Çürük Patates Kokusu

Nafiye YILMAZ

Kız sana ne oldu. Köy evini mi özledin?

Patates – kumpir işlerini bırak, gel biz sana Fransız malı kızartılmışlardan, püresinden, ketçaplısından ikram edelim, diye benimle alay edeceğinizden hiç şüphem yok. Buna rağmen, benim anlatmak istediğim büyük bir gerçek ve çürük patates örneğiyle girmezsem nasıl anlatacağımı bilmiyorum.

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az…

Okulumuzda, sınıflar karışıktı.  Türk ve Bulgar çocuklar arasında hır zır bitmiyordu.  Her gün uyumsuzluk kıvılcımları çakıyordu. Olay ayrık tarlasında ayrık bitmez gibi bir şeydi. Hatta bir gün dedem saygısız bir ortamına düştüğümü sezmiş olacak, “Şu illetlerin illeti ayrık otu var ya topladım attım, topladım yaktım bir türlü bitiremedim,” demişti, başını yana çevirerek “Canını sıkan olay varsa başka okula yazdıralım” şeklinde ama sanki kendine konuşmuştu.

Okulda “Arda” adında bir “DUVAR GAZETEMİZ”  vardı. Yeni sayı hazırlarken tartışmalı geçerdi. İtirazlar kesinleştiğinde bazı arkadaşların gözünde kin belirtisi şakırdı. “Benim dediğim olacak!” havasına girenler olurdu. Bir defasında, gençlik örgütü komsomol sekreteri Andrey,  Romanya’ya sığınmış Osmanlı Sultanlarıyla didişen tarihteki adları “hışlar” olan komitaların donmuş Tuna üzerinden Rusçuk’a silah kaçırma işlerine yardım eden “Baba Tonka” (Tonka Nine) hakkında kaleme aldığı bir yazıyı birinci sayfasının tam ortasına yerleştirmeye çalışırken Perçemli Necmi ısrar etmişti. O, “Soğuk Pınar” Elektrik Santralinde çalışan babasını görmeye gittiğinde fotoğraflar çekmiş ve Doğu Rodoplar’ın yeni incisini gururla anlatmak istiyordu. Ansızın sertleşen ortamda sözlerin yerine geçmek için sıkılan yumruklar sıra bekliyordu.

Kimya öğretmeni İlieva birden ortaya atıldı. Bizi başka bir odaya topladı. Önce Andrey’e dönerek:

  • Senin kaç kişiye garazın var çocuk, diye sordu. Yere bakan Andrey
  • 2 kişiye,  cevabını verdi.

Ardından Pereçemli Nemciye, bana ve tüm arkadaşlara aynı soruyu yöneltti. 2,3, 5, “hiç” gibi değişik cevaplar aldı ve biraz sustuktan sonra olayı şöyle toparladı.

  • Lütfen yarın okula gelirken kim kaç kişiye kin besliyorsa o kadar adet Patates getirsin, dedi. Bu, gerekçesiz ama ciddi bir emirdi.

Dağılırken öğretmenimizin ne düşündüğüne kimse akıl erdiremedi.

Çantamda 2 patatesle geldim ben de okula. Yine aynı odaya toplandık.  İlieva patateslere baktı ve

  • Bunları hepiniz cebinize veya çantanıza koyun, yanınızdan ayırmayın!

Denetleyeceğim dedi ve odadan çıktı.

Mevsim, şimdiki gibi sertti. Patatesler çanta içinde ev okul gidip gelirken kâh donuyor kâh yumuşuyordu. Bir sabah burnuma tuhaf kokular gelmeye başladı. Çantamı karıştırdım. Koku etrafa da yayıldı. Patateslerim çürümüş ve kokuşmuştu. Arkadaşların birbirine gülümsemeli bakışları şimdi de gözlerim önündedir. Ders arasında İlieva bizi topladı ve

  • Patateslerinizi çıkarın!, dedi. Kötü koktu. Ağır kokudan tiksindik.

Öğretmen söz aldı ve şöyle konuştu:

  • İçinizde taşıdığınız kin, hınç ve garezden gün gelir işbu kötü koku çıkar. Öfkeli sonu hep Düşmanlıktır. Kavgadır. Hepinize söylüyorum, lütfen aranızda kıvılcımlanan şu kin, hınç ve garez duygularını bir yerlere hemen gömün, ebediyen unutun, onlardan mutlaka arının, vücudunuz ve ruhunuz rahatlasın, hafiflesin, ferahlasın, şuurunuz açılsın!
  • Bunu hemen bugün şu genç yaşta yapmazsanız hoşgörülü ortamda birlikte yaşayabilmeyi şimdi öğrenemezseniz, yarınlarımız karanlık olur. Sorun kavga etmeden, hoşgörü içinde birlikte yaşayabilme meselesidir!

Öğretmenimin son sözlerini asla unutamadım. İlieva bize insanları karşımıza alma hevesini aşmayı öğretmek istemişti. Çürük patatesler her birimizi rahatsız ederken karşılıklı saygısızlık kendiliğinden doğuyordu. Hepimizin burnundaki koku kötüydü. Sorgulanmayan şiddet ilişkilerinde kendiliğinden kıvılcımlanıp alevlenmeye başlayan bir ortam vardı. Bilincine varmadan bir ruhsal bataklığı andıran ilişkilerin kurbanı olmuş ve sivrisineklerden yakınmaya yer arıyorduk.

Geçen hafta Fransa’nın başkenti Paris’te  “Charlie Hebdo” katliamı haberini işitince, çürük patates kokusunu yeniden ve çok kötü olarak burnuma geldi. Avrupa merkezlerinden gelen kokular nefret kıvılcımları şimşekler gibi çakıyordu. Eski Kıta’nın kalaysız cadı kayanında nefret ve yabancı düşmanlığı kaynamaya başlamış ve kabarıklar patlamıştı. Kendi kendime düşmanlık kazanı kısık ateşte de olsa Bulgaristan’da da arasız kaynamaya ve hatta ara sıra kapak kaldırıp taşmaya devam ediyor. Akranlarım gelişmelere seyirci değildir.

  1. yüzyılda en kanlı, en acımasız savaşlar Eski Kıt’ada olmuştu. Ölenler 50 milyon insandı.

Öfke ve kin hamalı Hitler 1930’larda politik sahneye çıkarken “öfkelenmek ve kin kusmak aptalların işidir” diyen olmamıştı.

Bugün 45 milyon yabancının çalıştığı Avrupa ülkelerinde nesnel gerçekler kabul edilse sağduyu sahipleri ve akıllı olanlar üstün gelebilir. Fakat bu renkleri çok farklı bir uyanış çağı birikimlerine muhtaçtır. Paris’te 44 devlet ve hükumet başkanının kol kola verip  “Cumhuriyet” meydanında yürürken hem 11 kişiyi canından eden katliamı hem de “İslamofobiyi” tek ağızdan lanetleyip kınamasına tanık olduk. Nümayiş alayının başında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanımız Sn. Ahmet Davutoğulu ve Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov da vardı. Bir anda herkes ürperince karanlığın zulüm, milliyetçilik ve ırkçılık olduğuna ben de bir daha inandım.

1789’da özgürlük, eşitlik ve kardeşlik için kana boyanan Paris’in “Cumhuriyet Meydanı” 2014’te şiddeti sorgularken halkların ağırlığını koyacağı bir demokrasiyi hayata çağırmaya hevesleniyordu.

TV ekranında izlediğim bu muhteşem yürüyüşte daha fazla yazar, şair ve besteci, yapımcı görmek istedim. Yeni olanın tohumlarını ekenler onlardı. Özgür ve esir kardeşliğin sanki yeni ruha gereksinimi vardı. Hayatta olan “Nobel Ödül”lü tüm yazarları omuz omuza bir arada görebilme fırsatı doğmuştu. Kırılan yasal ve doğal olanı tanımayan bir kalemdi. Bir dergiyi yaratanların topluca kurşunlanması basını susmaya zorlayan ateşti. Ne var ki, atmosferde başka kokular belirdi. Özgürlüğü öldüren bir de sınırsız özgürlüktü. Kutsallığın sınırlarını saymak da bir biçim özgürlüktü. Aynı gün 2014’ün sloganı doğdu: “Yalancı Basın!” Dergi Peygamberimiz Hazreti Muhammet karikatürize etmişti. Olay bir Peygamberin kutsallığına saldırıydı. “Biz bunu da yapabiliriz!” demeye çalışanlar aslında her kalem çizgisinin beyaz kağıt üzerinde bir leke olduğunu kabul etmek istemiyor, insanları sindirmeye çalışıyordu. Olayı böyle okuyanlar çoğunluktu. Kutsal olanın karikatürize edilmesi kötü niyet çizgileriydi. Demokrasinin de sınırları vardır, bilenlere tabi ki,

Sokaklara çıkan milyonlar hangi patateslerin çürüyüp koktuğunun hemen fark etti. Toplum ve kültür yaşamındaki çürüklerin ayıklanması gereğine inanmışlardı.

Charlie Hebdo” ismini, “Diktatör” filmindeki Adolf Hitler’i karikatürize ederek yerle bir eden büyük yaratıcı Charlie Çaplin’den almıştı. Ne var ki, olaylar birbirinden çok farklıydı. Diktatör Hitler bir katil, Peygamberimiz Hazreti Muhammet ise milyarların gönlünde Taç kurmuş bir peygamberdi.

Milyarların gönlünde Taç olan Peygamberimiz Hazreti Muhammet ile alay edip terör rüzgarı estirin amacı Avrupalıları sindirmekse, bu bilinçli işlenen bir suçtu. İnsanların doğruları görmesine engel dolduğu gerekçesiyle Roma Papası “Charlie Hebdo” dergisine 13 kez dava açmakla karanlığı aydınlatmak istemişti. Olayları dışarıdan izleyenler için yasaları hiçe sayanlar ve hiçbir uyarıya kulak vermeyenler anarşistti.

Dünyayı “beyaz yakalı” devrimine davet eden 1968 Paris isyanının tortusu olan aşırı goşist bir anlayışla yarım asır “İslamofobi” körüklemek “Hebdo”cuların temel uğraşısı oldu. Onlar aynı konseptle ve farklı anlamlarla 2006’da Danimarka’da çizilen Hazreti Muhammet karikatürlerini iyi okuyamadı. Burnundan kıl aldırmayanlar ders almayı küçüklük sandı. İnsanların kutsal inançlarına tecavüz etme hakkına kimsenin sahip olmadığını anlamak istemedikleri gibi, kutsallığı incitmeyi kendilerine tekelci hak olarak tanıdılar. Git gide olayların temelindeki çürük patates koktu. Burun direği kırılanlar uyandı. Bu iğrenç olayda en kötü olan Avrupa’da kendisi gibi olmayan insanları karşına alma, ötekileştirme eğiliminin devam etmesi, dar anlamla İslam karşıtlığı şeklinde körüklenirken kara propaganda yapıldı. Fransa’daki toplam 2 000 caminin yıkılmasına kadar gidildi. İnsanların eşit özgürlüğüne bayrak olan Büyük Devrim’in ülkesinde etnik ve dini temizlik yapılması istekleri çağdaş uygarlık anlayışına tamamen tersti. Katliam olayı yeni dünyada çarpıklıkların doğurduğu sıcak sonuçlardan biridir.

Çaplin “Diktatör” eserinde Hitler’le alay ederken insanlığı faşizm ve savaş tehlikesine karşı uyarıyordu. Türkçe adı “Barış” anlamında olan ve 1.6 milyar insanın kutsalı olan İslam diniyle alay ediş tırmanan nefretin alameti oldu. Danimarka olaylarından sonra (Peygamberimiz Hazreti Muhammet’in karikatürleri ilk önce Danimarka’da 2006’da çizilmişti) içsel kinden güç alanlar dünya demokratik kamuoyunun uyarılarını dikkate almayıp her gün biraz daha ileri gidenler, biraz daha ileri gidince, daha da azanlar, kapağında gözyaşı damlasıyla Hazreti Muhamet’i karikatürize etmeyi göze alan “Charlie Hebdo” dergisi 3 milyonluk tirajla çıkarken hedeflerine ulaştıklarını zannediyorlarsa, kendilerinin sıfırladığını da artık anlamış olmalıdırlar. Hitler hiçbir halkın kutsalı olmadı. Hazreti Muhammet Müslümanların kutsal peygamberidir. Olayların karıştırılmasından karışıklık meydana gelmesini beklemek doğaldır.

Olayı en iyimser şekilde anlatmaya çalışsam da yeniden ve yeniden olmak üzere, eski kıt’ada kokuşmuş patates çuvalları olduğuna her gün biraz daha inanmaya başladım. “Charlie Hebdo”  olayı Almanya’yı ikiye böldü. Başkent Berlin’in “Brandenburg” kapısında 100 bin kişi “GEGEN HASS” (Nefrete Hayır!) haykırışlarıyla toplandı. Almanya ve Avrupa’daki yabancı düşmanı “Pegida” hareketi her pazartesi Drezden’ de miting yapıyor. Elba ırmağının incisi olan bu şehir, İkinci Dünya Savaşında Hitlerin dünyaya püskürdüğü kinin kurbanı olurken, US bombardıman uçaklarından salınan bombalarla yerle bir edilmişti. Tarihi öğrenmek istemeyen yeni kuşağın eski nefretle, köhne öfkelerle, kinle yüklü yeşermesi düşündürücü oluyor. Son olaylar kötülüklerin kokuşmuş köklerinin kazınamadığını gösteriyor. Unutmayalım insan gibi insan olmayan yerde demokrasi asla ve asla olamaz. Kendini “demokrasi kalesi” olarak tanıtan ama içsel yenilenemeyen, faşizan hafızalardaki kokuşmuşluktan cesaret almak isteyen Avrupayı, Almanya’yı gördükçe üzülmemek elde değil.

Son olaylarda hayır arayanlar haklı çıktı. Gelişmelerden fazlasıyla etkilenen ve hatta “Yalancı Basında” kendisi de karikatürize edilen, resimleri üzerinde çirkin “düzeltmeler” yapılan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Berlin’de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanımız Sn. Ahmet Davutoğulu ile yaptığı resmi görüşmelerde “İslam Dini Bir Avrupa Dini’dir” dedi. Bu tarihsel önemi son derece büyük bir itiraftır. Bu Eski Kıta’da yeni uygarlık yaratacak büyük savdır. Biz Bulgaristanlı Türkler açısından bu son derece büyük itirafın önemini şöyle bir kıyaslamayla daha kolay anlayabiliriz. Bir ay önce Türkiye Cumhuriyetinin Sofya Büyük Elçiliğinde Evliya Çelebi’nin  “Hatıratı ve İzlenimleri” eseri Bulgarca yayımlanırken bir tören düzenlendi. Bu birliktelik içinde söz alan Bulgaristan Dış İşleri Bakanı konuşmasında “Biz Bulgarlar Doğu Uygarlığına mensubuz” dedi. Bu yeni ve tamamen gerçekçi bir itiraftı. Başbakan A. Merkeli’in yeni savı, önemi bakımından bunun bin katının yeni katıdır. Bu iki olay çağdaş politikada mimarların siyasetçiler olacağına da bir işaret oldu.

İnsanların kutsalları arasına dikenli tel duvar örmek ya da Çin duvarı çekmek anlamsızdır.  Başbakan Merkel, bir de “Türkiye’ye Avrupa Birliği ailesinde yer var dedi.” Bu da tarihsel bir tespittir. AB’nin bir Hıristiyan Kulübü olduğu savını çürütmüştür. Yeni savlar  “tarih tarlasına gömülü tüm çürük patatesleri çıkarıp çöpe atmaya” hazır bir siyasete ilk işarettir. XXI. yüzyılın gebeliği belli etmeye başladı.

Tebrikler…

Belki de bu tespit ve savlar, Başbakanımız Davutoğlu’nun Paris’ten Berlin’e geçerek gerçekleştirdiği diplomatik çıkarma yeni yüzyılın ilk çeyreğinin dünyanın en büyük olayı oldu. XV. Yüzyılda Viyana Kapılarından dönen Türkler, şimdi AB sınırlarının Türkiye’ye açılmasıyla Kuzey Denizlerine kadar uzanıp Avrupa kıtasının asırlık buzlarını eritmede başrol üstlenmiş olacaktır. Görüldüğü üzere, Eski Kıta devletleri Türklerin eli olmadan yeni kültürel bütünlüğü ve XXI. yüzyıl uygarlığını biçimlendirilemiyordu. Eğer eski dünyadan gelen en büyük farklılık dinler arası farklılıksa güzelliklerin yeni buketi derlenmek üzeredir. XXI. yüzyıl başındaki gelişmelerden karamsarlık içine düşen Bulgaristan’da Türkler, Pomaklar ve diğer kardeşlerimiz için her yeni günün de paha biçilmez öneme sahip yeni kazanımlar ve hedefler müjdelediğini ifade ederken, kıvanç hislerinin yüreğime dolup taştığını belirtmek istiyorum.

Keççaplı patates kızartması teklifinizi kabul edebilirim.

Bu olayların dünya insanlarına hayırlara vesile olsun inşallah.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir