türklerinin Sesi” yayınlarının ve Bursa’da yayın yapan MİSYON gazetesinin http://www.misyongazetesi.com/otorite ve etkileri de artıyor. Şairlerimiz, yazarlarımız, dernekçilerimiz, kültür eylemcilerimiz bu yeni uyanışa öncülük ediyorlar.
Böylece git gide ve ortak çabalarla Bulgaristan’daki Türklerimizin yeni FORMARI biçimleniyor ve içerikle zenginleşiyor. Bu atılım soydaşlarımızla el ele verilmiş gerçekleşiyor. Bu atılımda bu defa Büyük Türkiye’nin manevi ve ruhsal bünyesinde yer alıyoruz ve Türk-Müslüman olmak üzere, artık iki kanatlı uçma hazırlıklarımızı tamamlıyoruz. Bundan böyle bu iki kanat kullanılacaktır.
Bu çalışmalarımızın hedefinde Bulgaristan’daki Türkler’i modern uygarlığa taşıma hedefimiz başta geliyor. Bu açılım, okuldan, eğitimden, kültürel yetkinlikten geçecektir. Biz Bulgar Devleti egemenliğinde kalan 5-6. Kuşak Müslüman Türkleriz. Ruhumuzu koruduk. Çağdaş Türk ulusunun parçasıyız. Her tür işkence zorbalık vsy. dayandık asimile olmadık. Söylemeden geçemem, bu gidişin bir de son perdesindeyiz.
Derin bir bunalım yaşayan Bulgar Devleti’nin, azınlık birey ve topluluğumuzu ötekileştirdikçe bizi İslam medeniyetinden ve Türk kültüründen koparabileceğini düşünmüyoruz. Ne var ki, itildiğimiz yön budur. Bulgar Devleti bizi kucaklayan kültür üretemiyor. Bizim ürettiğimiz kültürü de kabul etmiyor ve ona ne yaşam hakkı tanıyor ne de sahne veriyor. Fikir hayatı ve güzel sanatlarıyla azınlıkları asla kucaklamıyor. Ekonomik yaşamda, ticaret ve fabrika ve tarım işlerinde belirleyici rol oynamamızı özendirmiyor. Kültürel hayatımızın yerel ortamda canlanıp serpilip açmasına yol açmıyor. Biz akla, bilime, sanata, edebiyata, yaratıcılığa dayalı bir atılım içinde olmak istiyoruz. Çağdaş dünyaya açılma yolları arıyoruz. Eğitim alanında Türkiye Cumhuriyeti bu yolu bize açmaya çalışıyor.
Aradığımız formatı biçimlendiren uygarlığın ve kültürün temel ilkeleri, yöneldiği hedefler, ülküler, şimdilik tarihi gerçekçilik olarak, akılcılığı ve bilime bağlılığı bakımında ülkemizdeki Müslüman azınlığın tümünü kapsıyor. Değişimden ve yenilikçilikten, köklü dönüşümlerden yana olduğumuz için Avrupa Birliği ve Batıcılık ruhuyla uyum halindeyiz.
Bizi bugünlere taşıyan 30 Ağustos zaferlerimizdir. 15 Temmuz son perdesiydi.
Formatımızın özünü oluşturan “Çeşitlilikte birlik ve birlikte çeşitlilik” ilkesidir.
Konumuz ideolojiktir ve okurlarımızın anlayabileceği bir şekilde açmak ödevimizdir.
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Devam edecek.
Paylaşınız lütfen.

Reklamlar