Category: Yorum

Satranç Tahtasındaki Siyaset

İbrahim SOYTÜRK

Tarih: 18 Haziran 2017

Konu:  Acı gerçekleri böyle anlatmak da mümkün.

Farkında olmadan  % 25 işgal edilmişiz.

Aleksandır Yordanov ile ilgili görsel sonucu

Foto: Aleksandır Yordanov –Sofya meclisi eski başkanı.

Rusya satranççısı Karpov yine Bulgaristan’da.  O, bu defa da bize, Bulgaristan’ın Ruslar için “yabancı ülke”  olmadığını, vatanlarının devamı olduğunu göstermek için geldi.

Kutsal Yoan Zlatoust, İstanbul’da yaşamış, hatipliğiyle ün yapmış, “Yahudilere karşı” ayinleriyle bilinen,  saygıya değer bir Hıristiyan din adamı, aydın ve Piskopostur. “Zlatoust” ise bir şehrin adıdır. Avrupa ve Asya kıtaları sınırı bu şehrin içinden geçer. Bu kentinde, Sovyet rejiminin inanmış “propagandacılarından”,  günümüzde ise Vladimir Putin siyasetinin savunucularından biri dünyaya gelmiştir. Bu kişi, eski dünya satranç şampiyonu Anatoliy Karpov’tur.  Satranç yetenekleri onu, Devlet GüvenlikKomitesi (KGB), Sovyet parti ve devlet yönetimi elinde bir piyon olmaktan koruyamadı.  Kremlin, onun satranç başarılarını düşman bildiği “Batı dünyasına”, normal dünyaya karşı propaganda savaşında istediği gibi kullandı. Karpov’un satranç tahtası üzerindeki başarıları “Sovyet yaşam biçiminin” üstünlüğü olarak gösteriliyordu.  Özgürlüksüz bir hayatın – ekonomi ve siyaset alanında başarıları olarak lanse ediliyordu.  Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliği (SSCB) yıkılırken Kapov da yıkıldı. İnsanlık SSCB’nin çöküşünü sevinçle karşıladı. Sporu bir ahlak ve onurlu bir yarışma olarak gören insanlarsa, Kapov’un satranç masasından kalkmasına sevindiler. Çünkü Anatoliy Karpov namuslu satranç oyuncusu değildi. Onun katıldığı turnuvalara  KGB  ve Askeri İstihbarat Müsteşarlığından birçok yetkili, falcılar ve göz boyacılar da katılıyor ve rakiplerine baskıda bulunuyorlardı. O, Dünya Satranç Federasyonu’nun yeni kurallarını kabul etmeyince 1999’da Las Vegasta düzenlenen dünya satranç birinciliğinde yarışmasına izin verilmemişti. 1981’de İtalya Mirano’da, ondan üstün olduğunu bilmesine rağmen, fakat oyun neticesinin de kendi lehinde sonuçlanacağını da bildiği, şerefli satranç ustası Viktor Karçnoy’a karşı oyuna oturmuştu.  1 yıl önce SSCB’den kaçmayı başaran Kraçnoy’a bu karşılaşmanın başlamasından yaklaşık bir saat önce, oğlunun Moskova’da tutuklandığı ve asker kaçağı olarak hemen mahkemeye çıkarıldığı ve 2.5 yıl içeri tıkıldığı haberi verilmişti. Oylan hemen sürülmüş ve Sibir yolunda önce Karpov’un doğduğu Zlatoust şehrinden trenden indirilmiş ve oradan babasını aramıştı.  O zaman Merano (İtalya) karşılaşmasını “vatan hainliği” ile suçlanan Kraçnoy kaybetmiş ve Sovyet kahramanı Kraçnoy kazanmıştı.  Oğlunun nasıl ellere düştüğünü öğrenen bir baba düşünerek satranç oynayabilir mi? Burada Sovyetlerin şampiyonlukları nasıl elde ettikleri su yüzüne çıkmıştı. Kısa bir süre sonra bugünkü Rusya rejiminin sert eleştiricilerinden biri olan Gari Kasparov oyuna başladı ve Karpov gibi sahte oyuncuları satranç müsabakalarından uzaklaştırdı.

Şunu da hatırlarsak iyi olur. 1977’de Karpov SSCB’de “Mercedes”  marka otomobili olan 3 kişiden biriydi. O, bugünkü sohbetlerinde aldığı aracı SSCB gümrüğünden içeri alabilmek için kimlere kimlere telefon açtırdığını alaylı gibi anlatıyor. Oysa şu da var, o yıllarda uzaya çıkan SSCB’de bir “Mercedes” aracın bakımını yaptırmak için Federal Almanya’dan tamirci davet ettiklerini de fıkra gibi paylaşıyor.

Günümüzde Anatoliy Karpov  “Birleşik Rusya” adlı Putin partisinden milletvekilidir. Değeri 13 milyon Euro olan pul koleksiyonu da ona aittir. Adına “Rus Dünyası” denen Kremlin sibrit stratejilerinden birinin en faal propagandacılarından biri Karpov’tur. Bu, Rusya’ya bağlıklarıyla bilinen insanların oluşturduğu bir uluslararası ve devletlerarası “topluluk” oluşturmayı amaçlayan bir sosyal hareket ve fikir bütünüdür. Karpov’un Bulgaristan’a gelişini sıklaştıran da işte bu gelişmedir. O bu defa Bulgaristan’a aşırı milliyetçiliği ve faşistliğiyle ün yalan “Ataka” partisi lideri Volen Siderov tarafından davet edildi.  Bulgaristan’da “Ataka” partisi “Rusya Dünyası” projesi olarak kabul ediliyor.  Bu projeye göre, Bulgarlar “Rus Dünyası’na” ait olarak kabul edilirken, bir ideolojik doktrin geliştiriliyor ki, buna göre Bulgaristan “dış bir ülke” sayılmıyor. Onların vatanı olan “Rus Dünyası’nın” devamı olarak görülüp kabul ediliyor ve özümseniyor.

Gelişmeler bu açıdan değerlendirildiğinde, Bulgaristan’ın NATO ve Avrupa Birliği (AB) üyeliğine Moskova’nın yıllar yılı homurdanmasını ve kıç atmasını anlamak ve Bulgaristan’a neden ters baktıklarını kavramak kolay olur. Ve artık ülkemizin NATO ve AB üyesi olduğu gerçeğini değiştiremeyecek olduklarını anlayınca, bizi bu örgütler içinde bir “Truva Atı” olarak kullanmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki, Bulgar siyasetçilerinden birçoğu Rusların dizdiği bu satranç tahtasında piyon olmayı kabul ediyorlar. Bu oyuna girmiş olan siyaset adamlarımızın birisi de Volen Siderov’tur. Fakat Bulgaristan’da “Rus Dünyası” projesine dahil edilen ve kendisini iyi bir satranççı sanan yalnız V. Siderov değildir.

“Rus Dünyası” projesinde Ukrayna ve Beyaz Ruslar ayrı halk ve ulus olarak görülmüyor ve kabul edilmiyor.  Kısa bir dönem önce bu sav Rusya yandaşlığıyla bilinen Beyaz Rusya Cumhurbaşkanı Lukaşenko’yu da şaşırtmıştı. “Rusya Dünyası” ideolojisi çok büyük ölçülerde olmak üzere “İslam Dünyası” ideolojisine benziyor. Çünkü fanatizm İslam ya da Doğu Ortodoks Hıristiyan ayırımı tanımaz. Bunların ikisi de fanatizmdir. (taassuptur).  Bir önceki dönemde anti-Hıristiyan ya da Hıristiyan olmayan yani ateist /dinsiz/ (sekiler) kişiler tarafından propaganda edildiğinden dolayı, Rus Doğu Ortodoks Hıristiyan fanatizminde çok daha derin ve saldırgan bir tehlike gizlendiğini izliyoruz. Şu da var, bu propagandayı yapan kişiler, “din bir uyuşturucudur” iddiasında bulunan ve bir din olarak Hıristiyanlığa karşı düşmanca davranan,  “komünist ruhta” eğitim almıştır.  Biz bugün, böyle bir dini tavla yüzleşmiş bulunuyoruz ve bu kişilerin imanının kalplerinden geldiğine inanmak çok zordur. Temiz ruhlu ve inançlı insanların KGB ve Kremlin bahçelerinde yetiştiğine inanmak imkânsızdır. Ukrayna’ya yapılan saldırı ise, Rusya’da Hıristiyanlıktan ve Doğu Ortodoksluğundan iz bile kalmadığını kanıtlıyor. Kremlin eylem ve siyasetinin anti-Hıristiyan niteliğini gün ışığına koyuyor. Şu bir gerçektir: “Rusya Dünyası” Ukrayna’da can alıyor. Ve yalnız Ukrayna’da ölüm saçmakla kalmıyor.

Birkaç gün önce “Rusya Dünyası” yüz aklarından biri olan Anatoliy Karpov, Moskova’da adına “Küçük Moskova” dedikleri Kara Deniz sayfiye kentlerimizden Primorsko şehrimizi ziyaret etti.  Primorsko’nun adı bir de Karpov’un milletvekili arkadaşlarından biri olan Pyotır Tolstoy’un “biz o şehri satın aldık” sözleriyle sımsıkı bağlıdır . Bu vesileyle Alman “Züddeutsche Zeitung” gazetesi şöyle yazmıştır:

“Satın Alınan Bulgaristan”

Bulgar ekonomisinin % 25’ı Rus kontrolüne geçti. Bulgaristan işgal edilmiş bir ülkeyi andırıyor.

Bugün Anatoliy Karpov  yine bulgaristan’a geldi. Stara Zagora’da düzenlenen “Trakya Atı” atlı çocuk satranç yarışına katılıyor. Fakat basının haber verdiğine göre, önce pazartesi gün (18 Haziran 2017) Yüksek Temyiz Mahkemesi’nde savcılar ve hakimlerle satranç oynayacak. Gelir gelmez de ilk görüşmesini meclis başkanı Dimitır Glavçev’le görüştü.  Bu arada Bulgar meclis başkanının bir dış üşlkenin aleyhimizde propaganda yapan bir temsilcisini kabul etmesi anlaşılır gibi değildir. Ben olsam kabul etmezdim. Belki de bu yüzden mecliste ve siyasette değilim.

Biz Rusya’dan satranç karşılaşması değil, YASALARLA ANTİ-HÜMAN, CİNAYİ REJİMİ TARAFINDAN  XX. YÜZYILDA SSCB’NİN BULGARİSTANI İSTİLA ETMESİYLE İLGİLİ ÖZÜR DİLEMESİNİ BEKLİYORUZ.  Çünkü bizim vatanımız şu satranççi Anatoliy Karpov’un temsil ettiği SSCB tarafından işgal edilmişti. Bu bir cinayetti. SSCB tarafından halkımıza karşı işlenmiş bir suçtu. Karpov bu cinayetin farkında mıdır?

“Sayın Bulgar dostların, biz o zaman sizinle çok kötü davrandık. Özür dileriz!” deyip o Rusya yönetimi adına bizden özür dilese olmaz mı? Karpov Rusya Parlamentosu üyesidir. Bunu söylemesi ona yakışır.

Fakat o özür dilemeyecektir. Çünkü onu bizde karşılayan ve uğurlayanlarda bunu yapmasında ısrar edecek irade yoktur.  Onlar, Karpov’un ülkemize gelişinin bu defa da büyük “satranç tahtası” üzerinde herhangi bir piyonu bir yere değiştirmekle bağlı olduğunu biliyorlar.  Ne de olsa, böyle bir özür gelecek mi? Daha bekleyelim mi? Sorusunu sorarak hatırlatmaları iyi olurdu. Fakat siz de bilirsiniz, hizmetkârlar genelde soru sormazlar. Onlar bakar görmez. Yere kadar boyun eğer ve hizmet ederler. Onlar gerekirse ateş atlar, ama soru sormazlar.  Bu defa da bu işböye gelmiş böyle gider. Ne ki, hep böyle olamaz. Olmamalıdır. Hademeler devri yoktur. Yeni bir uygarlık geleceğine inanıyoruz.  Unutmayınız. Geliyor…

Share

Büyük Önder

Neriman Kalyoncuoğlu

Tarih: 18 Haziran 2017

Konu: Neden Hitler her zaman ve her yerde Atatürk önünde boyun eğidi?                    

“Almanya’nın Sesi” /Deutsche Welle/: Hitler her zaman ve her yerde Mustafa Kemal ATATÜRK karşısında boyun eğilmiştir. Neden?

Alman tarih bilimci Stefan İrig, “Nasyonal sosyalistlerin hayalindeki Atatürk” başlıklı bir bilimsel araştırma eseri yayınladı.

İlgili resimFoto: Mustafa Kemal Atatürk

Birinci Dünya Savaşından sonraki yıllarda Adolf Hitler, homojen bir ulus oluşturabilen bir önder olarak Mustafa Kemal’le büyük saygı duymuş, her zaman ve her yerde kendisine ve eserlerine boyun eğmiştir. Alman tarihçilerinden Stefan İrig yeni araştırma eserinde, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasında meydana gelen fakat pek bilinmeyen birkaç olaya yer vermiştir.

Alman tarihçi Stefan İrig yeni kitabı “ Nasyonal Sosyalistlerin Hayalindeki Atatürk” başlığı ile çıktı. Bu eseri, “Deutsche Welke” radyosu, “Die Zeit” Gazetesi ve “The Wall Sreet Journal” tanıtımıyle sunuyoruz.

Alman sağcılarına göre Birinci Dünya Savaşından sonra Mustafa Kemal olağanüstü büyük başarılara imza atmıştır.  Ülkesine dayatılan ve 1920’de Osmanlı İmparatorluğunu dağıtan ve Türk topraklarını “parçalayan” Sevr Antlaşmasından sonra, Türk halkı Büyük Atatürk’ün önderliğinde silah elde direnerek dayatılan diktanın yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmayı başarıyor.  Türk halkının Kurtuluş Savaşı, şimdiki TC sınırlarını çizen, 1923 Lozan Antlaşmasıyla noktalanıyor.  Şöyle ki, Hitler ve arkadaşları, Atatürk kişiliğinde, etnik olarak homojen bir ulus oluşturan bir önder görmüştür.

Birinci Dünya Savaşında Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu müttefiktir. Atatürk’e karşı büyük ilgi ise, onun Versay ve Sevr Anlaşmalarına başkaldırması ve 1919’da Türk halkının Ulusal Kurtuluş Savaşını başlatmasıyla birden bire artmıştır. Türk halkının Milli Kurtuluş Mücadelesi 1923’te sona ermiştir.  O zaman ise, Almanya’da nasyonal sosyalist hareket canlanmıştır. Türk örneği Almanlara baş döndürücü etkide bulunmuştur.  Nasyonal sosyalistler olayı şöyle görmüştür: Türk halkı elde silahla mücadele verip zafer kazanırken, Alman halkı ise aynı emperyalist güçlerin baskısına boyun eğmektedir…

Alman halkı, Türk ulusunun savaşım ve zaferlerini bir ekran olarak kullanarak üzerine kendi emel ve arzularını çizmeye koyulmuştur. 1923’te Münih’teki  “Biracı Darbesi”nden az önce, Hitlerin yandaşları, Ankara’yı Türkiye’nin yeni başkenti ilan eden ve İstanbul’a başkaldıran Atatürk’ü cesaret ve kararlılık örneği olarak göstermiştir. O zamanlar Almanya’da çıkan muhafazakâr yorumlara bakıldığında, Mustafa Kemal oluşan yeni durumları başarılı değerlendirebilen bir önderdir. Türklerin “temiz” ırktan bir ulus olmayışlarına gelince ise, Alman propaganda makinesi, önemli olan Türklerin Avrupalı iradesine sahip olmalarıdır, diyerek olayı eşelemekten kaçınmıştır.  Türk iletişim ortamı ise bu durumdan faydalanmaya çalışırken “biz safkanız” sloganından başlık yapmıştır.

Atatürk’ün Almanları kanatlandıran örneğinin özünde olan şudur:

VERSAY ANLAŞMASI YENİDEN GÖZDEN GEÇİRİLMELİ VE ALMAN DEVLETİ YENİ BAŞTAN BİNA EDİLMELİDİR.

İki dünya savaşı arasında, diğer ülkelere kıyasla, Mustafa Kemal Hayat Yolu’nu anlatan eserlerin en çok ve en büyük tirajda basıldığı ülke Almanya’dır. Bu yapıtların hepsinde şu çağrıyı bulabilirsiniz:  “Bir milletin izinden yürüyeceği güçlü bir öndere sahip olması ne büyük bir edinimdir!”  1938’de Atatürk’ün hayata gözlerini yummasından sonra, yerel gazetelerden en büyük merkez basına kadar bütün gazeteler Atatürk’ün hayat yolunu yazmıştır. Hitler ise, halka hitaben yaptığı konuşmalarda ve Türk siyaset adamlarıyla görüşmelerinde şöyle demiştir: “Atatürk, bir ülkenin kurtuluş davası için tüm kaynaklarını seferber edebileceğini kanıtlamıştır.” 1933’te Almanya’da Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. Kuruluş yıldönümü törenli bir şekilde anılmıştır. Hitler ise, heykeltıraş Yosev Topak’ın yaptığı bir Atatürk büstüne hayranlığını defalarca dile getirmiştir.

Öte yandan, Mustafa Kemal, ona hayranlığını gizleyemeyen Adolf Hitlere karşı özel bir saygı hissetmemiştir. Atatürk’ün aramızdan ayrılmasından kısa bir süre sonra Alman basınında Atatürk’ün hayattayken kaleme aldığı  “”Önder ve Ulus” başlıklı yazı çıktı. Bu yazının ilk kısmında büyük önder bir halk yöneticisi hakkında genel tezlerini geliştirirken, daha sonra “yurtta barış, dünyada barış” idesini esas almıştır.  Atatürk’ün kalıcı barışın temellerini güçlendiren siyasi ve felsefi fikirleri ise, Alman nasyonal sosyalistlerin, Hitler ve yandaşlarının izlemeye başladıkları yeni siyaset çizgisiyle örtüşmemiştir.  Onlar Atatürk kişiliğinde ancak ülkesini hızlı adımlarla kalkındıran büyük devlet adamını görebilmişlerdir.

Share

Kalbimizdeki Hazineydi

Osman BÜLBÜL

Tarih: 17 Haziran 2017

Konu: İşi bu noktaya getireceklerini düşünememiştik.

Hak ve özgürlükler hareketinin haberlerde haber olduğu günü hatırlıyorum.  Radyo kulağımız zaten hep açıktı. 1984 olaylarından sonraki yıllarımızın yarısı “Bi B iCi”, “Almanya’nın Sesi” ve “Hür Avrupa” ile “TRT – Türkiye’nin Sesi” haber ve yorumlarını dinlemekle geçmişti.  1990’dan başlayarak Sofya devlet televizyonuna ve Bulgar radyoları ana kaynak rolünü kaptı. Onlar, hak ve Özgürlük davamız haberlerinin birdenbire birinci kaynağı oluverdiler. Önce hepimiz bunlar bizi aldatma planı yaptı.  Bakışlarımızı Ankara-İstanbul’dan Sofya’ya çevirtmek istiyorlardı. Bize tuzak kurdular diye düşünmedik değiliz. Yıllar sonra gerçekler zambak gibi açtığında, elektro şok geçirmiş gibi bir garip durumdaydık.

O zaman, karşımıza bilmediğimiz, görmediğimiz, adını işitmediğimiz, siyah top sakallı, gözlüklü, ufak tefek, Türkçeyi pek çözememiş otuz otuz-beşlik bir genç sürüldü. O, pek bir şey anlatmıyor, bilgi verip bilgi almıyor, dert dinlemiyor, her konuşmasında ezberlediği bazı cümleleri tekrar ediyordu. Aklımdan kalan “ben sizin garantörünüzüm” dür. O güne kadar zorba görmüş, zulüm yaşamış, tartaklanmış, ezilmiş ve üzülmüş kardeşlerime bir aşı gibi geliyordu. Radyolardan yıllarca dinlediklerimizi canlı canlı yüz yüze dinlemek, aynı konuları sofra başında sohbet etmek ne hoştu.

1990 Haziranında, hatırlayacağım üzere Büyük Millet Meclisi seçimi vardı. Türk partisi olarak 24 milletvekili çıkarmıştık. Herkes inanmamış, “dur bakalım, bir görelim, kaçmıyoruz işte, buradayız,  gelecek defa biz de oy veririz” diyenler az değildi. Hepimiz sandık başına gitseydik, şöyle bir 40 milletvekili çıkarabilirdik. O seçimde bize Bulgar seçmenden tek oy gelmedi. Sahnede Pomaklarla bizdik. Çingene kardeşlerimiz de davul sesine, küfte kokusuna ve üç beş leva harçlığa oylarını, adını bile doğru dürüst söyleyemedikleri, Demokratik Güçler Birliği /CDC/ ye vermişlerdi.

Gidişin yönü belliydi. Geçen asrın doruğuna tırmanıyorduk. Siyaset kara bulutlardan kopmak isterken, onları ve yıldırımlar ı tarihin daha alt katlarına itmeye çalışıyordu. Uzanmak istediğimiz demokrasi tepenin doruğuna giden yolda ise, hava güneşli olacak umudu vardı. Ne de olsa, benim yandaşlarım,  son asrın arkada kalan 90 yılının karanlığından, neminden, kokusundan çekisinden az buçuk da olsa tatmış olduğumuzdan dolayı, yeni işlerin pamuk ipliğinde sallandığını da hissediyorduk.  Doğru dürüst konuşacak, dertleşecek, akıl fikir danışacak dost-akraba, asker arkadaşı da yoktu. Herkes ya yola ya yere bakıyordu…

Bu satırları 27 yıl sonra bir hatırat olarak değil, insanın hayat çizgisinin, yaşadığı alın yazısının tasarlanıp planlamadığına, düzeltilemediğine ve değiştirilemeyeceğine inancımın bir dökümü olarak yazıyorum. 27 yıl her seçimde, her defasında partinin gösterdiği muhtara, belediye başkanına, milletvekiline oy verdim. 5 defa sınır geçip Bulgaristan’da oy kullandım. Her defasında da sandık başında onurla ”DPS” dedim. Alnım açıktır. Bu konu TC.’de çok tartışıldı.  Almanya’da bulunduğum yıllarda da tartışma konusu oldu. DPS’yi kendimden bir parça, canımızdan can bildim, hep ve her yerde savundum. Vicdanıma ihanet etmedim.

İki sel yaşadım.  Biri göç seli, ikincisi de vicdanımın bana “dur durduğun yerde” baskısı ağır oldu. Bu bir bilinçlenme kavgasıydı. Güçlükleri aşıp hayatı yenerken birikimle dolan bir gencin bilinçlenme serüveniydi bu.

Üç gün önce Şeytancıklı (Hitrino) belediye başkanı Nurettin İsmail’in partiden, davadan, saflarımızdan ayrıldığını kendi kulaklarımla işitirken ürperdim.  Bir ormanda bile her ağaç kesilmez. Ormanın orta direkleri vardır. O bizim orta direğimizdi. Deliorman’da halkımızın hak ve özgürlük, adalet davamızın yetiştirdiği güven kazanmış bir gençti. İnsanlarımızı ardına dizen cesur, vicdanlı, onurlu ve atılgan yerli önderimizdi.  Onu, kahrolası doğal gaz dolu sarnıç patlamasından sonra yüzünü elleriyle kapamış ağlarken gördüm. “Geçmiş Olsun!” derken herkesi kucakladığını, 7 cenazeyi toprağa verirken bir partili önder ve devlet adamı şerefiyle dik duruşunu, 29 yaralımızı birer birer hastanede ziyaret ederken ellerini tutup “Geçecek!”, Geçer…” deyişini, umut aşılayışını, evlere, çadırlara, her yere ekmek su ulaştırma çabalarını unutamam, unutamayız.  Yaralı ve yıkılmış bir köy içinde dimdik durmak çok zor bir iş.

Şumnu bölgesinden 20 bin kardeşimizin 22 Mart 2017 seçimlerinde DPS’ye oy vermedi. Şimdi Nurettin’i sorumlu tutuyorlar. Bulgar devleti ve halkının felaketzedelere gönderdiği ve 32 milyon yardımın görülen iş ve hizmet, fatura karşılığı ödenmesinden şüphelenmiş DPS yönetimi… Besbelli ki, “yolda, açıkta kalmış insanların nasibinden, hakkından, lokmasından çalınmaz” atasözümüzü bilmiyorlar. Şimdiki zamanları, yine Deliormanlı olan Başbakan Yardımcısı ve Ulusal Felaketler Bakanı Emel Etem’in “sular akarken doldur bakırlarını”  zamanları olmadığını kabul etmek istemiyorlar.

Namusumuza, prensiplerimize, onurlu yaşam geleneklerimizle bundan sonrada yaşama hevesimize uymak istemeyen hiçbir parti Deliorman’ımızda kök salamaz, tutunamaz, hayat hakkı hak edemez. Bu seçimde bizim köyümüzden 1 000 (bin) soydaşımız DPS’ye oy vermedi. Bulgaristan çapında bu rakam 170 000 (yüz yetmiş bin) kişidir. Bunun tek anlamı vardır. HÖH partisinin ayarı bozulmuştur. Hak ve Özgürlükler davamıza, hukukun üstünlüğü ilkesine, eşit adalet esasına, demokrasi anlayışımıza ihanet edilmiştir.

Biz burada A. Doğan’ı yıllardan beri görmedik. Neden acaba? Ne yapmış da insan arasına çıkamıyor? Bilmek istiyoruz.  Kitap yazacak dediler yazamadı. Vasil Levski’yi bir başka açıdan anlatacak, hazırlık görüyor eklendi, bu iş de boş çıktı. Vatıyla Çar II. Simeon’u Bulgaristan’a çağırmaya gitmişti. Gelince beraber çalıp çırptılar, Bulgaristan’ın altını üstüne getirdiler. Ortak kabine kurdular. 16 Haziran 2017’de Çar Semeon, Sofya “Vranya” köşkünde 80. Doğum gününü kutlamış, ne ki, Ahmet Doğan’ı davet etmemiş. Vay be, o da ne iyilikbilmez biriymiş!

İş o kadar tepeden çözülmüş ki, Doğan’ın iplerini çekenler, “olmaz ondan artık hiçbir şey, bırakın çürüsün o bozuntu binada” demişlerse, olay bitmiş, terazinin dengesi bozulmuş, yeni plan kurulmuş anlamına gelir.  2.5 ay önce 170 bin oy kaybeden bir partinin bozgunu, çözülmeyi, sağa sola kaymayı durdurması mümkün görünmüyor. DPS’den kopmalar 2014’ten beri, yani “Bulgar Etnik Modeli” nin çöküşünden beri hız aldı sel oldu. Bu kardeşlerimizi toplayacak başka bir kendi partimizin olmaması, çok acı sonuçlar doğuruyor. Hele faşistlerin iktidar ortağı olduğu şu günlerde, bizi kötü günler bekliyor.

Lütfi Mestan’ın “DOST” partisi yeni siyasi bunalım yükünü  kaldırabilecek bir oluşum olamadı. İdeolojisiz ve ülküsüz bir parti, ağaçtan kopmuş ucu bataklığa sokulmuş bir dal gibidir, kuruyup solup sararmasa bile, meyve vermez. Öyle de oldu. Kasım Dal ve Orhan İsmailov’un Halkın Özgürlük ve Demokrasi Partisi (NÖDP) ile geçici seçim birlik kursa da, meclis kapısı açılmadı. Ülkemizde kükreyen aşırı sağcı, ırkçı, faşist hortlamayla başa çıkabilecek durumda, irade ve güçte olduğunu ispat edemedi. Halkın, seçmenlerimizin umudunu kırdılar.

DPS perdesi kapandı kapanacak gibi. M. Karadayı, H. Hamid, M. Kazan ve arkadaşları arasında bu işi yeniden canlandırabilecek ruha sahip biri yok. Karadayı bildiklerini kendine anlatıyor, Hamid kendini kandırıyor, Kazak ise söylediklerim doğru mu acaba kuşkusu içinde boğuluyor. Hak ve Özgürlüklerimiz için 1989 Mayısında ayaklananların ruhu çökertilmeye çalışılıyor.  Bu amacı güdenler işi biliyorlar. Onlar, insan umudu, cesareti ve ruhunun dayanak noktasının üretim ilişkileri olduğunun farkındalar. Onun için önce tütün üretimimiz baltalandı, hayvancılığımız, bahçıvanlığımız, tahıl üreticiliğimiz yok edildi. Biz Bulgaristanlı Türkler 1934-44 faşizm döneminde de bazen bir lokma ekmeğe muhtaçtık, ama Almanlar ürettiğimiz tütünlerin % 80’nini alıyor ve elimiz 3-5 para geçiyordu. Rus döneminde tütünlerimiz oraya gidiyordu ve yine elimiz boş kalmıyordu. Madenlerimiz, danamız, kuzumuz, sütümüz, yumurtamız olurdu, kıt kanaat ama dağarcık boş değildi. Şimdi neyimiz kaldı. Bulgaristan Türklerinin tütün işinin altını üstüne getiren, BULGR TABAC’ ı dağıtıp satan “Doğan yavrusu” milletvekili Delyan Peevski’ye 56 milyon Dolar kaptırmışlar. Adam aldı çantasını Kuveyt’e yerleşti. Tarlalar boş kalmış, tütüne kota yokmuş, millet Avrupa’da en uzun zaman açlık çekme ve yoksul yaşama şampiyonu olmuş, kimsenin umurunda değil. Doğan ise dünyada ne olup bittiğini görmesin diye 2013’ten beri “saray” denen harabelikten dışarı çıkamıyor. Bu bize kurulan bir tuzaktır. Karadayı, Hamid ve Kazak bu düğümü çözemedi, çözemez.  L. Mestan da bildiklerini anlatmadıkça, halka kendini dökmedikçe, halk ona ısınmaz ve kaynaşma gerçekleşmez.

İşte böyle bir ortamdayız. Türklük kalesi olarak kurduğumuz DPS’yi içinden yiyenler, çökertenler, aslında Türk kimliğimizi kemirip bitirmek istiyorlar. DPS şu 27 yılda Müslüman Türklere karşı çıkarılan herhangi bir kanunu durdurabildi mi? Durdurmak bile istemedi. 1992 Anayasasına haklarımızın işlenmesini, her istediğimizi söke söke almamızın meşru olduğunu işletti mi?! Hayır. Ayaklanmamızın meşruluğunu, hak arama davamızın yasallığını bile yasalara işletmek istemedi. HÖH gizli polisin bir tuzağıydı ve bizi, özenle kurduğu tuzağa düşürüp kapamayı ve 27 yıl yıldırmaya zorlamayı  başardı. Artık oyun bitti, bitiyor, bitecek. Siyasi davaya sahip çıkmak Sofya meclisine “mersedec” araçla gitmek, kravat takmak ve en pahalı berberde saç kestirmek değildir.  Partiden sökülenler bunu anladılar. Hiçbir zaman unutulmamalıdır. DPS 10 bin Müslüman Türk aydınını memleketimizden kovdurmuştur.

27 yılda bir tek kitapçık basmayan bir parti olur mu?!

27 yılda bir anaokulu, ilkokul, lise kurdurup açmayan parti olur mu?

27 yılda bir tek fabrika açılışında şerit kesmeyen başka bir parti var mı?

27 yılda bir hastane kurduramayan bir partiden ne hayır gelir?

27 yıldan beri okumak için dış ülkelere gönderdiği kadroları arayıp sormayan bir partiden hayır gelir mi? Bu parti kaç uzman yetiştirdi?

27 yıldan beri verdiğimiz her oy için her sene 11  leva alan ve bu para 27 yılda toplam 136-140 milyon leva olsa da, Türklük davamıza, Türk kimliğimize 2 çivi çakmayan bir partinin bundan böyle bizimle ne işi olabilir?! Felaketzedelere yardım eden, köyünde adalet sağlayan  bir Belediye Başbakanını partiden atan bir partiden kime fayda gelir?

Zamanın doruğundan DPS kalesinden kopan son kayalar tekerleniyor. Üzgünüm. Ne ki, üzgün olmam hiçbir şey değiştirmiyor.  Yeni siyasi yapımızı dikmeden DPS’yi gömmek acı verici olsa da, yapacak bir şey yok. Yalanla beslenen eski şan ve şöhretle yaşamak artık imkânsız.  Doğan, L. Mestan ve arkadaşlarını beş parasız kapı dışı ettiği gibi, ötekileri bekleyen yeni günlerde farklı bir şey beslemek yanlış olur. D. Peevski, sözde “hakkına düşeni” alıp dış ülkeye çıkarmış ve Kuveyt’i boyladı. Tekrar ediyorum, en az 10 bin aydınımız sınır dışı edildi. 250 bin gencimiz ekmek parasını sılada arıyor. Türk kimliğimizi yeniden ateşlemek kolay olmayacak. Ruh kırıntılarımızdan yeniden canlanmak ve yücelmek zorundayız. Kardeşlerim, biz henüz var olduğumuzu kanıtlamak, birlik ve beraberlikte buluşmak zorundayız. Bakıyorum birkaç günden beri ateş böcekleri fenerlerini yakmış gece gece dolaşıp mutlu yarını arıyorlar. Onları örnek alalım.

Kalbinde Türk kimliği hazinesi olduğunu bildiklerinle mutlaka paylaş!

Okuduğun için teşekkür ederim.

Share

Bulgaristan Monarşiye Dönebilir mi?

 

BGSAM

Tarih: 17 Haziran 2017

Hayaller ustası 80 yaşında

Bulgar Çarı Simeon Sakskoburggotski 80 yaşını doldurdu. Bulgar tacını giymiş 3. Kişi olan bu şahsiyetin hayatının değerlendirme çizgisini çekme vakti geldi. İsmi Simeon Sakskoburggotski, Kadet Rilski, II. Simeon ve Simeon Borisov vs olan bu şahsiyet 16 Hazitan 2017’de 80 yaşını doldurmuş olsa da, dünyanın görüp göreceği monarşi temsilcileri arasında en gizemlisi olarak kaldı.

O, doğum günü kutlamasını Sofya’da “Aleksandır Nevski kilisesinde ve vaktıyla dedesi Çar Ferdinand’ın kullandığı Varna “Evsinovgrad” şatosunda yaptı. Avrupa krallıklarından seçkinler ve Bulgar monarşi sevdalılarının hepsi bir araya toplandı ve Bulgar Çarı önünde baş eğip elini öptüler.

Bu törenler aynı zamanda haşmetlinin Bulgaristan Topraklarında hükmettiği ve daha sonraki yılların hülasasını çıkarmak için de iyi bir fırsat oldu. Çünkü bu şahıs etrafındaki sorular yanıtlardan defalarca çoktur. Biz bu soruların yanıtlarını bulamayız, fakat bu memlekette yaşamaya devam ettikçe, haşmetliyi yakından tanımak hakkımızdır.

80’nini doldurunca Simeon Sakskoburggotski, altından çekilip hala alınmayan Bulgar tahtına,  haklı olarak ve mantık gereği bir daha hevesini ifade edip el uzatıyor. Bu konuda yapılan halk oylaması (referandum)  o zamanlar yürürlükte olan Tırnova Anayasına göre, Bulgaristan istila edilmiş olduğundan, komünistlerin istediğinin istedikleri gibi yaptığından ve özgürlüklerden mahrum edilmiş bir ülkede Bulgar toplumu iradesini serbestçe ifade etme hakkını kullanabilecek durumda olmadığından dolayı geçerli sayılamaz. O günden başlayarak, çok uzak bir yerlerde yaşasa da, Simeon Sakskoburgotski Bulgar toplumunda bir faktör olma durumunu asla yitirmemiştir.

Onun taç hakkını tanıyan Bulgar mültecileri arkasında olup onun Çar olmasının Anayasal bir hakkı olduğundan hiç birisinde bir gram şüphe yoktur.

Gerçek şu ki, reşit yaşta olmadığından dolayı Naipler Konseyi onun görevlerini görmüş olsa da, o  1943 – 1946 yılları arasında  Bulgar Çarıydı, devlet erkince yapılması gerekenlerin hepsi Bulgar Çarı adına yapılmış, komünistlerin kestiği idam cezalarını o imzalamış, tüm dünya devletlerine savaşı o ilan etmiş, toplama kampları onun emriyle kurulmuş ve hatta Halk Mahkemesi kararlarını da o imzalamıştır. Diyecek bir şey kalmadı. Tarih!?…

Öyle ki, Tahta yeniden oturma arzusunu dile getirdikten sonra Simeon Sakskoburggotski ileri adım atmadı.  Yıllarca Avrupa monarşi ortamlarında dolaştı, alış verişlerde bulundu, Bulgar sanatçılarının dış ülkelerde verdikleri konserleri, açtıkları sanat galerilerini gördü, Bulgaristan’la yakından ilgilendi, hiçbir konuda bir gram siyasi görüş beyan etmeden dolaştı durdu…

Onu tanıyan Bulgar siyasi mültecilerinin ortak görüşü şudur: “O bir Çardır ve çelişkili durumlarda taraf olması doğru olmaz!” Onlar kendilerine göre haklılar, bir de şu var, Bulgaristan’da da büyük sayıda vatandaş kendisine inandı.  Birçokları “Ah, Çar bir dönse de hepsinden hesap sorsa, hak ettiklerini çektirse” demediler mi. Siz de işitmiş olmalısınız.

O 50 yılda Çar hakkında çok konuşuldu da, benim de Kırcaali’de kaldığım 1980’lerde işittiğim şöyle bir fısıltı vardı. Bütün bu yıllarda yani yarım asır boyunca komünist hükumet Semeon Sakskoburggotski’ye yüklü bir para ödemiştir.  Ne yazık ki, 80 yaşındaki Çar ve 2 yılda bir değişen Bulgar hükumetleri bu konuda susuyorlar.

Sonra 1989 geldi.

Todor Jivkov diktatörlüğü yıkıldı. Demokratik Güçler Birliği (CDC) Hak ve Özgürlükler Hareketi (DPS) birlikte siyasi sahneye çıktı. Bulgarlar bir kurtarıcı olarak Semeon’dan da sık sık söz etmeye ve hayal kurmaya başladılar.  Birçok monarşi partisi kuruldu. Hepsinin programında şunları okumam mümkündür: “Tırnovo Anayasası yürürlüğe konsun ve II. Semeon Bulgaristan’a geri dönsün!”  Bulgarların kafasında,  eski “görkemli yıllar”, haksız duruma düşürülen, çekip ezilen vatandaşların haklarını sağlayacak ve adalet getirecek kurtarıcı siması oluşmaya başladı.  Hatırlayacağınız üzere, bunların olmasını istemeyenler, 1992 Anayasa maddelerine, yeni Bulgar devlet başkanı adayı için 5 yıl Bulgaristan’da yaşamış olması hususunu eklediler ki, amaçlarında Semeon’un yolunu kesmek vardı. Bunu yapanların başında, öteden beri monarşi düşmanlıklarıyla ünlü Bulgaristan Sosyalistleri vardı.

Onlar 1908’de Bulgaristan’ın çarlık yerine Halk Cumhuriyeti olmasını istemişler,  Semeon’un babası III. Boris’i öldürmek için 1923’te Sofya’da “Ts. Nedelya” kilisesinin kubbesini havaya uçurmuşlar, ayaklanmışlar, silahlı partizan mücadelesi vermişler vb.

Ne var ki, 1995 yılından beri Bulgaristan’da Çar Semeon’un ülkeye geri dönmesi konusu çok konuşulmaya başlandı. “Üst akıl” önce hademe rolü gören DPS-HÖH Başkanı Ahmet Doğan ile bir başka istihbarat ajanı olan DPS milletvekili İvan Palçev’i Madrid’de gönderildiler ve Çar Simyon’a ilk “aman dön” daveti sunuldu. BSP lideri Jan Videnov iktidarı zamanında yaşadığımız iflas günlerinde II.Semeon’un dönmesine  denize düşenin yılana sarılanlar gibi bakmaya başlamıştık. Kültür ve sanat dallarından 101 bilinen isim imza toplayarak “ama dön artık” daveti göndermişti.  Fakat yine 1995 yılı ortalarında ansızın bir şey oldu ve davetiye gönderme furyası ansızın kesildi.  Bulgaristan Demokrat Partisi (DP) lideri ve Meclis Başkanı Stefanb Savov’un Semeon Sakskoburgotski ile Madrid’de özel bir görüşmesi vardı. DP monarşist bir partidir.  Ferdinand ve III. Boris zamanında 8 defa hükümet kurmuş ve Çarlığa bağılısıyla bilinir.  1995’te DP,  CDC cephesinde bir güçlü parti olup, Stefan Savov’un Madrid’le sürekli kişisel temas halinde olduğu biliniyordu. Yine o dönem Savov “III. Borisin mezarı ve komünistler onun kemiklerini nasıl yok ettiler” komitesine de başkanlık ediyordu. Bu onun İspanya’ya ilk gidişi de değildi. O birkaç gün sonra Madrid’den döndü, fakat basına demeç vermedi, dut yemiş bülbül gibi sustu. Sonra bir gün o kamuoyu önünde “Şu bizim Simeon’un tüyü pek temiz değil!” dedi. Ve şunlar açıklandı: Savov, Çarın ofisine belirlenen saatte gitmiş.  Sekreteri “işi var bekleyeceksiniz” demiş. 2-3 saat bekledikten sonra tam kalkacağı an, kapı açılmış ve içeriden Bulgar dış istihbaratının şefi Lüben Gotsev ve siyaset seçkinlerinden Ginyo Ganev çıkmışlar. Savov “üzerime bir kova kaynak su döküldü” diye anlatıyor.

25 Mayıs 1996’da II. Simeon Sofya uçak alanına ayakbastı. Bir kurtarıcı gibi karşılandı.  Sofya, Plovdiv, Veliko Tırnovo ve Varna’da büyük törenler yapıldı. Bütün masrafı “Multi Grup” ödedi. Ona Bulgar kimliği ve pasaportu verdiler. Ahmet Doğan’ın dostu İliya Pavlov cebine bol bol para sıkıştırdı. Fakat o an birden bire umut yıldızı söndü, çünkü parlamento seçimlerini Demokratik Güçler Birliği (ODS) kazandı. İvan Kostov Başbakan oldu.

İvan Kostov idaresinde 15 banka iflas etti, halk kemerleri bir az daha sıktı. Ne var ki, sosyolojik araştırmalar onun 2001 seçimlerini de kazanacağına işaret ediyordu. Fakat “üst akıl” Bulgar sağının iktidar sofrasından kalkmasına karar vermiş olacak ki, ülkede “politik olan ne varsa herşeyi yok edelim” operasyonu gerçekleştirildi ve siyaset sahnesine yeni bulunmuş bir hazine gibi II.Semeon çıkarıldı. Plana  “Şipka” adı verildi. Hedefte canlanan geleneğin yok edilmesi vardı.

Milyonlarca Bulgar daha önce görmedikleri eski Çara ansızın bir anda hepsi inanıverdi. Tamamen bilmedikleri, tanımadıkları bir olaya bel bağlamaya karar verdiler. II.Semeon umut bahşediyor, umut  tarlarında ise oy bitiyordu. II. Semeon’un partisi yoktu. /Çar partisi olur mu?/

Seçmen oyunu “Oborişte” partisine ve Bulgar Kadınlar Partisine verdi ve Semeon bu oyları toplayarak II. Semeon Ulusal Hareketini oluşturdu ve 120 milletvekiliyle meclise girdi. Bulgar halkı ona neden inanmıştı. Ve tam suların durulduğu bir anda Semeon Sakskobrggotski’nin dış ülkelerde yaşarken Sovyetler Birliği İstihbarat Örgüyü (KGB) ile sıkı işbirliği içinde olduğu, farklı bağlantıları, borçları, kumar tutkusu vb konuşulmaya başlandı.

Şu nokta çok önemlidir. Sanki meclisteki 120 milletvekili “yanmayan lamba” – semboliktiler. Çar özellikle DPS-HÖH ve Ahmet Doğan’la ilişkilerine büyük önem veriyordu.  Bulgar Anayasasına göre hükumet kurabilmek için 121 oy gerekli olduğundan bu 1 oyu kendisine şimdiki Ankara Büyükelçimiz Nadejda Mihaylova teklif etti, fakat Semeon DPS’yi tercih etti. “Multi Grup” şefi Pavlov meclis balkonundan inmez oldu. Olaylara BSP daha sert katılmaya başladı ki, olay Ardino (Eğiri Dere) Belediye Başkanı Mehmet Dikme’nin Tarım Bakanı olmasına kadar uzadı.

Simeon Sakskoburggotski hükumeti’nin onayladığı ilk yasalarını hatırlayalım: 1. Gizli polis ajanı ve hain dosyalarının kapanıp rafa kaldırılması; 2. Bulgaristan’da bir US Doların 3 000 (üç bin) leva olduğu 1995-2001 yılları arasında 15 bankanın da kapanmasına neden olan banka müdürlerinin sorumluluktan alı konması vb. Bulgar halkı Simeon Kadet Rilski’nin Bulgaristan’a dönmezden önce kurs gördüğünü, program çiplerinin değiştirildiğini, kendisine verilen emirleri yerine getiren bir kukla olduğunu fark etmeye başladı.  Başka bir ifadeyle o Çar tacını çıkarıp kafasına gözle görülmeyen bir şapka geçirmişti. Dört yıl sonra da “zamanını doldurmuş bir hükümdar” durumuna düştü ve alay konusu oldu.  Onun Bulgaristan’a geri getirilmesi ve sahnelenen gülünç oyunla memleketimizde gerçek siyasi tartışmaya nokta kondu ve siyaset alanına, perde ardındaki yeden güçler davet edildi. NATO ve Avrupa Birliği üyeliğimizle GERB partileşti ve bugün hesaplarında 56 milyon US Dolar ve Euro olduğu bilinen 24 yaşındaki HÖH-DPS milletvekili Delyan Peevki baş rolle sahneye sürüldü.

Çar’ın kurduğu parti dağıldı. Başbakanlık dönemindeki hırsızlıkları mahkemelik oldu. Hayatı ateşten gömlek olan halkın gözünde sıfırlandı ve gülünç duruma düşürüldü. Neden?

Böylece Simeon Sakskoburggotski’nin Bulgaristan’a bir daha Çar olma hevesleri de “genç aslanlara” yem edildi.

O, şimdi Bulgaristan’da ancak yaş günü kutlayabilir.

Paylaşın bir birinizi bilgilendiriniz…

Share

  Sonunda Kavuştular

Nedim BİRİNCİ

Tarih: 16 Haziran 2017

Konu: Bir çeşme kurnasından hem tatlı hem acı su akmaz!

15 Haziran 2017’de Bulgar parlamentosunda (meclis) yıllardan beri süren siyasi bunalımdan çıkış seçeneği öneren,  seçim sisteminde köklü değişiklik yolu gösteren yasa önerisi ne yazık ki geçmedi. Aksine halkın değişiklik olacak ve sesimiz duyulacak umudu da suya düşmüş oldu ve ruhu bir daha öldü.  Öneriyle, çoğulcu (proporsionel) yani ucu bataklığa saplanan ve artık işe yaramayan,  parti listesinden Milletvekili adayı gösterme ve seçme yerine,  halk gösterdiği adaylar arasından halk kendi seçimini yapsın, en fazla oy alan (% 51) kazanması (majoriter seçim) yolu bir daha tıkandı.

Aslında bu sistem ülkemizde muhtar, belediye başkanı ve Cumhurbaşkanı seçimlerinde tutmuştu.

Öneriyi GERB partisi sunmuştu.

Bir de siyasi partilere her oy için 11 leva yerine 1 leva ödenmesi istendi, o da Meclisten geçmedi.

Meclisteki son oylama birçok gerçeği gün ışığına çıkardı. Bir defa memleketimizde kimin değişiklik istediği, kimin ise totaliter kalıtı koruma, bize bataklık çiğnetme yanlısı olduğu açıkça görüldü.

26 Mart 2017’de seçilen 44. Halk meclisinde şu yapılan seçim aslında en ciddi olaydır. Çünkü 6 Kasım 2016’da seçim sistemini yüzde yüz majoriterleştirerek siyasi bunalımın aşmak için tam 2 milyon 500 bin seçmen ol vermişti ki, seçimin yapıldığı gün kamuoyunun % 80’nı aynı görüşteydi. Bu sonuç, İkinci Boyko Borisov hükumetini istifaya zorlamıştı. Toplum büyük bir beklenti içine girmişti.

Şöyle bir husus var. Bulgaristan Anayasasına göre, halk oylaması sonuçlarının meclis onayına sunulmadan (direkt) kanunlaşması için, bir önceki genel seçimde kullanılan oylardan fazla lehte oy alması şartı vardır. Sözde referandumda seçim sistemi hemen değişsin diyenler, daha önceki seçime katılan geçerli oylardan 500 adet az çıkmıştı. Bu da olayı mahkemeye düşürdü ve Yüksek İstinaf Mahkemesi, “yasalaşamaz” deyip dosyayı ve itiraz yolunu kapattı. GERB partisi buna rağmen, yüzde yüz majöriter seçim ve her oy için karşılıksız devlet yardımlarının 1 levaya indirilmesi yasa önerisini yerde bırakmadı ve meclis taşıdı. Tasarı Meclis Adalet Komisyonundan Hak ve Özgürlük Partisi (DPS-HÖH) oylarıyla geçti.

Genel Kurulundaki oylamada 25 sandalyesi olan DPS-HÖH döneklik yaptı. Sosyalist parti (BSP) ve güya “Birleşik Yurtseverlerle” birlik olarak, değişiklik tasarısının geçmesini önlediler.

HÖH-DPS grubu Faşistlerle birlikte oy kullandı

44.mecliste Hak ve Özgürlük Hareketi milletvekilleri ile Avrupa Konseyi’nin kendilerine aşırı sağcı, ırkçı ve faşist dediği güçlerle birlikte aleyhte oy kullandılar. Bu gelişme bütün Bulgaristan’da Müslüman Türklerinin hepsini ve Türkiye’deki soydaşlarımızı hayal kırıklığına uğratmış, üzmüş ve tekrar yürek acısına neden olmuştur.

Sorulan soru şudur:

Bir kurnadan aynı zamanda tatlı ve acı su akar mı? Buradaki tatlı su değişiklik isteyen demokratik güçler ve kendilerini değişiklikten yana sandığımız DPS-HÖH milletvekilleridir. Acı su ise bütün gün bize karşı havlayan, dilimize, dinimize, en doğal hak ve özgürlüklerimize, eşit haklılık ve yasal adalet isteklerimize saldıran ve bizi vatandaşlıktan atıp vatanımızdan kovma planları yapan ırkçı faşist güçlerin temsilciliğini yapan Volen Siderov, Krasimir Karakaçanov ve Valeri Simyonov’un partileridir. Onlarla birlik olmak HÖH-DPS’ye asla yakışmadı.

Memleketimizdeki oyları ve soydaş oylarıyla birlikte 2014’te  43. Halk meclisine 36 milletvekili çıkaran DPS partisinin son adımlarını anlamada, kime hizmet ettiğini anlamada herkes güçlük çekiyor. HÖH-DPS partisinin yönetimi altında 36 belediye olduğu dikkate alındığında ve belediye başkanı ve muhtarların majöriter sisteme göre seçildiği göz önünde bulundurulduğunda, partinin her zaman 36 milletvekilini ve daha da fazlasını torbada keklik bilmesi gerekirken, değişikliğe ihanet etmesi anlaşılır gibi değildir.

Ancak şunu söyleyebiliriz. Güneş döndükçe HÖH-DPS gölgesine sığınan Ramadan Atalay vb gibi 25 yıllık vekiller ve DPS meclis koltuğuna yeni oturan 10 Bulgar vekil yeni sistemde bir daha asla seçilemeyeceklerini anlamışlardır.  Halkımızın gizli polis (DC) ajanlarını bir daha meclise göndermeyeceği korkusu üstün gelmiştir. Bir de saray bekçiliği yapan ve bol keseden harcayan Ahmet Doğan, seçmen oylarından her yıl ceplendiği 3,5 (üç buçuk milyon) levadan vaz geçememiştir.

27 yıldan beri “Devletin malı deniz, yemeyen domuz!” mantıyla yöneten bu tip, halkımızı soya soya Avrupa’nın en yoksul ülkesinin en fakir azınlığı durumuna getirdi. Çingene vatandaşlarımız aile geçindirmek için çocuklarını satıyorlar.

Şöyle bir gerçek var. Bulgaristan’daki en eski ve esaslı parti, Bulgaristan Sosyalist Partisi’dir.  Bu parti yönetimde her zaman kıvrak ve esnek davranmış ve kendini ezdirmemeye çalışmıştır. Son 27 yılda ülkede 402 parti kurulmuş, bunların 12 tanesi iktidara tırmanabilmiş, fakat sonra dağılıp yok olmuştur. Bugün ayaktaki partilerden eski komünistlerin partisi BSP ve milli istihbaratın yarattığı DPS partisi statüko (var olan düzen) koruyuculuğu yapıyorlar. Fakat bu böyle devam edemez. Bulgar Anayasası’nın değişmesi, azınlık haklarımızı, dilimizi, dinimizi, geleneklerimizi, kültürümüzü ve medeniyetimizi tanıyan bir anayasa gerek. Parlamenter demokrasiden eşit adaletin, azınlık haklarının tanınması, hukuk üstünlüğünün uygulanması ve çok kültürlü bir devlet yapısı kurulması kaçınılmaz zorunluk olmuştur ki, bu da ancak değişim yolunu kesen partilerin siyasi arenadan atılmasıyla olabilir.  Oylamanın yapıldığı gün Sofya ana caddelerinde 10 bin kişi ”AVRUPA TİPİ ADALET İSTİYORUZ”          pankartlarıyla yürüdüler. Adalet Sarayı önünde büyük bir miting yapıldı. Demokrasinin ana ilkelerinin çiğnendiğine örnekler verildi. Adalet düzeni stop etmiştir, dibe düşmüştür denildi.

Majöriter sistemle, faşist ve ırkçı, bizim ezeli düşmanımız İç Makedon Devrim Hareketi VMRO; “aşırı solcu “Ataka” ve azgın faşist Bulgaristan’ı Kurtarmak İçin Milli Cephe partilerinin meclisten ve hükümetten atılması ve halkın bu illetlerden kurtulması yolu açılacaktı. 

Bu partiler kapatılmalıdır. DPS’nin bu bataklıkta ne işi var? Yoksa birlikteler mi…

Başkan Mustafa Karadayı bir yandan meclis kürsüsünden “biz aşırı sağcı, ırkçı ve faşist partilerle asla birlik olamayız” diyor, aynı zamanda faşistlerle aynı davaya aynı yasaya oy veriyor.

Derin ve güçlü bir sökülme süreci yaşayan HÖH-DPS, memleketimizin nihayet demokratikleşmesi, nihayet herkese adalet davamızın üstün gelmesini, nihayet faşistleri siyasetten tekmeleme davamızı neden baltaladıklarını, seçmene, halka nasıl açıklayacaklarını ilgiyle bekliyoruz!

Halkımız “kaynağı olmayan sudan içme” demiştir.

Bulgaristan’da faşizmin kaynağı yoktur. Varsa da kurutulmalıdır. DPS partisi davamızın ve halkımızın kaynağını kirletti. Uğruna can verdiğimiz davanın ardında 140 şehidimiz, 12 bin mahkûmumuz, 517 Belenecimiz ve binlerce sürgünümüz, cahil kalmış yüzbinlerimiz, üstüne Türkiye’de yaşamak zorunda kalan 1 milyon soydaşımız, ekmek parası için dünyaya dağılan 500 bin kardeşimiz olduğunu ne yazık ki unuttu! Çok acı bir gerçek!  HÖH-DPS Türk kimliği davamızın ateşini söndürüyor.  “Bulgaristan ve milli çıkarlar” ülküsü ardına sığınarak, 100 yıllık geçmişi baştanbaşa kana kokan VMRO haydutlarıyla aynı noktada buluştu. “Ataka” partisi kurulması için Volen Siderov’a 1 milyon 600 bin levayı verenin Ahmet Doğan olduğunu unutmadık.

Sonra 44. Meclis seçimlerine Hak ve Özgürlük Partisi’nin  “Ataka” ve “Bulgaristan’ın Kurtuluşu İçin Milli Cephe” (NFSB) partisinin kilit figürlerinden olan, düne kadar bize yılandili uzatan Slavi Binev ile Kamen Betkov’u milletvekili adayı göstermesi, desteklemesi, yol şaşırdığına ve ikiyüzlülüğün üstün geldiğine kanıttır. Olay bütün çıplaklıkla şimdi iyice ortaya çıktı.

Kesin olarak belirtilmesi gerek şudur.

DPS yerinde saymayı seçmekle, tükenmişliğini kanıtladı. O, bundan böyle halkımızı ne parlamenter demokrasiye ne de hak ve özgürlükler ve adalet yoluna yönlendirebilir. Görüldüğü üzere, demokrasi davamıza ihanet eden güçler bu defa da gizli polis koynunda yine buluştular. Onlar bugün vatanımızı soyup soğana çevirenlerdir. Bundan böyle Bulgaristan’da faşist partilerin kapatılmasını isteyen halk kitlelerinin aynı zamanda HÖH-DPS’nin de kapatılmasını istediklerini görünce şaşmayalım.

Bugünkü faşist iktidar ortaklığından beklentimiz yoktur.

Bulgaristan tarihinde Aleksandır Batenberge başkaldıran, 1923 ve 1934’te 2 askeri darbe yapan, Aleksandır Stanboliyski’yi katleden, yüzlerce yurtsevere tuzak kuran,  138 yıldan beri Müslüman Türkleri vatan toprağından kovanları unutmadık. 1972-73’te Pomak kardeşlerimizin, 1984-89’da bizim Türk kimliğimizi kökünden kazımaya çalışan eli silahlı katilleri de unutmadık. Ayrıca kapımıza dayananlarla, bizi zindanlarda, tutuk evlerinde tekmeleyen, döven, kötürüm bırakan, 26 Mart 2017 günü sınır kapılarında otobüslerimizi durduran, bizi vatanımıza salmayan, hırpalayan, tartaklayan faşist, sopacı haydut güçlerle (parti başkanları ve milletvekilleri) de unutmadık. Bizi aynı kazanda kaynatmak isteyen siyasi zihniyete, HÖH-DPS’ye “HAYIR” diyoruz, siyasi tavrını ise lanetliyoruz.

Bu denli yoksulluk çeken halkımızın, sömürge durumundan, kölelikten kurtulmak için ayaklanması yakındır. Bu gidişle bu ayaklanma DPS yönetimine karşı da şahlanacak ve siyasi kimliğimizi, adalet ve özgürlük davamızın, memleketimizin Avrupa- laşması ve demokratikleşmesi yolunu kesmesinden mutlaka kesinlikle hesap soracaktır.

Bir kurnadan hem tatlı hem de acı su akmaz, beklentilerimiz boşa çıktı. Artık akıllanma zamanımızı geçirmemeliyiz, silme atma, yok etme zamanı HALKIMIZIN’dır.

Adalet davamız sanki yeni başlıyor…

Lütfen paylaşınız.

Share