EMANETİ EHLİNE VERMEK

Yazan: Nevzat ÖZTÜRK, İlahiyatçı, Eğitimci Yazar

Müslüman yöneticilerin en önemli özelliklerinden biri de emanetleri ehline vermesi onlara asla ihanet etmemesidir. Yöneticilerin büyük çoğunluğu değişik emanetler elinde bulunan ve bunları zamanında dağıtmak, ehline vermek durumunda olan kimselerdir. Allah(c.c)’ın güzel isimlerinden El-Mü’min olan (güvenen ve güvenilmesini isteyen) Allah, mü’min olan (Allah’a güven duyan ve Allah’ın kendisine duyduğu güveni zedelemekten sakınan) insandan, imanının bir gereği olarak emanete sadakat göstermesini, yani emin biri olmasını istemektedir.

Müslüman kişi kendisine verilmiş tüm nimetlere birer emanet gözüyle bakar. Buna göre servet bir emanettir, sıhhat bir emanettir, hayat bir emanettir, makam bir emanettir, evlat bir emanettir, devlet ve iktidar bir emanettir, bilgi, beceri, akıl; hepsi birer emanettir.

Emanet, gerçek sahibi tarafından geçici bir süre bir başkasının hizmetine sunulan değerdir. Emanet eden, emanet edilene ya güvenmiştir, ya da güvenilir olup olmadığını sınamaktadır. Emanet edilen kimse, emanet karşısında iki farklı tavır takınabilir: Ya ihanet eder, ya da sadakat gösterir. İhanet ederse hain, sadakat gösterirse sadık olur. Allah (c.c.)’ın emanet ettiklerine ihanet etmek, verdiğini O’nun rızası dışında kullanmaktır. Bu nedenledir ki her günah “emanete ihanet” tir. İhanetin en acı sonucu ise, Allah (c.c.)’ın insana olan güvenini zedelemektir.

Bu, emanetin Allah-insan ilişkisini ilgilendiren boyutudur. Bir de emanetin insan-insan ilişkisini ilgilendiren boyutu vardır ki, Nisâ Sûresinin 58. âyeti, işte bu ilişkinin sıhhat şartını beyan etmektedir. O da “emaneti ehline vermek” tir. Yüce Allah Nisa 4/58.Ayette; “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.”[1]

Bu âyetin iniş nedeni olarak şöyle bir olay aktarılır: Mekke’nin fethi günü, Hz Peygamber (s.a.v.), Kâbe’ye gelmiş ve kapının açılmasını istemiştir. Cahiliyye döneminde de kutsal bilinen ve hizmetinde olmak için insanların yarıştığı Kâbe’nin anahtarı Osman bin Talha adlı birindedir. Bu, yıllardan beri babadan oğula geçerek devam eden bir görevdir. Henüz Müslüman olmamış olan Osman bin Talha, anahtarı getirerek kendi elleriyle Hz Peygamber (s.a.v.)’e teslim eder. O anda bu şerefli görevin kendilerine geçmesini isteyen birçok Müslüman vardır ve bunlar arasında Hz Peygamber (s.a.v.)’in en yakınları da bulunmaktadır. Fakat Hz Peygamber (s.a.v.), Kâbe’yi açtırıp içindeki putları temizletip şükür için iki rekât namaz kıldıktan sonra henüz Allah (c.c.)’a teslimiyetini dahi açıklamamış olan eski sahibine anahtarı uzatır. Bu, orada bulunan birçoklarının arzusunu kursağında bırakmış olsa da, başta Osman bin Talha olmak üzere birçok Kureyşlinin, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, görev dağılımında “yakın” olmayı değil; “ehliyet” ve “liyâkat” i esas aldığını görmelerini sağlar.

Emanetin sahiplerinin emanet edecekleri insanda ilk arayacakları şart “ehliyet” ve “liyâkat” olmak durumundadır. Kişinin ehil ve lâyık olması için önce bilinç ve bilgi şarttır. Emanete riayet bilinci ve emanet edilen şeyi yerli yerinde kullanma bilgisi. Peki, bir insanın emanete riayet bilincine sahip olduğunun ölçütü nedir? Kısaca, Allah’a ihanet etmemesidir. Peki, Allah’ın emanetine ihanet etmekten utanıp sıkılmayan birilerinden kulun emanetine ihanet etmemeleri beklenebilir mi? Ya da, hayatını, her şeyini borçlu olduğu Allah’ın emanetine ihanet edenleri, ikbâl ve iktidarını borçlu olduğu halka ihanet etmekten hangi şey uzak tutabilir?

Aklı başında olan her Müslüman çok iyi bilir ki, “benim” dediği her bir şey aslında kendisine verilmiş emanetlerdir. İnsana ait mutlak mülkiyet yoktur. Çünkü mutlak mâlik Yaratıcı’dır. Kur’an-ı Kerim’de geçen Allah (c.c.)’ın güzel isimlerinden “el-Melik” ismi bunu ifade eder. İnsana verilenler hep birer emanettirler. Bu emanetleri var ediliş amacına uygun kullanan, emanete sadakat göstermiş olur; tersine davranan emanete ihanet etmiş olur.

Nisâ Suresi 58. âyetin üç muhatabı vardır: Birincisi doğrudan, diğer ikisi dolaylı muhataplarıdır. Bunlar;1. Seçme, tayin etme ve talim verme makamında olan muhataplar,2. Ehliyet ve liyâkat sahibi olmadığı halde, seçilmek için çırpınanlar, 3. Ehliyet ve liyâkat sahibi olduğu halde görev ve sorumluluk almaktan kaçanlar.

Birincilerin sorumluluğu emaneti ehil ve lâyık olana vermektir. Bunun için de ehil ve lâyık olanla olmayanın arasını ayıracak bir bilgi, bilinç, basîret ve ferâsete sahip olmalıdırlar. Birinciler için geçerli olan, ikinciler için de geçerlidir. Eğer ehliyet ve liyâkati doğru tanımlarlarsa, kendilerinin o işe ehil olmadıklarını itiraf eder ve götüremeyecekleri yükün altına girmezler. Üçüncülere gelince, ehliyet ve liyâkat sahibi olduğu halde görev ve sorumluluk almaktan kaçındıkları için Allah’ın lütfettiği nimetleri Allah’ın yolunda kullanmadığı için emanete hıyanetlik etmiş olur.

Kur’an-ı Kerim’e göre Müslüman toplumun ana görevi, yeryüzünü ıslah etmek; bozulma ve yozlaşmayı ortadan kaldırıp orada sağlam bir sosyal düzen kurmak ve insanları hakka yöneltmektir.[2] Bu görev, büyük ölçüde Müslümanların siyasî açıdan örgütlenip emaneti ehline vermeleriyle yerine getirilmiş olur.

Emanet ehli, “emin/güvenilir” olmalıdır. Hz Muhammed (s.a.v.)’in en önemli vasfının “emin” olduğu unutulmamalıdır. O, insana ve hayata hizmeti hakka, adalete, ahlâka ve halka dayandırmış; bu örnek uygulamalarıyla dost ve düşman herkesin güvenini kazanmıştır.

Emanete riayet imandan kaynaklanır ve takvanın da bir gereğidir. Emanete riayet etmemek ise, bir çelişkidir, bu da münafıklığın gereğidir. Rasûlullah (s.a.v.), münafığın alâmetlerinden birinin; kendisine bir şey emanet edildiği zaman emanete hıyanet etmek olduğunu belirtir. Bazı âlimler, emanetten kastedilen şeyin Kur’an olduğunu söylemişlerdir. Kur’an’ı okuyup onu hayatına geçirmek ve yaşanılır kılmak emanete riayettir.

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah(s.a.s) şöyle buyurmuştur:

“… İş, ehil olmayana verilince kıyameti bekle[3]

Toplumda düzenin altüst olmasının en temel sebebini genel bir ifade ile ve pek özlü bir biçimde ortaya koyan hadisimizin, vürûd (söylenme sebebi) sebebi şöylece nakledilmektedir: Bir toplantıda Resûlulah(s.a.a) etrafındaki sahâbîlere birşeyler anlatırken, bir bedevî geldi ve

“Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sordu. Resûlulah(s.a.a) sözünü kesmeyip konuşmasına devam etti. (O kadar ki) oradakilerden kimisi (kendi içinden) “Bedevîyi işitti ama, sorusundan hoşlanmadı”; kimisi de ” Galiba işitmedi” diye durumu yorumladı. Derken Resûlulah(s.a.s) sözünü bitirince

O, kıyâmeti soran nerede?” buyurdu. Bedevî;

Benim, buradayım ya Resûlallah!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber;

Emânet zâyi edildi mi kıyâmeti bekle!” buyurdu. Bedevî;

Emânet nasıl zâyi olur? dedi. Resûlulah (s.a.s) de;

İş, ehil olmayana verildi mi kıyâmeti bekle!” buyurdu.[4]

Hadîsi şerîfte, işlerin ehil olmayanlara verilmesi, emânetin zâyii ve kıyâmet’in kopma zamanı gibi üç önemli nokta ve tespit dikkat çekmektedir. Hadisteki “el-emr” kelimesi, din ile ilgili her işi ifade eder. Bu, “iş” olarak birilerine tevdi edilen ya da birileri tarafından ortaya konulan her şeyi içine alan bir tespit olmaktadır. Devlet yönetiminden en küçük kamu görevine kadar her türlü enerji, beceri ve ehliyet isteyen işleri kapsamaktadır. Dolayısıyla “el-Emr”, hilâfet ve kadılık yanında, “fetvâ” yı da içine almaktadır. Bilindiği gibi mahiyeti itibariyle “fetvâ”, dinin günlük hayata hâkimiyetini, en azından olayların akışı içinde dinî esaslar çerçevesinde kalabilmeyi sağlayan dinamik, yetişmişlik ve ağır sorumluluk gerektiren çok ciddî bir danışmanlık işidir. Nitekim bir başka hadîsi şerîfte işin bu yönlerine şöylece dikkat çekilmiş bulunmaktadır: “Allah Teâlâ, ilmi insanlara lütfettikten sonra hâfızalarından zorla söküp almaz. Ancak âlimleri ilimleriyle birlikte aralarından alır, geriye kara câhil bir grup kalır. Halk bunlara mes’elelerini götürür, onlar da kişisel görüşleriyle cevap verirler. Böylece hem halkı saptırır, hem de kendileri saparlar.”[5]

Böyle bir durum, hiç şüphesiz toplum ve ümmet bünyesinde nerede ise kıyâmete denk ciddi sonuçlar meydana getirir. Ya da toplumu kıyâmet’e benzer bir kargaşaya götürür. Bu korkunç sonucun asıl sebebi ise, ehil olmayanların, Kitap ve Sünnet gibi dinî esaslara dayanmadan, kişisel arzu ve istekleriyle halka din adına önderlik yapmaya kalkmalarıdır. İşin ehil olmayanlara verilmesi, ayet ve hadislerden öğrendiğimize göre emânet’in zayi edildiğinin açık işâretidir. Böylece âlimlerin yok oluşu ile emânetin zayii arasında çok sıkı bir ilgi bulunmaktadır Emânet ise, maddî-manevî değer ve sorumlulukların hepsine birden verilen isimdir. Bu demektir ki emânet, ilme emânet edilmiştir. İlim kalmamışsa, emânet zayi edilmiş demektir. Bunun göstergesi ise, ehil olmayanların, ümmetin işlerini üstlenmiş olmalarıdır.

İşin ehil olanlara verilmemesi, cehaletin yaygınlığı ve ilmin ortadan kalkmış olmasından ileri gelir. İşin aslını bilenlerin bulunduğu bir ortamda ehil olmayanlara işlerin verilmesi normalde düşünülemez. Ama ortalığı kesif bir cehalet kaplamış, gerçekler ters yüz edilmiş ise, işler kapanın yani ehil olmayan kimselerin elinde kalır. Bu da toplumlar için bir çeşit kıyâmet demektir. Bu durumu bir de evrensel bir ilahî din olan İslâm ve onun müntesipleri müslümanlar için düşünecek olursak, felaketin boyutları bütün dehşetiyle ortaya çıkar. Bilindiği gibi aslında ilim, çözüm demektir. İlim ayakta ve önde olduğu sürece, işlerde mutlaka bir kolaylık bulunur. Çözümsüzlüğün ve çöküntünün asıl sebebi dış etkenleri bir tarafa bırakacak olursak bilgisizliktir.

Oya Hanım’ın[6] örnekleriyle gözler önüne serdiği liyakatsiz, ehil olmayanların işbaşına getirilmesinin nelere mal olduğunun en güzel örneği Bulgaristan da görülmektedir.” İşine bakmayanları bir an bile işte tutmaya gerek yoktur. Onurlarını korumak istiyorlarsa istifalarını hemen sunsunlar. Kaybettikleri mal mülkün, halk taşınmazlarının parasını bulup tamamlayıp vakıf malları kasasına iade etsinler. Bu işin affı olmaz ve olmamalıdır.    Görmezlikten gelerek, “işitmedim” diyerek, özden oyma yöntemiyle Bulgaristan Müslümanları Diyanetini çökertmek büyük bir hainliktir. Halktan hiç bir şey gizlenemez. “Ülkemizde de benzer örnekler olduğu hepimizin malumudur. Emanete hıyanete edenleri göreve getirenler, koruyanlar, ses çıkarmayanlar da emanete hıyanet içindedirler. İslam dünyasının tek kurtuluş yolu emaneti ehline vermektir. Ehil olmayanları iş başından uzaklaştırmaktır.

Kendilerine verilen emanetlere uygun hareket ederek, onları ehline verenlere, onlara ihanet etmeyenlere selâm olsun!

 

 

 

 

 

 

 

[1] Nisa Suresi,4/58

[2] Hacc sûresi, 22/ 41; Şuarâ sûresi, 26/152; Neml sûresi, 27/48.

[3] Buhârî, İlim 2

[4] Buhârî, İlim 2

[5] Buhârî, İ’tisam 7, Müslim, İlim 14, Ahmed b. Hanbel II, 203, Buhârî, İlim 34, Müslim, İlim 13, Tirmizî ,İlim 5

[6] http://www.bghaber.org/bghaber/hepiniz-istifa-ediniz/ erişim tarihi:25/112018

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir