Çeke Çeke Can Verdi 


Mustafa M. İbrahimov
Svoboda, Kırcali
1940-1985 

 

Gruevo olayları olup bitmiş, adlar değiştirilmiş, ilk şehitler toprağa verilmişlerdi, ama milisler ve kızıl bareliler hala yörede mekik dokuyorlardı. Birkaç gün ewel isyan eden insanlar, büyük bir korku ve panik içindeydi. Katiller, kimi ne vakit, nereden alacaklar ve ne yapacaklar, hiç belli değildi. Nitekim, bir sabah Svoboda köyünü de bastılar. Ellerini kelepçeleyerek Mustafa M. İbrahimov’u da alıp götürdüler. Bu da bir rastlantı değildi.
Dört kardeşin en küçüğü olan Mustafa, iki yaşında öksüz kalmış, Nefise ninenin şefkatli kaygıları, konu komşunun desteğiyle yetişmiş, küçük yaşta nafakasını çıkarmağa başlamış, öksüzlüğün, yoksulluğun çilelerine katlanmış, gerek tarım, gerek sanayi işletmelerinde çalışarak tüm yönleriyle hayatı öğrenmiş, ileri görüşlü bir kişiydi.
Dil eğitimimizin, geleneklerimizin sınırlanmalarından, daha sonraları ise yasaklanmalarından yelin nereden estiğini sezmiş, Sofya Vagon Fabrikasında işçi olarak bulunduğu bir fırsattan faydalanarak Türkiye’ye geçmiş, fakat sıla, eş dost hasretine daya­namamış, yeniden dönmüş, yasalarda öngörülenden fazla cezasını çekmiş, güya affedilmişti. Ama yıllar geçmesine rağmen, ilgili kişiler hala adını defterlerden silmemiş, peşinde geziyor, takip ediyorlardı. Gruevo isyanındaki tutumu da gözlerinden kaçmamış, tutuklanmasına bahane olmuştu. Mustafa, Momçilgrad milis dairesinde yalnız üç akşam kaldı.
Dördüncü günü akşam otobüsüyle köye döndü, fakat o üç akşam da canına okudu. Bitkin, çok bitkindi. Heıyerleri acıyor, sızlıyordu. Hiçbir yere çıkmadı, kimselerle karşılaşmadı. Takadı da yoktu zaten. Birkaç gün geçer geçmez aniden komaya düştü ve Momçilgrad bölge hastanesine kaldırıldı. Dununu gittikçe kötüleşiyordu. Sonra Kırcali sancak hastanesine değiştirildi. Maalesef, orada da şifa bulamadı. Bulamazdı da, adamakıllı ezilmişti. Dokuzuncu günü derken, yaşamını yitirdi!
Bütün ilgili kişilerin Mustafa’nın gaddarca dövüle dövüle o duruma geldiğini bilmelerine rağmen Kırcali belediyesi memurları, doktor raporuna dayanarak, 14 Şubat 1985 tarihinde verdikleri 6 numaralı belgeye kalp ve damar yetersizliğinden öldüğünü kaydettiler! Oysa ne sağlamdı o insan sever, temiz ve büyük kalbi! ..


Sunyto Mehmet
15.01.2012/18:35h
************************************************************************
************************************************************************

Kapsamlı BuIgarIaştırma, Çetin Direniş

 

1984’ün sonunda Rodoplar’dan resmen başlıyan Bulgarlaştırma kampanyası, ertesi yılın başında Gerlovo’yu Deliorman’ı ve Doburca’yı da kapsadı. Rodop Türk’ lerinin mertçe direnişlerini gören ırkçılar, burada muhtemel kitlevi savunma eylemlerini engellemek, onları, yönetimsiz bırakmak ve büyük bir korku havası yaratmak amacıyla öğretmen, ziraatçı, iktisatçı, hukukçu, hekim toplumcu v.b. binlerce uzmanı aniden kışlaya aldılar. Bir gecede yalnız Razgrad’tan 40 otobüs Türk aydınını ailelerinden ayırıp, ülkenin çeşitli yerlerine sürdüler, asker elbisesi giydirdiler. Bu eğitimli, uyanık kişiler sorusuz sualsiz ceza kamplarına tıktılar ve ondan sonra da geniş kapsamlı Bulgarlaştırma eylemlerine geçtiler.
Tanklar ve zırhlı araçlar devreye girdi, Türk ahalisiyle meskün köyler, milis, iç müdahale askerleri, özel “Kızıl bareliler” tarafından çembere alındı ve yerel gönüllü şöven gruplarının da yardımıyla, eli boş, çaresiz insanları, hele de direşkinlik gösterenleri, silah altında yaka paça özel araçlarına alarak muhtarlıklara götürdüler. Karşı koyanları gaddarca döverek “dilekçeler” imzalattılar, kendi seçtikleri Bulgar isimleriyle adlandırdılar.
Irkçıların, peşin aldıkları önlemlere, uyguladıkları görülmedik zorbalıklara rağmen, yine de birçok Türk, adım ve onurunu mertçe savundu, hak ve özgürlük uğruna yaşamını yitirdi! 

                                                                                                                               

                                                                                                                                 Sunyto Mehmet

                                                                                                                           17.01.2012/21:10h 

************************************************************************

************************************************************************

 

 

 

“Tozan Çeşmesİ” Başında
İbrahim Çetin
Filaretovo, Sliven
1934 -1985 

 

Filaretovo’nun batıdan girişinde eski bir mesçit var. “Tozan Çeş­mesi” de yolun öte tarafında, hepten onun karşısında. Hak ve Özgürlükler Hareketi yerel örgütünün girişimiyle, minnettar ha­yırseverler, bir anıt taşı dikmişler başına. Ona şu dörtlük yazılmış:
“Serinle, nefes al derin, derin Suyunu iç serin, serin İbrahim Çetin’i an. Şifa bulur tüm dertlerin”
Kimdi bu İbrahim? Niçin taşa oyulmuştu adı? O da diğer akran köydeşleri gibi alelade bir çocuktu. Yoksulluktan, olumsuz ko­şullardan dolayı fazla eğitim göremedi. Ev bark sahibi oldu, çoluk çocuk yetiştirdi. Tüm bildiklerini sonraları hayat okulunda öğrendi. Onlar da az değildi hani. Köşe taşı gibiydi, her yere yakışıyordu. Gün geldi çiftçilik yaptı, gerek kendine, gerek ellere çift sürdü, ekti, kazdı, biçti. Gün geldi ormanda çalıştı, fidan dikti, budadı, korudu, kesti. Sonra inşaata atıldı. Temel attı, yol bina kuruculuklarına katıldı, tuğla dizdi, sıvadı, boyadı. Neredeyse emekli olacaktı, o çileli hayatın sefasını sürecekti. Maalesef, süremedi. Nasıl oldu? Başından başlayalım.
Bilindiği gibi, zorla Bulgarlaştırma sürecinde şovenler, Bulgar asıllı olduklarını daha evvelden iddia ettikleri Alevilere çok güveniyorlardı. Sliven sancağının en büyük ve babalar köyü olarak bilinen Yablano­vo da genellikle alevilerle meskündür. Onun için de köy  dikkat mer­kezindeydi. Umdukları gibi çıkmadı fakat. “Türküz!” deyip, ayak diredi insanlar. Soyunu, adlarını ve onurlarını savunmak için türlü türlü yasal ve yasadışı eylemler düzenlediler. Batı medyaları, onların tepkilerini dünyaya duyurdu. Şovenler, şaşkına döndü. Ciddi olaylar bekleniyordu, çünkü onlara göre, bu kale fethedilirse, yörenin diğer köylerinde iş daha tez halledilecekti.
Kulaktan kulağa köyün basılacağı söyleniyordu. Muhtemel baskıncılann önünü kesmek üzere tüm Filaretovolular eski mes­cidin önüne toplandılar. Orlovo ‘lular ve Topuzovo ‘lılar da grup grup onlara katıldı.
İbrahim Çetin, oldukça sakin ve disiplinli bir vatandaş olarak biliniyordu. Baskın fısıltılarını dinledikçe, hep savunma eylem­lerinin yasalar dahilinde olmasını öneriyordu, ama yine de duramadı. Kış, soğuk, tevkif tehlikesi demedi. işin nereye gittiğini anladığı gibi, hemen giyindi, fırladı gitti. Bin bir ayağı bir yerde görünce heyecanlandı, ilhamlandı, kollarını sıvayıp işe katıldı. isyancılar, ağaç, taş, ellerine ne geçerse, getirip acele yol üstüne yığdılar ve nöbete geçtiler.
Az sonra asfaltça parti, devlet, milis arabaları, bizzat general Ganev’in yönetiminde o yokuşlu, o dönemeçli, o dar, balkan yolların­ca yirmi kadar tank geldi. insan kalabalığını ve yığınları görünce, önce biraz durakladılar, fakat bir an sonra araçların birinden bir “İleri!” emri verildi ve tüm araçlar insanların üzerine yöneldi. Kaça­bilenler kaçtı. İbrahim Çetin, hayli ilerideydi, kaçmadı veya kaçamadı. Sürücü de bile bile tankı ona çarptırdı ve en büyük cinayeti işledi. Çetin’in ölümüne neden oldu.
Bu cinayetten sonra da şovenler Filaretovo sakinlerini rahatına bırakmadı. 1000 kadar nüfusu olan köyden 50 kişi tutuklandı. Onlardan 10’u hapishanelere tıkıldı, nice nice hakaretler gördü. Bu nedenle de “Tozan Çeşmesi” anıtı, şehit İbrahim Çetin’le birlikte, onların facialarmı da anımsatan bir anıttır. Ondan olacak ki, olayları bilenler, çeşme başına gelince, saygıyla “Şehitlere rahmet, gazilere selamet!” diye dua ederler.


Sunyto Mehmet
20.01.2012/20:25h
************************************************************************
************************************************************************

Çeke Çeke Ölüm
Mustafa E. İlyaz
Gollimo Gradişte, Tırgovişte
1930-1985 

 

O, kurşuna dizilmedi, darağacında sallanmadı. Yavaş yavaş çeke çeke öldü. Oysa sağlıklıydı, durumundan şikayeti yoktu. Bugüne bugün sağ olabilir, hatta çalışabilirdi. Maalesef, şimdi yalnız anılarda yaşıyor. Onlarda da yaşayacak, çok yaşayacak. O anılar ki, parlak mı parlak, fevkalacte ilginç kişiliğinden kaynaklanıyor.
Küçük yaşta anasını, babasını yitirmiş, amca ve yenge kapılarında yetişmiş, dışarıdan tehnikum bitirmiş, öğretmenlik, belediye ve sancak çapında örgütçülük yapmış, hayatı tanımış bir kişiydi. Köydeki okul, çocuk bahçesi, administratif ve tarım kooperatifi binaları, alan ve bahçeler, yollar ve sokaklar, elektrik ve su … ve daha nice nice edi­nimler hep onun 32 yıllık muhtarlığında, hep onun gayretli çalışmaları sonucu gerçekleştirilmişlerdir. Gözle görülen, elle tutulan bütün bu maddi  edinim1erden her birinin Mustafa Emin için birer anıt olduğunu söylemek bir abartma sayılmaz, sanıyorum.
Golfuno Gradişteliler, onu yalnız bu anıtlarla değil fakat, bir de kişisel vasıflarıyla anımsarlar. O, her hususta hazırlıklı, bilgili, akıllı, insan sever, kimseyi küçümsemeyen, herkesi bir bilen bir köy önderiydi. Ortamındakilerle çalışmayı, vazife vermeyi, kontrol ve gerektiğinde teşvik etmeyi, ihtarda bulunmayı ustalıkla beceriyor, kendi fedakarlığıyla, örnek oluyordu. 0, aslında, yalnız resmi bir devlet memuru değil, Türk, Bulgar, büyük, küçük seçmeksizin her­kesi bir tutan, herkese samimi davranan ve herkesin sevgisini, güvenini kazanmış akıllı bir danışmandı. Onun için de tüm girişkenlikleri seçmenleri tarafından destek buluyordu.
Mustafa girişken ve direşkendi. Yorulmaksızın  çalışıyordu. Gü­cü, dayanıklığı, sosyalizmin bir düzen olarak üstünlüğüne olan inan­cından kaynaklanıyordu. Ona göre, bu yol, en doğru gelişim yolu, partisi ise en onurlu, en akıllı ve adil yöneticisiydi. Böyle eğitim gör­müş, böyle biliyor ve başkalarını da böyle ikna etmeğe çabalıyordu. Nitekim, onun sekreter olduğu ilkel parti teşkilatının üyeleri birkaç yılda çoğalmıştı. Mustafa, gözüne kestirdiği her akıllı, namuslu, çalışkan kişiyle ferdi çalışıyor, onu partisinin tüzüğü ve programıyla, uzak ve yakın amaçlarıyla tanıştırıp saflarına celbetmeye çalışıyordu. Ve muvaffak da oluyordu.
Derken kendisini iyi tanıyanlar tarafından hiç beklenmedik bir şey oldu. Bulgar Komünist Partisi ve onun sadık üye ve örgütçüsü arasında mütemadiyen bir görüş ayrılığı çıktı. Mustafa, yıllardan beri sevgisi, itimadı ve ümitleri uğruna, partisinin nice, nice yanlışlıklarını görüyor, ama içinden af etmeğe çalışıyordu. Zira, onları geçici, zamanın icap ettirdiği şeyler olarak biliyor, er geç düzeleceklerini sanıyordu. Neresi var, bu yanlışlar çoğalıyor ve derinleşiyordu. Hepsine “hı” çekmiş, parmak kaldırmıştı da, şu son zamanlardaki ananelerimize, dilimize, dinimize ve hele de adlarımıza saldırışlarını bir türlü vicdanına yediremiyordu. Aralarındaki zıddiyet, uçurum derinleştikçe derinleşmiş, milli konuda sabık parti faaliyetçisi ke­sinlikle halkın tarafını tutmuştu. Köydeşleri de bunun farkına var­mış, onu takdir ediyor, Bulgarlaştırma sürecine karşı planlaştırdıkları etkinlikleri onunla açık açığa paylaşıyor, hatta danışıyor, fikrini alıyorlardı.
Yablanovo’luların etkinliklerini duyunca, Golamo Gradiş­te’liler de ayaklandılar. Birleşerek köy meydanında protesto ateşleri yaktılar. Emniyet de işin cereyanında olacak ki, hemen milis ve asker bölükleri köyü sardı. Tarım kooperatif başkanı Yaşar Bilal’ı, Vatan  cephesi köy örgütü başkanı Yeziye Mehmedali’yi, çeşitli yerel örgüt liderlerini, öğretmen Saniye Ali’yi, keçi çobanı Tahir Hüseyin’i, Ali Osman’ı tutukladılar. Köylü korkmadı fakat, merkezi terk et­medi. Olay yerinde amaçlarını anlayınca kenardan bir aksakallı; “Muhtarı, muhtarı koruyun, çocuklar!” diye seslendi. Daha cesurlarından birkaçı, hemen cipi sararak, “Muhtarımızı vermeyiz, asla vermeyiz!” sesleriyle altına girdiler. Araba devrildi devrilecek. Maalesef, boş elle ne olur ki. Etkinliğin amacı da zaten kan dökmek değildi.
Seçmenleri, Mustafa’yı kurtaramadılar. Onu önce Popovo milis dairesine götürdüler. Orada bir hayli dövdükten sonra, Omurtak kentine değiştirdiler. Soğuk ve bakımsız bir binaya kapadılar, ama Mustafa soğuğu duymuyordu. Kırıp dökmüşlerdi, acıları soğuktan üstündü. Oradan da Belene ‘ye gönderildi. Ceza kampında on dört ay devam etti hakaret. Başka nümayişçilere kırbaç birse, ona iki oldu. Ye her defasında da “Sen miydin o partiyi rezil eden?” diye başlayıp, “Sen miydin iki yüzlülük yapan parti faaliyetçisi?” diye bi­tiyordu seans.
Evet, Mustafa Emin uzun bir çeke çeke öldü. Önce adeta kanserli bir hasta gibi sevgileri, inançları, ümitleri eridi, öldü birer birer, son­ra da, kendisi göçtü bu alemden.


Sunyto Mehmet
23.01.2012/18:15h

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir