Category: Yorum

  Üç Tehlike

Raziye ÇAKIR
Tarih: 19. 10. 2017

Konu:   Bulgaristan’ı ürküten ulusal tehlikeler.

Sofya  hükümeti tarafından hazırlanan ve imza altına alınan üç büyük ulusal tehlikeyi parlamento onayladı:  Tehlikeler şöyle sırlanmıştır:

Birinci tehlike: Bulgaristan’da yaşayanların sağlık durum;

İkinci tehlike:   Terörizm tehlikesi. Bulgaristan’da ve Avrupa’da aşırı gruplarda hareketlenmeler ve

Üçüncü tehlike de Siber güvenlik sorunlarıdır.

Bulgaristan’da yaşayanlar için sağlığı nasıl oldu da en büyük ulusal tehlikelerden biri haline geldi?

Ana tehlikeler 30 sayfalık bir hükümet raporunda 175 madde olarak sıralanırken sağlığa vurgu yapılması dikkati çekti.

Bu üç temel tehlikeden biri olan Bulgar Sağlık Sistemindeki kriz, bir devlet kurumu olan sağlık sisteminin mafya ve rüşvet gruplarının eline geçtiğine yeni bir kanıttır.

Raporda, Bulgaristan sağlık sisteminin verimli çalışan bir kurum olarak örgütlenmediği en can alıcı sorun olarak belirtiliyor. Bu sistemin, yıllardan beri beklenen sonuçları vermediği, anneler ve çocuklar arasında ölüm oranının yüksek olduğu öne çekilerek açıklanıyor. Tedaviden sonra özürlü kalanların iş bulamadığı, ömür boyu işsiz kaldığı açıklanıyor. Avrupa ülkeleriyle kıyaslamalı analizlerde Bulgaristan’da ömrün kısaldığı, hemşire, ebe ve doktorların, uzman hekimlerin düşük ücret nedeniyle ülkeyi terk ettiği, Batı ülkelerine yerleştiği, uzman kadro kaybının büyük boyutlar aldığı belirtilirken, sağlık personeli yetersizliğine işaret ediliyor. Çok değerli uzmanlık dallarında ihtisaslı ve deneyimli hekim kıtlığı yaşandığı gibi nedenler sıralanmıştır.

2016’dan beri  Bulgaristan sağlık sistemine gelen dış yatırımların başında “Tokuda” hastane ve kliniklerini satın alan Türkiye “Acı Badem” grubunun yaptığı dikkati çekerken,  Panagürişte kentindeki modern donatımlı hastane ve tedavi kompleksine yine TC. Sağlık şirketlerinden gelen ilgi gözden kaçmıyor.

Hastanelerin art arda kapanmasıyla birlikte, sigortalı hastalar için normal çalışır bir sağlık düzeni kurulamaması, Bulgaristan’da hayatı gerçekten de bunalım sınırına itelerken, vatandaşı da sağlık yardımı için dış ülkelerde derman aramaya zorluyor.

Dış ülkelerde tıp okuyan, uzmanlık alan ya da doktor olarak Avrupa ülkelerinde çalışan Bulgaristan vatandaşları geri dönmüyorlar. Sayıları 5 binden fazla olan bu kişilerin her yıl Bulgaristan’a gönderdikleri paralarda bu yıl azalma kaydedildi. Vesti.bg yayını, 2016 yılında  Ağustos ayı sonuna kadar Bulgaristan’a gelen yatırımlarda ciddi bir azalma olmuş. Bulgar Halk Bankası verilerine göre, gelen yatırımlarda azalma & 54.1 oranındadır. Aynı zaman kesiminde gerileme 1. 125 milyon Euro’dan 516 milyon Euro’ya gerilemiştir..Bu da güvenlik sorununun yatırımlar için olağanüstü büyük önem taşıdığına kanıttır.

Bu gelişmenin ana nedenlerinin başında doktor maaşlarının çok düşük olması sıralanırken, ilaç fiyatlarının da yüksek olduğuna vurgu yapılıyor.

İkinci büyük tehlike olarak gösterilen terörizm konusunda şu özelliklere dikkat çekiliyor:

Raporda, Avrupa ülkelerinde İslam Devleti ile ilişkisi olan 5 000 (beş bin) kişi yaşadığı ve bunlardan 200 (iki yüz) kişinin Balkan devletlerinde ikamet ettiği haberi veriliyor.  Terörizm tehlikesi unsurları arasında ikinci yerde illegal mülteciler ile transit geçen sığınmacı ve savaştan kaçanlar olduğuna vurgu yapılıyor.

Sofya parlamentosunun bu tefliklerin varlığını onaylamasından sonra bir demeç veren İç İşleri Bakanı şöyle konuştu:  İnsanların radikalleşmesini tetikleyen unsurlardan birisi de internettir. İnternette ilginç bir şeyler izledikten sonra Suriye’ye giden ve döndükten sonra ülkede nizam intizam oluşturmaya çalışan birçok kişi var. Kapalı topluluklar var. Vatandaş olmak istiyorlar. İçe kapanık yaşıyorlar. Savaş bölgelerine gidip geliyorlar. Avrupa ülkeleri vatandaşı olan 5 000 kişinin İslam devletiyle bağlantı içinde olduğu biliniyor. İslam Devleti sıkıştırılmıştır, başkenti düştü. Bölgeyi terk ediyorlar. Bu 5 bin kişiden 200’ü Balkan ülkelerindedir. Dönüyorlar.. Terör tehlikesini 2. yerde göstermemizin neden budur.”

Bu hafta Sofya’da “DEAŞ” örgütü hücre komutanı olarak tanıtılan nargile ocağı işleten bir Arap tutuklandı. 2017 Martında yapılan meclis seçimlerinde milletvekili adayı olan işadamı Kemil Ramadan bu konuda bir açıklama yaparak, tutuklanan “DEAŞ –komutanını” tanıdığını, Amerikan’ın kele kesen DEAŞ örgütünü kurmazdan önce Bulgaristan’a gelen, Bulgar vatandaşlığı alan ve işe bakan bir vatandaş olduğunu açıkladı

Üçüncü tehlike olarak gösterilen “Siber Tehlike” konusunda Rusya’dan tepkiler geldi:

Başbakan Borisov, “Bulgaristan NATO üyesi olduğuna göre Rusya bizim düşmanımızdır,” dedi.

Basında bir analiz yazısı ise: “Bulgaristan, Rusya’nın NATO ve Avrupa Birliği içindeki ‘Truva Atı’ olabilir”  başlığıyla çıktı.

Moskova, parlamentonun onayladığı raporla, Bulgar hükümetinin ikili ilişkiler geliştirme niyeti arasında çelişki gördü. Rusya Dış İşleri Bakanlığı basın merkezinden yapılan yorumda “Boyko Borisov’un yönettiği şimdiki hükümetin Rusya Federasyonu ile ticari-ekonomik, enerji ve kültürel-insancıl alanlarda işbirliği geliştirme yönünde açıklanan niyetleri onaylanan raporla çelişki halindedir.” deniyor.  Bu raporun ikyidarda bulunan Bulgaristan’ın Avrupa Gelişimi İçin Vatandaşları (GERB) partisinin oylarıyla onaylandığına işaret ediliyor.

Kremline göre, bu çelişki Batılı müttefiklerin etkisi altında belirmişse, “Rusya ve Bulgaristan arasındaki çok yönlü, karşılıklı yarar sağlayan ilişkilerimize engel olmak isteniyor.”

Rusya dış işleri bakanlığının yayınladığı belgede şöyle bir görüş de ifade bulmuştur: “ 240 kişilik Bulgar meclis bileşimi üyelerinden 116’sının Rusya ile Dostluk Cemiyetine üye olduğu bilinirken, böyle bir belgenin onaylanması herkesi düşündüren niteliktedir.” Bu cemiyetin başkanı olan GERB milletvekili Krasimir Velçev de raporu onaylamıştır. Biz Sayın Velçev’in bizden neden korktuğunu öğrenmek istiyoruz.”

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmasından sonra, Bulgaristan’ın milli güvenlik konusunda sıkıntılı günler yaşaması yalnız Rusya tehlikesinden gelmiyor, ön plana çıkan bir de AB Savunma gücünün yetersizliğinden kaynaklanmıyor, artan yoksulluk, sığınmacı vemülteci akımları, AB içinde devlet ve toplumların zengin ve fakir kutuplaşması, özellikle de bazı etnik ve sosyal grupların hareketlenmesi ön plana çıkıyor.

Çözülmeyen etnik sorunlar, yanlış eğitim stratejisi, Vratsa, Montana, Aytos, Primorrsko vb il ve ilçe merkezilerinde hastanelerin ve kliniklerin borç yüküne batmış ve kapanma sınırında olması, çok büyük bölgelerde tek bir köy sağlık merkezi, eczane olmaması ülkedeki sosyal gerginliği her geçen günle arttırıyor.

Aynı zamanda Sofya meclisinde kabul edilen ve bölgesel istikrarsızlığın temel kaynağı olarak Rusya gösterildiği belgede aynen şunları okuyoruz:

Rusya Dış işleri Bakanlığının yayınladığı belgede şu tümceler de yer alıyor:

“Rusya’nın etkinlikleri bölgesel istikrarsızlığın kaynağıdır ve birleşik, özgür ve barışçı Avrupa oluşturmayı öngören ana hedefimiz için tehlikedir. Balkanlar ve Karadeniz yöresinde olduğu gibi, Rusya’nın askeri gücünü arttırdığı ve savaş etkinliklerini yoğunlaştırdığı Akdeniz’in Doğu kesiminde istikrarımız için tehlikeler tırmanmaktadır. Bunlara, Avrupa kıtasının kenar kesimleri ve devamlı istikrarsızlık ve güvensizlik içinde olan yakın bölgeler de eklenmelidir..”

“Yasa dışı ilhak edilen Kırım Yarımadası topraklarında Rus askeri güç ve yetisinin hızla artması, yarımadanın Rusya ekonomisine, sosyal ve siyasal yaşamına yüksek tempolu bir hidişle entegre edilmesi; Rusya’nın Karadeniz sahasına genişleyen sınırlar içinde yerleşmesi Karadeniz’deki CEO-stratejik ve askersel dengeyi bozmaktadır. Dnestır bölgesinde, Abhazya  ve Güney Osetya’daki gibi çatışmaları “dondurulmuş” bölgelerde ve Doğu Ukrayna konusunda Minsk sözleşmelerinin yerine getirilmesinde ileri adım atılmaması bu bölgelerde çatışma çıkması tehlikesini arttırmaya devam ediyor.” denen raporun devamında siber-tehlike konusunda şunlar da yer alıyor:

 

Rusya Federasyonu ile NATO ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin kötüleşmesi Avrupa’da güvenlik mimarisi üzerindeki çalışmalarımızı engelliyor.  Klasik silahların kontrolüne ilişkin temel devletlerarası anlaşmalara uymayan ya da onlardan ancak seçtiğini yerine getiren Rusya, bağımsız devletlerin toprak bütünlüğünü tanımaması, bilgi savaşımı ve sibrit stratejilerden boğun bir biçimde yararlanması güven temellerini yıktığı gibi, diyalog ortamına geri dönüşü ve Avrupa güvenliği konularında kalıcı siyasi kararlar alınmasına engel oluşturuyor. Hak eşitliğine dayanan ve hatta karşılıklı yarar sağlayan işbirliği ve hatta kimi defa ulusal kimlik ve egemenliğin korunmasına yardım olarak gösterilerek, askeri, ekonomik ve kültürel alanlardaki etkinlikleriyle etki alanına dönme ya da onu genişletme yönünde Rusya’nın yoğum çabalarının bunalımların derinleşmesine ve keskinleşmesine neden olduğu ortadadır.”

Kaynak: Mid. Ru, Parlament. Bg.

 

Share

Yarım Kalan Şiirler

 

Neriman  E. KALYONCUOĞLU

Tarih: 16.10.2017

Konu: Şiirleşmeyen mücadele zafere ulaşamaz.

Onlar varsa biz de varız!

Adım gitti, sözüm gitti

Bir çift gözüm gitti

Özüm, öküzüm gitti

Ama özüm gene sende Bulgaria”

Ölümünün 10. yılını andığımız şairimiz ve ünlü ses sanatçımız Osman Aziz Koşukavağa (Krumovgrad) bağlı Alfatlı(Neofit Bozveli) köyünden çekilmişti Bulgaristan’da Türk kimliği olarak dalgalanan ve halkımızın yüreğini dalgalandıran şerefli yoluna. O alkışı ve ihaneti gören, her zaman her şeyden çok halkımızı seven bir yaratıcıydı. 7 kardeşli bir aileden Koşukavak Türk lisesine inen, başarıyla bitiren ve Sofya “Kliment Ohridski” Üniversitesi Türk Filolojisi’ne kaydını yaptırana kadar kitap başında gecelerini gündüz etti.

Günümüze kadar yaşanabilseydi 80 yaşında olacaktı, derken 1959’da “Halk Gençliği” gazetesinde çıkan şu satırları gözüme:

Yıldız göçer izi kalır

İlk sevdadan sızı kalır

Şair adam ölünce

Birkaç satır yazı kalır.

Osman Aziz’in ardında 1965’te “Büyük Ateş”, 2000’de “Güllerin Kokusu” , “Canlarım Türküler”, “Aynalar yolumu kesti” (Bulgaristan Türk kimliği davasının yiğit yaratıcısı, 23 yıl hapis yatan, şair Nuri Turgut Adalı) ve başka yazı ve derlemeler, 300 Türkü ve kimliğimizi yüreklendiren yüzlerce yüzlerce buluşma, öyküleme ve birlikte olma kaldı.

Tanıdığımız yaratıcı ve sanatçı Bulgaristan Türk halkının kaderine ıslak ıslak bakmış ve sonsuz bir yürek coşkusu ve anlatılmaya dil varmayan bir acıyla yansıtmış ve yankılamıştır.

Bir Hoca oğlu olan Bulgaristan Türklerinin eli öpülesi, aziz hatırası sonsuz yaşatılmaya değer, aziz hatırası önünde boyun eğilesi, “eli öpülesi” bir büyük evladı olarak yaşamıştır.

Osman Aiz Bulgar devletinin Türkleri Bulgarlaştırma çabalarına çomak sokan büyük kardeşlerimizden, ağabeylerimizden biriydi. Uzun yıllar Tiyatro sahnelerinde, abalı poturlü, sarıklı rollerde Türklük yaşattı. “Deryalar” öyküsüyle Arda boylarında, Kırcaali köylerinde yaşayan kardeşlerimizin acısını sulara akıtıp gömdü. “Ey Kırcaali Güzel Şehir” bestesinde hayallerimizi yaşattı vs.

Sanatçı Osman Aziz Bulgaristan Türklerinin ne halde olduğunu biliyordu. Radyodaki sesiyle her haneye Türklük taşıyordu. Biz sözlü kültürü seven bir halkız. Bir adamın bizden biri olup olmadığını sesinden anlarız. Dinleyicilerimiz onun sesinde, vurgulama ve duraklamalarında gerçeği buluyor, Türklüğümüze ayar veriyordu.

Yaratıcı Osman Aziz iki yüzlülüğü sevmeyen bir yaratıcıydı. Özellikle 1985 – 1989 yılları arasındaki çok acılı yılları ikili yaşamak zorunda kalmıştı. Gece yaratıyor, yazıyor çiziyor, fikirlerini, sesinin işitilmesi yasaklandığı için eserlerini ezberinde, dipsiz bir dolapta biriktiriyordu. Hapishanedeki yaratıcılarımızın şiirlerini ve bestelerini belleklerine derin kazıdıkları gibi.

Baskı, terör ve zulüm karanlığının çok koyulaştığı 1988’in kara bulutlu bir gecesinde, perdeyi çekmiş bir yıldız arar gibi pencereden gökyüzüne baktığı bir an şu satırlar kağıt üzerine akıvermişti:

İnsan ölür

Kırk acı bırakırmış yakınlarına

Ve kırk günde çıkarmış acılar

Yani her gün bir azı…

Tek bir acı kalırmış, bacı sonrasız,

Geri dönememenin acısı.

İşte yalnız bu acının

Yokmuş ilacı.

 

Bendekiler acı değil, bacı,

Bendekiler iki onmaz sancı.

Ne ana baba

Ne evlat acısı

Bendekilerin, bacı, bendekilerin

Biri yarı kalan şiirlerimizn

Bir de hala yasak olan

Şarkılarımın acısı.

Zulmün acısını can dostlarına gece şiirlerinde anlatırken bir defasında  şöyle demişti:

1

Bu gece öyle bir aklık var ki içimde

Ölüm bile alamaz

Bir inanç ki gözümde

Karanlıkta kalamaz…

2

Anam hep sabaha karşı mayalardı ekmeği

Erkekn erken pişirirdi bildiğince

Oysa benim bu gecem de boşa geçti

Bir şiir yazamadım anamın dilince!

Direnen yaratıcı Osman Aziz “Şarkılarımı gece söylerim yıllar yılı” şiiriyle Todor Jivkov dikta rejiminin insan haklarımızı çiğnemesini ve bizi dilsiz ve dinsiz, geçmişsiz ve geleceksiz bırakarak asimile etme siyasetine şöyle başkaldırmıştı:

Yasak

Şarkılarımı içinden söylerim yıllar yılı

Dudaklarımı kımıldıyor görenler

Acıdılar, biraz da gülümseyerek

Üşütmüş zavallı, diyerek.

 

İşte şimdi de tramvayda yine

Bir hanımefendi

Bir başka türlü bakıyor yüzüme…

Dudaklarım böylece kımıldar durur

Yıllar yılı, hep böyle…

 

Ne var, hanımefendi, ne var burası

Tramvaysa, ya da sokaksa;

İnsan gizli söyler şarkılarını

Şarkılar yasaksa…

Şarkılarımı içimden söylerim yıllar yılı…

Şair Osman Aziz umut dolu bir yaratıcıydı. Basamadığı şiirlerinde serpilip açar mutluluğun şu renklerini bulduk:

Düş ve Gerçek

Baharların baharıyım, dedin.

Ya benim gülüm nerede?

Bütün yolların yolcusuyum, dedin

Ya benim yollarım nerede?

 

Gül burada, dedi yol burada

Bahar burada, yar burada

Oysa yar benden vazgeçmiş

Mevsimlerden kış burada.

 

Gülüm dedin içli içli ağladın

Dizeler okudun hece hece

Dizelerde boran vardı, kar vardı, ölüm vardı

Ben boş verdim hepsine…

Düşümde çiçek açtı

Yağmur yağdı bütün gece…

Türkçemizin bayrağı olan sanatçı ve yaratıcı Osman Aziz, “Unutuyoruz Türkçemizi” şiirinde en derin acılarını şu şekilde dile getirmiştir:

Unutuyoruz Türkçemizi:

Unutuyoruz Türkçeyi

Aşkın dilini

Dilini şiirin.

Kıza bakıyorum şaşkın şaşkın:

Neydi Türkçe adı

Güzelliğin?

 

Sevene bağlanmak varsa

Adı kesin Türkçedir.

Gamze oluşuyorsa yanakta

Kalbi delen burgusu

Türkçedendir.

Sevmek sevilmek varsa dünyada

Sevgiden kahrolmak varsa

Adı Türkçedir;

Sevmek Türkçe’de güzeldir gülüm

Tanrıdan dilek de

Türkçe dilenmelidir.

 

Aşkın yeri yurdu varsa

Aramayın başka yerde

Türkçeden başlar;

Aşkın zehiri de olsa

Türkçede içilir

Ölürse insan aşk uğruna

Kefeni Türkçe biçilir

Gözyaşı varsa aşkta

Türkçe akar

Ayrılık varsa, çılgınlık varsa,

Hasret yakarsa

Tanrının emriyle Türkçe yakar

Baharı geldi mi aşkın

Türkçe açar çiçek çiçek

Türkçe kokar

Yenilmek varsa aşkta

Aşk insanı Türkçe yener.

Delice seviniyorsan severken

Acılar Türkçe diner

Aşkın en güzel türküsü

Türkçe söylenir

Aldatmak aldanmak varsa

Türkçedendir

En ağır yargısı

En derin aşk yarasının

Türkçedir en güzel sargısı

Türkçede gelir sevgiler

Türkçede kalır

Unutuyoruz Türkçemizi

Aklın dilini

Şiirin dilini.

 Herkes bilir ki XIX. yüzyılın 60’lı yıllarında Osmanlıdan ayrılmayı düşünmeye başlayan ve bu yola baş koyan Bulgar devrimciler önce Ortaçağ Bulgar Toprakları üzerinde bir BULGAT-TÜRK devleti kurmayı düşlemişlerdi. Bunu Avusturya-Macaristan örneğince düşünmüşlerdi. Bu devletin tanımı önce Bukreşte Bulgar Gizli Devrim Komitesi’nde karar bağlanmıştı.

Yılların geçmesiyle bu fikir Makedonya sorununun adil çözümü ve “Tüm Bulgaristan’ın Birleşmesi” fikrine takıldı.

Üçüncü evriminde de “Tek Milletli ve Tek dilli Bulgar Devleti” şeklinde biçimlendi ve 138 yıldan beri ülkede yaşayan azınlıkları eriterek yok etmeye çalışıyor.

138 yıl önce beliren ve bir mikrop olsa artık kocaman bir dağ kadar büyümesi normal olan bu asimilasyon ve yok etme mikrobunu, “Gece Şiirlerinde”  “ dehşet saçan azgın bir boğa” olarak şöyle anlatmıştır. Bu şiir bir yaratıcının yürekli devrimci isyanıdır ve halkımızın bilinçlenmesine bir çağrıdır:

 

Rüya

Damızı kırmızı bir ahırdan saldılar boğayı

Böğürdü karanlıktan aydınlığa

Bu nasıl boğa Allahım

Kırmızıya değil

Mayibe böğürdü kan tutmuşçasına

Yeşile böğürdü, beyaza böğürdü.

Boğa müzikten ne anlar ki

Saz gördü elinde birinin,

Saza böğürdü

Bir genç türkü söylüyordu kendi dilinde

Türkiye böğürdü

Böğürdü gencin gençliğine

“Korkuyorum dede” dedi bir çocuk ana dilince

“Korkma yavrum” diyen ihtiyara böğürdü delice.

Karşıda okul vardı, okula yürüdü

Okula böğürdü kara boğa

Böğürdü Türkçe okuyan öğrencilerin yüreğine

Türkçe okutan öğretmenini gözüne böğürdü

Sonra bir daha yüürüddü insanların üzerine

İnsanlar ki, bizim insanlarımız

Bilmez gibi görünen ama bilen insanlarımız

Üstlerine böğürürken boğa

Tek kılı titremeden  susan insanlarımız…

Ne istersin insanlarımızdan kara boğa

Ne istersin, koparmışsın da ipini?

Yalvarırım, kara boğa,

Taşirma insanlarımızın sabır küpünü!…

Hayvansın, ama senin de yüreğin vardır.

Halden anla, kara boğa, dilden anala

Hayvansın, ama senin de elbet bir dilin vardır.

Böğür böğürebildiğin kadar

Ama bizi bırak

Bizim bir dilimiz var ki,

Ondan ötürü

Bizi anlış belletiler insanlara

Sana yanlış

Bütün hayvanlara yanlış bellettiler,

Yanlış belletiler koskoca bir tarihe;

Seni gütmediler de, kara boğa,

Saldılar da seni başı boş

Hayvan sayıp bizi güttüler…

Hele sana yalvarırım ki, kara boğa,

Girme avlusuna şu caminin

Bozma insanlarımızın duasını,

Onların duası hepimiz adına

İyilik ve güzellik

Kardeşlik ve birlik adına.

Aç çocuklarımız

Maçar düşmüş vatanımız adına!…

Böğürme insanlarımıza ne olursun,

Sen onların verdiğiyle beslendin…Dinlemedin bizi, kara boğa, dinlemedin

Gittin cami duvarına pisledin.

Şiirler “Türkçenin Sarmaşıkları” derlemesinden alınmıştır.

Osman Aziz’in Alfatlı köydeşlerinin hepsi 1985 Mastanlı halk ayaklanmasına katılmış, şehitler vermiştir. Şehrin merkezinde aziz savaşçılarımızın dev anıtı hatıralarını yaşatıyor.

Sanatçı Osman Aziz’in şarkılarını “Yutup” üzerinden dinleyebilirsiniz.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Lütfen paylaşınız.

Share

Faşistler Bize “Tahtakurusu” Dediler

rafet uluturk ile ilgili görsel sonucuRafet ULUTÜRK

Tarih: 13 10 2017

Konu: Sofya meclisinde kin ve nefret dili köpürüyor

Bu hafta Bulgar parlamentosu kürsüsünden en fazla duyulan 4 söz vardı: Tahtakurusu, faşist, aşırı milliyetçiler ve komünistler.

Dilimizde “güveç çömlek içinde ne varsa ona kokar” değimi vardır.  Bulgar parlamentosu da öyle üçte biri siyasi polis (DC) ajanı, bir kısmı itfaiyeci, korucu, başka bir bölümü NATO ordusuna alınmamış subay, başka bir grup Moskova Akademilerinde diplomasi okumuş ama Büyükelçi olamamış heveslilerden oluşuyor. Nitekim çok önemli bir grup ise Avrupa Konseyi tarafından “faşist” olarak nitelenen güya “yurtsever” parti temsilcilerinin bileşimini oluştururken, en küçük grup ise, son 28 yılda işveren ve tüccar kılıflarına girip çıkmış ve savcılığa ve mahkemeye düşmemek ve içeri girmemek için meclis sandalyesini seçen kişilerdir. Kuşkusuz mecliste kimliksiz, ruhsuzlaşmış, milli çıkarlarımızı satmış ya da doğrudan doğruya bugün de dış merkezlere hizmet eden, etnik düşmanlık körükleyen ya da daha sözüm ona “soya dönüş sürecinden” elleri kanlı, ruhları yaralı, düşmanlıkları kudurmuş, huzur bulamayan tipler var.

Bu son gruptan biri olan Avrupa Komisyonu’nun “faşist” olarak tanımladığı sözde “yurtseverlerin” önemli kişilerinden biri olan milletvekili Valentin Kasabov meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada Bulgaristan azınlıklarına Türklere, Çingenelere, Pomaklara, Tatarlara ve Gagavuzlara “tahtabiti” dedi ve “sizi ezip temizleyeceğiz” vurgusu yaptı.

Irkçı Kasabov’un şefi durumunda olan “Bulgaristan’ı Kurtarmak İçin Milli Cephe” partisi Başkanı ve Başbakan Borisov hükumetinde Başbakan Yardımcısı olan Valeri Simyonov ise Bulgaristan’da nüfusun artık üçte birini oluşturan ve 2050 yılında yarıdan fazlası olması beklenen Çingene nüfus Bayanlarına “köpek dişisi” , “kösnük domuz” dedi. Faşist grubu ele başlarından biri olan “Ataka” partisi başkanı Volen Siderov Sofya “Malaşevtsi” meydanında Çingenelere hitaben “hepinizden sabun yapacağız” demişti. Ne var ki, Kasabov mecliste konuştu. Bulgaristan bir parlamenter demokrasidir ve meclis tahtakurusu gibi ezilmemizi kararlaştırırsa, vay halimize.

Tüm bunlar söyleniyor, yumruklar sıkılıyor, küfür ve tehditler köpürüyor, Bulgaristan nüfusunun yarıdan fazlasına “tahtakurusu” deniyor, fakat Başsavcı Tsatsarov, Başsavcılık, nöbetçi savcılar, Başbakan Borisov, Bakanlar Kurulu susuyor, kulaklarını tıkamış işitmezden geliyor, oysa zaten olmayan haklarımız açıktan açığa çiğneniyor, ezilip vatanımızdan atılmak isteniyoruz. Her konuda duyarlılık gösteren ABD, İngiliz, Fransa ve Almanya ve diğer Büyükelçiler de sanki görev başında değil, Helsinki, Viyana, Mastriit sözleşmelerini, insan hakları belgelerini imzaladınız “hey ne oluyor, kim kimi eziyor, memlekete ” demiyorlar.

“Biz adaletten ve vatandaş toplumundan ve hak eşitliğinden” yanayız laf kalpazanlığında bulunan Brüksel bürokratları da ses çıkarmıyor.

Burada şu özelliğe dikkat çekmek isteriz. Bulgaristan etnik azınlıklarının sorunları düne kadar, yanı İspanya / Katalan halkı % 92 oy verip “bağımsızlık” deyene kadar, 27 Avrupa Birliği ülkesi arasında “etnik sorunları en ciddi ve en acil çözüm bekleyen halk topluluklarının” başında geliyorduk.

Barselona olayları, “Katalan bağımsızlık hareketi” etnik konuların bir an önce çözülmesinde bizi ikinci sıraya itti. Biz 700 bin kişiyi birden sokaklara çıkamadık, çünkü büyük bir kısmımız 1989 Mayısında toplama kamplarında, sürgünde, hapiste, zindanda bulunuyorduk. Fakat 2 253 365 Türk, 480 bin Pomak ve 800 binden fazla Çingene tek yürek, tek ruh ve tek hedefte birleştik ve direndik. Elleri kolları, vicdan ve ruhları Türk kanıyla bulanmış Valeri Simyonov ve Valentin Kasabov gibi faşistleri yeniden kudurtan olay şu oldu:  Hak ve Özgürlük Partisi (HÖH) Genel Başkanı Mustafa Karadayı halk meclisi kürsüsünden 3 faşist partinin (“Ataka”, VMRO ve Yurtsever Cephe) iktidardan sökülüp siyaset dışına atılması isteği oldu. Karadayı, bunu yapmazsa GERB-Borisov-faşistler kabinesinin hemen istifa etmesinde direnince, Bulgaristan Sosyalist Parti (BSP) ve üçüncü muhalefet gücü olan “Volya” (İrade) partisi tarafından desteklendi.

İki oy farkla hükumet olan iktidar eliti son haftalarda art arda çok ciddi darbeler aldı. 2 milletvekili için mecliste oylama yapıldı “dili uzun” GERB milletvekili Anton Todorov milletvekili sandalyesini boşalttı, meclis köftecisindeki yeri de boş kaldı. Haskovo milletvekili Delyan Dobrev’in belediye düzeyinde hısım akraba, bacanak çotanak, dost-arkadaş ağıyla milyonlar sömürme ağı açıklanınca, GERB Başkanı B.Borisov “istifasını ver ve uzaklaş” emrini verse de, aynı sofraya iyice yerleşmiş olan milletvekili arkadaşları Dobrov’e kıyamadılar. İlk kez olmak üzere iktidar partisi ve hükümet başkanı Borisov’un “hatırı üzerine toz kondu”, “sözünün artık pek geçmediği” ortaya çıktı. Bu olaydan 5 gün sonra GERB meclis grubu başkanı Tsvetan Tsvetanov hemen Berlin’e çağrıldı ve 21 Kasım’da Sofya’da toplanacak GERB Halk Kurultayında Başkan değişikliği ve Yönetim Kurulunda yenilenme yapılacağı açıklandı. Bir kurultayda yani bir yıkamada 400 kilo sucuk lekeleri, Haskovo, Gabrovo, Stara Zagora, Botevgrat, Velingrat, Pernik ve daha birçok belediyede mantarlaşmış kokuşmuş rüşvet olayları pisliğinin temizlenebileceğine inanan olmadığı biliniyor. Rüşvet demişken, Bulgaristan gerçekliğindeki siyaset alanında özgürlüklerin yerine yerleşen rüşvetçilik o denli bayağılaştı ve toplumun yönetimin elit tabakasını öylesine sardı ve boğazladı ki, Cumhurbaşkanı Radev’in Rüşvetle Mücadele Milli Komisyonu kurulma önerisine siyasi elitten pek kimse gelmedi. Gelmediler çünkü Bulgaristan’da “rüşvet” (komisyon) dendiğinde herkesin bakışı SARAY’a dönüyor.

“Saray” dendiğinde bizim anakentte akla gelen HÖH kurucu başkanı ve şimdiki fahri lideri Ahmet Doğan’ın yaşadığı 2 katlı, korumalı, bahçeli, köpek kulübesi olan ve avlusunda birkaç tavus kuşu dolaşan yer akla geliyor.

Doğan hakkında rağbetinden düşmüş, ajanlık günlerini doldurmuş biridir desem, 2013’ten beri bu binanın içinde mahkûm gibi kaldığını düşündükçe, belki de içine düştüğü bu son tuzaktan kurtulmak ister diye düşündüğümü itiraf ediyorum. Bulgaristan Türklerini bir türlü sevemeyen, insanlarımıza, kardeşlerimize kötülük yapmaktan zevk alan bu suni “hain-lider” olayları bir daha karıştırıp da iğrenç planlarını yani Türklerin Türklüğünü ruhlarından söküp alma planını yeni baştan bir daha uygulamak mı istiyor sorusu güncelleşiveriyor.

Çünkü “Bulgar Etnik Modeli” olarak 20 yıldan beri uygulanan bu plan eriterek asimilasyon zorlaması olarak bu defa da bekledikleri sonuçları vermedi.

Fakat rüşvet konusunda olay bu değildir. Çünkü 1995–1997 yılları arasında BSP Başkanı Jan Videnov’un Başbakanlık yaptığı dönemde, bir sol partinin gerçekleştirdiği bir sağ talancı özelleştirme uygulanırken, “Multi Grup” ejderhası eliyle Bulgaristan’da kalan Türk, Pomak ve Çingenelerin özelleştirme bonolarına el atarak alacağını alan Doğan, o günden sonra bu kadar büyük bir rüşvet-vurgunu yapamadı.

2007’de AB’ye girdikten sonra Brüksel’den gelen fon paralarının paylaşılması işlerini yönetirken de sırtındaki çuvala ortakları olduğundan pek tıkınamadı. Fakat şimdi aşırı milliyetçi, dedeleri nazı subayı katil olan bugünün faşist sözde “yurtseverler” ile kapışmamız para pul, komisyon ya da bahşiş için değil. Kuduran faşistler bu defa bizi yılda 280 bin ton tütün üreten güçlü bir elleri katranlı emekçi kitlesi olarak görmüyor. Bulgaristan’ın bütün madenlerinde dağların bağrını delen, ağır sanayi tesislerinde kurşun, çinko, bakır, demir çelik döken nasırlı elliler ordusu olarak da değil. Ormancılar, hayvan bakıcılar, güzellik doğuranlar, yaşama hayat verenler olarak da değil ancak tahtakurusu, pis kokan tahta-biti olarak görüyor ve ezmek istiyorlar. Bildikleri bir şey olmalı? Doğan zavallılarımızdan vazgeçmiş olmasın?! Vurun bitirin mi dedi dersiniz?!

Olabilir…

Çünkü “Ataka” faşistlerini kendilerinden geçtikleri, hayatın ne olduğunu unuttukları derinliklerin derinliğinden onları deste deste paralarla sulayarak çıkaran Ahmet Doğan’dı. Bulgaristan’da 1 600 000 levayı kimse kimseye vermez. O çıkardı verdi. 24 ayar faşist Volen Siderov’a bu parayı verirken ona bir de “büyük ödev” verdi. Türklere karşı havlayacaksın. Böğürerek, kudurmuş gibi kükreyeceksin! Dedi. O da kükrüyor. Düşmanımız olmasını istedi. Korku içinde yaşayanlar uyumaz. Uyumasınlar ve bana oy versinler zihniyetiyle karar aldı. Düşman köpek 13-14 yaşına girdi, dili uzadı. Görüyorsunuz. Bize “tahtakurusu” “ezeceğiz” diye baranların ocağına benzin atıyor.

“Soya dönüş süreci” yıllarında döktükleri kan ellerinden çıkmayan, zulüm sarhoşluğundan kurtulamayan GERB itfaiyecileri içlerindeki Türk düşmanlığı ateşini hala söndüremediler. İktidar ortaklarına, yılan dilli Kasabovlara, hicran küpü Başbakan yardımcısı Simyonov’a, Siderov’a ve elit-ekiplerine susun, durun, bayrakları indirin, onlar da bu memleketin vatandaşlarıdır d(iy)emedi. Yazıklar olsun. Bulgaristan Türklerini devlet kurumlarından, bürokrasiden söktüler, etmedi şimdi de tahtakurusu gibi ezeceklermiş. Kokuyormuşuz. Evet ağzımız açlıktan kokuyor, çünkü memleketimizi yönetemiyorsunuz. Çünkü tarlalarımız nadas kaldı, köylerimiz boş, dere tepe yılan yuvası oldu, her yere düşmanlık kaleleri çekiliyor.

Bu işlerden sorumlu olan da sensin ajan başı Ahmet Bey. CDC hükümetini BKP emriyle düşüren sensin. Halkımızı aldatıp Madrit’e gittin faşistlerin varisi II. Simyon’u Sofya’ya çağırdın. Başbakanlığını destekledin. Bizim fikrimizi almadan bizi temsil ettin. Halkımı insan yerine koymadın. Aldattın, yalandırdın, tuzağa düşürdün, zor günler yaşattın ve tahtakurusu durumuna getirdin. Amma sanma ki bunlar yanına kalacaaak…

Sana ve partine, rüşvette doymayanlara, özümüzü yok etmek isteyenlere, hainlere, bizi düşman tuzaklarına düşürenlere bir daha oy yok…

Uyanalım arkadaşlar uyanalım. Bu hainleri hak ettikleri yere gönderelim.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Lütfen çevrenizle paylaşınız. Halkımızın uyanmasına vesile olunuz.

Share

Tehlikenin İç yüzü

Dr. Nedim BİRİNCİ

Tarih: 8. 10. 2017

Konu: Kötülüklerin kökleri XX.  Yüzyılda.                                

Anasına bak, kızını al!” diyenlere itiraz edildiğini işitmedim.

  1. yüzyılı analiz edip 21. Yüzyılı görebilmek isteyenleri kutluyorum. Yeni yüzyılda ancak 17 yıl geçmiş olmasına rağmen, baş gösteren 21. yüzyıl tehlikelerini birer ikişer yaşıyoruz.

Bugünkü tehlikelerin 20. Yüzyıl dünya modellerinden kaynaklandığını görebiliyoruz. Bunlar üç modeldir: 1) Komünizm, 2)   Faşizm ve 3) Finansizm.

  • Adına Bolşevizm veya komünizm denen model, üretim araçlarını millileştirilerek ve sınıfsız bir toplum kurma fikirsel temelinde gelecek toplumunu örgütleme için geliştirilmiştir. Kapitalist toplumun büyük eleştiricileri Marks ve Engelsin görüşlerinin değerlendirilmesi temelinde Lenin tarafından Bolşeviklerin ideolojisi olarak geliştirilmişti. Sosyal felsefe akımında Tarihsel Maddecilik ismiyle bilinir. Hedefinde kapitalizmden daha adaletli bir topum düzeni kurmak olsa da, Bulgaristan’da totaliter, baskıcı, terör ve zülüm rejimi olarak 35 ayakta kaldı. Etnik azınlıkları eriterek asimile etme siyasetiyle ünlendi. Tek dilli, tek kültürlü ve tek uluslu Bulgar devleti kurma çabalarıyla diktatör Todor Jivkov’un 10 Kasım 1989’da devrilmesiyle çöktü. Ana kalesi olan Sovyetler Birliği ve diğer Doğu Avrupa sosyalist ülkelerinde de battı. Bulgaristan Türker’inin diline, dinine kimliğine saldırdı. Büyük sayıda kurban aldı. 1 milyon kardeşimize vatandan konulma acısı yaşattı.

Günümüzde Türkiye’ye saldırılarına devam ederken küresel emperyalizme uşaklık eden PKK komünist ideoloji ile donatılmıştır.

  • Adı faşizm yani nasyonal-sosyalizm ırkçı bir ideolojidir. Alman jeo-politik ekolü gelenekleri, “yaşam alanı” etrafında dönenen ve Fridrich Nizsche’nin üstün adam (Übermensch) felsefesini yanlış yorumlayan Hitler tarafından biçimlendirilmiştir. Bu iki ideoloji arasındaki direk çarpışma geçen asır en az 50 milyon kişinin ölümüne sebep olmuş, bir o kadarını hapiste ve sürgünde çürütmüş, sakat ve geleceksiz bırakmış, binlerce şehrin yok olmasına neden olmuştur.

Komünizm ile faşizm yani bu iki ideoloji arasındaki fark şundan ibarettir:

Komünizm, toplumda kolektifin rolünü mutlaklaştırır. Yaratmak istedikleri modele “Dünya Devrimi” demişlerdi.

Faşizm, kişi rolünün özünü değiştirir. Hitlerse “Yeni Düzen” veya “Bin Yıllık İmparatorluk” yaratmak istemişti.

Geçen yüzyılın birinci yarısında bu iki politik ideoloji topluma feci değişikliklerle damga vurdu. Tarihe başarısız sosyal-mühendislik projeleri olarak geçtiler. Aynı dönemde doğan Kemalizm, dünyanın en büyük imparatorluğunun çöküşü esnasında onu modern bir şekilde diriltmek için Türkçülük ideolojisiyle gelişti. Asya ve Avrupa’da Türk dünyasını yeni bir uygarlığa uyandırdı. Başta Müslüman dünya halkları olmak üzere mazlum hakların emperyalizm boyunduruğundan kurtulmasına kudret kaynağı ve emsal oldu. Bugün Yakın Doğu komşularımız Irak ve Suriye’de adil çözümü aranan sorunların bağdaşmaz öz çelişkileri 1919’da Paris’te imzalanan anlaşmalarda mayalanmış, yüz yıl çözülememiş ve 21. asra taşmıştır. Öz çizgileri olmayan Kürt bölgelerinin Irak’ta 25 Eylül’de yaptığı “bağımsızlık reformu” da yüzyıldan beri su alıyor. Halkların ve devletlerin arasına nifak sokmak isteyenler hareketlendi. Şu an emperyalist güçlerin Suriye ve Irak’ta yaşanan “Kürt”, “Kürdistan” PKK, YPG, “DEAŞ” tuzaklarının ipleri hiç istisnasız 1918-1919 toplantılarına uzanır.

  • Yüzyılın ikinci yarısında topluma en güçlü derin etkide bulunan finans elit tarafından sesiz, sürünerek ilerleyen önce adı da olmayan bir devrim yaptı. Bu, sanayi kapitalizmini finans toplumuna dönüştüren finans devrimidir. Bu sesiz, savaşsız, katliamsız devrim, bir sanayi devrimiydi ve sanayi kapitalizmini finans kapitalizmine dönüştürdü. Komünist ve faşist ideolojiler politik ideolojiler iken, finans kapitalizmi devrimi (finansizm) iyi planlanmış 2 yasal değişiklikle gerçekleşti:
  1. Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası olarak FED kuruldu. Bu, kendi adlarına US Dolar basma ve bunları % 10 faiz karşılığı Amerikan hükümetine satma yetkisi olan birkaç özel banka karteliydi.
  2. US Doların altın karşılığı kaldırıldı. Dolar durumu ve değeri yasalarca belirlenmeye başladı. Ödeme aracı durumuna getirildi. Bu iş yapılırken iyi planlanmış adımlardan biri de, US Doların bir dünya dövizi ve ödemeler aracı olarak dayatılmasından sonra, finans kapitalizmi (mali sermaye) bir dünya sistemine dönüştü. Çağdaş tanımı finansizm olan bir egemen ideoloji oluştu.

1918 ve 1934 dünya finansal bunalımlarından süzülerek dirilen, serbest ticaret yasalarını, nesnel dengelenme ve yönlenmeyi rafa kaldıran bu gelişmenin güçlenmesinde iki çarpıcı örnek vardır.

Bunlardan birini, İngiltere Başbakanı Winston Churchill (1874 – 1965) İkinci Dünya Savaşından sonra sekreterine dikte ettiği 28 ciltlik hatıratında buluyoruz. Savaş yıllarında ABD limanlarında Britanya adaları istikametine gıda, mühimmat ve silah dolu 650 kalkmıştır. Bunlardan yarısı Alman denizaltıları tarafından Atlantik’te batırılmıştı. Hesap görme günü gelince Başbakan Churchill ABD yönetimiyle şöyle anlaşmıştır: 1945’lerde dünya ticaretinde US Dolarla yapılan alışveriş oranı % 34 tür. % 18 gibi bir oran ise arlarında Avustralya ve Hindistan da olan Britanya imparatorluğuna bağlı 17 devlet arasındadır. Britanya payından Churchill % 52’lik bir egemenlikle US Dolar düny parası yaparken, borçtan kurtulur.

İkinci gelişme ise ABD içinde olur. Amerika Başkanı John Fitzgerald Kennedy (1917 – 1963) Dallas, Texas’ta kör bir kuşuma kurban gitmezden önce şöyle bir karar almıştı.  US Dolar kesen ve Washington hükümetine % 10 faiz karşılığı veren, yukarıda bir özel bankalar karteli dediğimiz FET’ten yeni basılan US Dolar satın almaktan vaz geçmek niyetiyle, devlet darphanesinde “gümüş karşılığı olan US Dolar” basma kararı almış ve eşiyle birlikte Dallas ziyaretine çıkmazdan önce birkaçını cüzdanına dizmişti. Sen misin FET’in haklarına uzanan deyip kükreyenler, Kennedy’ye kıydılar. O gün bu gün 54 yıl geçti, Amerika Vietnam, Afganistan ve Irak yenilgileri yşadı, 2008’de başlayan mali bunalım bir türlü aşılamasa da o feci tarihin acı anısı hala canlı olacak ki, değişen son Amerikan başkanından hiç biri FET’in “kutsal” hakkına el uzatamadı.

Finansizm bugün Birleşik Amerika’da bunalım içindedir. Bütün güçlerini toplamış bunalımlarını Avrupa’ya akıtmaya çalışıyor. Avrupa Devletlerini birbirine düşürmeye, dağıtmaya ya da parçalayıp bölmeye çalışıyor. Yakın Doğu’da İslam medeniyetiyle savaşıyor. “Arap Baharıyla” Müslüman Dünya’ya ölümcül saldırıda bulundu.  Terörizmle mücadele kılıfı içinde terör örgütlerine kendi kirli işlerine alet etmeye devam ediyor.

Finans sermaye liberal ideoloji yarattı. Liberal ideolojinin temel ilkelerinden biri siyasette sol sağ farkını kaldırmasıdır. Sol ve sağ siyaseti hep aynı dereceyi gösteren iki termometre olarak göstermeye çalışıyor. Bunun anlamı sınıf çelişkileri çağının kapandığı anlamındadır. Örneklemeyi Bulgaristan’dan verirsek, zulüm eden Bulgaristan Komünist Partisi’den (BKP) solda Bulgaristan Sosyalist Partisi (BSP), sağ cephede de Bulgaristan’ın Avrupa Vatandaşları (GERB) partisi üzerinden verebiliriz. BSP ile GERB arasında fark yok diyorlar. Birisi Bulgaristan’ı AB ve NATO’ya üye yaptı. GERB da 2009’dan veri AB fonlarını dağıtıyor. Rüşvet dünyası yaratmayı başardı. Aynı zamanda 1990’dan beri sol liberalim havalarında yüzen Hak ve Özgürlük Hareketi (DPS) liderliği de partiden atılan Lütfi Mestan (DOST) “sağ liberal” bir partidir, dedi. Aç, işsiz, cahil, okulsuz ve baskı altında yaşayan insanlarımızla, gurbette atılan kardeşlerimizle alay edenler bir gün gelip hesap vereceklerdir kuşkusuz.  Hayat öyle çileli ki, gurbette “DOST” şiir yazanları anlayamıyorum. HÖH ve DOST “finans kapitali dünyayı sömürdüğü gibi insanlarımızın da kanını emiyor” diyemediler. Geçerli kural şudur: “Her keçi kendi bacağından asılır.” L.Mestan 50 milyonu aldı. Ahmet Doğan ise milyarder oldu. Halk acından ölüyor. Sizin halinizden  “bana ne” şarkısını söylemeye devam ediyorlar. Ajan maaşıyla yetişenler, devlet korumasında, devlet köşklerinde yaşıyorlar. Bunlar koyun sürüsünde kurt gibi. Ya da, modern bir düğüne abalı poturlu kalpaklı külahlı ve kuşağında kamalı gelmiş köy kabadayılarının, ben de sizden biriyim dedikleri anlar akla geliyor. Bizimkiler bulsalar keşkek kazanına girip kaynayacaklar, amaçları halk kokmak. Ne kadar gülünç bir durum!

Şu finansizm devrinde, sanayi gelişmiyor, yaratıcılık tatilde, inovasyon işleri de kapıya kilit vurmuş. Bu böyle olmasa “ter kokan kolonya” icat edilir ve “siyasetçilerimiz” birçok dertten birden kurtulurdu.

 

Finans elit (oligarşi) bankacılardan ve finans kurumları şeflerinden oluşur. Bulgaristan’da bu oluşumun amansız çatışmalarında 1990’lı yıllarda 76 bankacı, başbakan, siyaset ve iş adamı, maliyeci hayattan oldu. 15 banka kapanmış ve Batı bankaları ülkeye çöreklenmişti. Bu çatışmada ayakta kalan para babası Delyan Peevski, bankacı Tsvetan Vasilev ve daha birçok kişinin bir ayağı dış ülkededir. 29 milyar US Dolar dış hesaplara akıtılmıştır.

Günümüzde en faal ve güçlü küresel finans sermaye temsilcisi olarak bilinen karanlığın gölgesinden beliren George Soros’u biraz tanıyalım: İkinci Dünya Savaşı yıllarında, kellesini kurtarmak için Nazilere hafiyelik yapmış, mali dalaverelere karışarak zengin olmuş, bir zenginler Kulübü olan Bilderberg Kulübü üyesidir, “Açık Toplum” Vakfının kurucusudur. O bir Macar Yahudi’sidir. Gürcistan, Ukrayna “turuncu devrimleri” kışkırtıcı ve para babasıdır. FETÖ ile birlikte İstanbul “Gezi” olaylarının mimarıdır. Katalan “bağımsızlık reformun” para akıtandır. Kişiyi toplumdan ve topluğundan koparıp Troçkist anarşiye iten zihniyetin “üst aklına” aittir. Sofya’da da “Açık Toplum” kurumu oluşturdu. HÖH adına, yattığı yer nur olsun, Kırcaali’den Yaşar yönetim kurulu üyesiydi. Bizim hakkımızda da kitap yazdılar. Filmler çektiler. Bazıları doktor, kimileri Profesör oldu. Soros üniversiteleri bakanlarından bakan oldu. “Soya dönüş sürecini” sözde adil anlatmaya çalıştılar, ne ki acının resmini çekemediler. 1989 Mayıs Ayaklanmasının Türk devrim hareketi öncüleri yönetti diyemediler. Türklerin Okulu yok, alın şu parayı okul açın, parası yok yardım edin diyemediler. Hiçbir şarkımızı ve şiirimizi bilmeyen bu Soros’çular gelenek, töre ve kültürümüzü de anlayamadılar. 1 milyon Türk vatanımızdan kovulduk, “nedir bu rezalet hepsini geri alın” diyemediler. Onların hesaplarında 3-5 zengin elit ve milyonlarca yoksul kitle oluşturmak var.  Şimdi Bulgaristan’ı parçalama planları çizmişler. Ahmet Doğan ve Lutfi Mestan yönetiminde “kültürel otonomi” istemiyoruz sloganı yükseltenlere hor bakıyorlar.

Bulgaristan Çingeneleri Soros’un büyük bir hırsız olduğunu biliyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Doğu Avrupa ülkelerinden 6 bin Çingene Nazi toplama kamplarında yakılmış, öldürülmüş, kayıplara karışmıştı. Almanya 1994 yılında Avrupa Çingene Birliği’ne 4 milyar Deutsche Mark tazminat ödemeyi kabul etmişti. Parayı 1994’te dolandırıcı para babası G. Sorosa kaptırdılar. Bu örnekler sıralamakla bitmez. Soros tuzakları Rusya, Çin ve Türkiye’de işlemedi ama Bulgaristan’da işledi.

Soros’un ana hedefinde sivil toplum örgütü manevi değerlerini çarpıtmak var. O, iki çeşit kültür olduğunu iddia ediyor: Birbirine kökten tezatlı kitle kültürü ve elit kültüründen söz ediyorlar. Hedeflerinde tek dilli ve tek kültürlü bir dünya düzeni var ki, bu nedenle Bulgaristan Türklerinin diline ve dinine saldıranlarla mücadeleye yanaşmıyorlar. Okullarımızın bire dek kapatılmış olmasından Ahmet Doğan, Kasım Dal ve Lütfi Mestan için rahatsız edici bir durum yoksa, Batı bankacılar, Brüksel milletvekilleri ve Soros ve arkasındaki “üst akıl” için de rahatsız edici bir durum yok demektir. Hepimiz kör cahil kalsak da umurlarında olmaz. “Liberal üst akıl” Doğan ve Mestan’la sıkı fıkı, yakında Sofya’da “Uluslararası Liberaller Konferansı” yapılacak. Doğan, Karadayı, Küçük ve Mestan aynı sıraya oturup aynı kürsüden konuşurlarsa, şaşmayınız.  Modern sağ ve sol liberalizmin insan haklarına, hak ve özgürlüklerimize yaklaşımı budur. Liberalizm özgürlüklerin mezar kazıcısıdır.

Bugün 9 Ekim 2017, pazartesi. Sofya’da Cumhurbaşkanı Rumen Radev Milli Güvenlik Konseyini ulusal toplantıya çağırmıştı. Faşizan güçlerden üçünün (Ataka, Yurtsever Cephe ve VMRO) de liderleri gelmedi. Bu kişilerin ikisi başbakan yardımcısı görevindedir ve Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısına gelmediler. Başbakan Boyko Borisov toplantıya 1.5 saat gecikmeli gelirken, GERB Başkan Yardımcısı ve meclis grubu başkanı Tsvetanov, toplantının yarısında kalktı gitti.  Mustafa Karadayı da uçağa binip Avrupa liberalleriyle danışmak için Brüksel’le gitti. Neyi mi görüşecekler miş? Bulgaristan’da rüşvetle mücadele komisyonu kurulması, bu yeni devlet organın başkanının kim olacağı ve nasıl seçileceği konuları görüşülecekti. Rüşvetle mücadele konusunda devlet eliti bir yuvarlak masa etrafında buluşamadı. 28 yıldan beri ilk kez Bulgaristan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı yapılamadı. Anlaşılan, “rüşvetle” mücadele finansizmin ve liberalizmin en korktuğu ejderha. “Üst akıl” dokunmayın rüşvet konusuna dedi ve kimin aklının “üst akla” bağlı olduğu birdenbire ortaya çıktı. Faşist Krasimir Karakaçanov, Valeri Simyonov, Volen Siderov, Boyko Borisov, Tsvetan Tsvetanov ve Mustafa Karadayı’nın aynı ipte oynadığı görüldü. Buradan ötesi hepsi boş laf, oyun, yalan, dolan ve daha ne isterseniz odur. Tehlikenin içinde zehirli yıllanlar bunlardır.

Bunun anlamı nedir?

  1. ve 20. Yüzyılın sloganı ve ilham kaynağı olan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik, komünizm ve faşizm ülküsünde yaşam hakkı ararken, finans kapitalin yarattığı liberalizm koşullarında yerini çalma kampa, gasp etme, alıp gitme, dalavere, rüşvet ve küstahlık aldı. Bunun için Rüşvete karşı mücadele edecek devlet organ kurulamıyor. Kurulamayacak. Kurulsa bile başkan bulunamayacak. Türklere karşı devlet siyasetini jurnalcilikle, hafiyelikle, müzevirlikle, hainlikle yürütenler, rüşvette karşı jurnalle, muhbirlerin yardımıyla mücadeleyi yasaklamak istiyorlar. Vay be… Borisiv’a götürülen 400 kilogram “sucuk” kolilerini yakaladılar. Sökmedi! Borisov ben sucuk yemiyorum dedi, akan sular durdu. BTK –Bulgar kooperatif Ticaret Bankasından 7.200. 000 leva çalındı. Yine sökmedi. Devlet hırsızların borcunu ödedi. Olayı nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Haskovo, Gabrovo, Varna, Pernik ve birçok başka il ve ilçelerin bacanak, sotanak, metres, yavuklu ağı tarafından yönetildiği ve yalnız Haskova ilinde 132 milyon levanın “şeytan aldı götürdü, geri getirmedi” usulünce sıkılıp suyunun içildiği açıklandı ve halka verilen cevap işte: Cumhurbaşkanı da neymiş! Çağırabilir ama gidip gitmemek, karar alıp almamak bizim elimizde demeye getirdiler….

Şöyle bir değim var: Liberal demokrasi demokrasinin doruğu değil, namussuzluğun dibinin en dibidir. Söyleyenler haklı… Tehlikenin iç yüzü budur.

Bu konuya devam etmek istiyoruz.

Ben yazımı yazarken,  “NOVA” TV Sofya’da istifa çığlıklarında nümayişçilerin Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık binaları arasında mitingini gösteriyordu. Sayın Rafet Ulutürk bey son yazısında Bulgaristan’da Cumhurbaşkanı ile Başbakanın “selam sabahı” kestiğini yazmıştı. Oysa durum çok daha kötüymüş. Cumhurbaşkanlığından çıkarken Başbakan Borisov arka kapıdan çıkmış. Gazetecilerle yüzleşmekten korkuyormuş.

Başbakan Yardımcısı Valeri Simyonov’un istifa etmesi içinbütün gazetecilerin birlikte hareket etmesi bekleniyordu. Adam düşebilirdi. Bunu yapmadılar. Toplum ve kamuoyu yeni bir siyasi bunalımdan korkuyorlar.

Üçüncü bölümde Liberalizm ortamında  kulislerin rolünü inceleyelim.

Ah şu kulıs oyunları…

Şimdiye kadar Bulgaristan “teflon” tavasının yalnızca biraz çizilmiş olduğunu sanıyordum, oysa teflonun koruyucu tabakası tamamen çizilmiş, yeni tava gerek… En saldırgan milletvekili olan GERV vurucu gücü Anton Todorov bugün istifa etti. Önemli gazeteleri işten atmak istemişti. Gazeteciler birbirine sarıldı.

Faşistlerin başı Valeri Stoyanov (Başbakan Yardımcısı)  Bulgar Milli Televizyonunu, Sofya Radyosu, vTV ve NOVA TV medyalarını mahkemeye verdi. Kapatmak istiyor. Özel malı olan “Skat” yalanlarını dinletme ve herkesin beynini yıkamak istiyor. Bulgar halkı uyanmak mecburiyetindedir…

Devam edecek.

Okuyun ve önerin lütfen.

 

Share

Kürt Faciası

rafet ulutürk ile ilgili görsel sonucuRafet ULUTÜRK

Tarih: 08 10 2017

Konu:   Çok dikkat etmemiz gereken konular:

Barzani’nin “bağımsızlık referandumu” yalnız Türkiye ve halkı için değil, Yakın Doğu halkları ve dünya için de tehlikeli sorun kaynağı olmaya devam ediyor. Görüldüğü üzere, “küçük” bir Kürt devleti belirmesi bile tüm bölgesel ve küresel dengeleri bozmakla kalmıyor, düz yolda giden arabaları bile devirecek nitelik taşıyor.

Anlamayan kalmadı. Günümüz Irak toprakları içinde bağımsız bir Kürt Devleti kurulmasından sonra eski dünya artık aynı dünya olmayacak. Bu planın suya düşürülmesi için, ilk kez olmak üzere, dev bir üçlü bölgesel güç oluşturma çabalarını kutluyoruz. Türkiye, İran ve Irak ilk kez anti- Barzani, yani bağımsız Kürt devleti aleyhinde bir ortaklıkta buluştu. Ziyaretler, ortak tatbikatlar yapıldı, yaptırım planları açıklandı. Önlemlerin tırmandırılırken şiddetlendirilmesi gereğine inanıyoruz.

Aslına bakıldığında, Kürt devleti kurulması büyük devletlerin arasındaki gizli bir sözleşmenin ürünüdür. Bölgede birçok büyük devletin gölgesi ve çıkarı var. Gölgeler tarihten gelip geleceğe uzarken, geleceği yönlendiriliyor. Çıkarlarsa petrol ve doğal gaz etrafında düğümleniyor. Bölgenin ve dünyanın akaryakıt yedeklerinin önemli kısmı Kerkük ve Musul bölgesindedir. Buraları kadım Türk topraklarıdır. 1960 yılında Kerkük nüfusunun % 60’ının Türkmen olduğunu bilmeyen yok. Bölgedeki Rusya çıkarlarının kökleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra mazlum halkların milli kurtuluş direnişlerinin alevlendiği 1950’lı yıllara iniyor. 1946’da kurulan ilk Kürt devletinde Genel Kurmay Başkanı olan baba Molla Barzani’nin üzerinde Sovyet Generali üniforması vardı. O devirme Sovyetler Birliği Mısır, Suriye ve Irak halklarının anti-emperyalist ve anti-Siyonist silahlı savaşımlarını destekledi. Arap halklarını silahlandırdı, yönlendirdi.

1950’li yıllarda, baba Molla Mustafa Barzani hakkında Türk devleti tarafından kaleme alınan raporlarda ”Ruslar tarafından yönlendirilen bir koz” olarak bahsedilir. Bulgaristan’da, Barzani aşireti, Kürt liderleri ve hareketleriyle ilgili kitaplar basılmadığından soydaşlarımız bu konuda bilgisizdir. 1990’a kadar Sofya medyası PKK’yı hep övdü. Baba ve oğlu Barzani tarafından örgütlenen Kürt direniş  hareketi, 1990’dan Türkiye’ye karşı savaştığından, NATO üyesi Türkiye Cumhuriyeti düşmanı olan Bulgar devleti Barzani hareketi de aralarından Kürtleri destekledi, silahlandırdı, para yardımında bulundu, hatta Kürt ideolojisi yaratılmasında önemli rol oynadı.

***

Molla Mustafa Barzani 1903’te Barzan’da doğdu. 1979’da Washington’da öldü. Genç yaşta Irak’ta kurulan İngiliz idaresine karşı savaşımı örgütledi. 1932’de Molla Barzani Aşireti’nin lideri oldu. O, 1943’te Irak Krallığı’na karşı ayaklanma başlattı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliğine gitti, Moskova askeri akademilerinde okudu. Kürdistan Demokrat Partisi’ni kurdu. Lideri oldu. 1961’de Irak’ta 2. bir ayaklanma başlattı. Kuzey Irak topraklarında özerk bir yönetim kurulmasını sağladı. 1975’te Kürt bölgelerinde özerklik ve ayaklanma defteri kapandı. Molla Barzani ABD’ye gitti ve son nefesini orada aldı. Baba Barzani’nin emelleri şöyle gerçekleşmiştir.

“2005 yılında kabul edilen Irak Anayasası’na göre Irak federal bir devlettir. Bu çerçevede Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) de Irak bünyesinde bir birimdir.”

Molla Barzani’nin oğullarına vasiyetinde “Türkiye ile dayanışma içinde olun” demiştir.

Türkiye, yıllarca Irak Kürt Bölgesine dünyaya açılan kapısı oldu. Mesut Barzani’ye Türkiye Cumhuriyeti diplomatik pasaportu verdi. Türkiye Cumhuriyeti Kürt Bölgesel Yönetimine yıllar yılı çok yönlü dostane yardım gösterdi. Ne ki yine bu yıllarda M. Barzani topraklarında bölgede PKK terör örgütü oluştu, silahlandı, kamplarda konuşlandı. Birleşik Amerika ve Rusya yıllar yılı Türkiye düşmanı siyasetini Barzani ve PKK eliyle yürüttüler. Varşova Antlaşması Bulgaristan üzerinden Kürt teröristleri yıllarca donattı. Bu mücadelede Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları 7 bin şehit verdi.

***

Eylül 2017’de yapılan referandum bölgesel yönetimin özerklik haklarını genişletmek için değil, bağımsızlık yani yeni bir devlet kurmak ve Irak devletinin toprak bütünlüğünü parçalamak istiyor. Gelişmeler Türkiye Cumhuriyeti, Irak, İran ve Suriye devletleri için de tehlike uyandırıyor.  Bu konuda,  gizli pazarlıklar yapıldığı, planlar çizildiği dün ışığına çıkmaya başladı. Türkiye devleti referandumu gayrı meşru ilan etti ve geçersiz ilan edilmesini istedi. Tanınmamasında ısrar ediyor. İsrail’den başka başka tanıyacak da yok. Türkiye Cumhuriyeti, Irak merkez hükumeti ve İran, Barzani Kürt Bölgesel Yönetimiyle ticaret kapılarını, uçak seferlerini, ikili ilişkileri durdurma kararı aldı. İran ve Irak da aynı görüştedir. Türkiye yalnız değildir.

Basında çıkan bilgilere göre, bu gelişmelerin kızıştığı şu dönem, Birleşik Amerika’da 3 Yakın Doğu merkezi gece gündüz çalışıyormuş. Bu 3 merkezden birbiriyle çelişen kararlar çıkmış. Örneğin Dış İşleri Bakanlığı Barzani’ye hitaben “referandumu ertele” derken, Savunma Bakanlığı “Peşmengereyi silahlandırmaya ve silahaltındakilere maaş ödemeye devam edeceğiz” beyanında bulundu vb. Bu merkezlerin yayınlarında Kürdistan konulu çelişkili bilgiler geliyor. Ortada çelişkili bir durum var. Bu gelişmeler bağımsız bir Kürt devletinin bugün yarın kurulabileceği umudu halen 15 günde buharlaştı gibi.

***

Bulgar basınında çıkan yorumlarda olaya şöyle bir bakış açısı belirdi:

Olay Berlin Konferansında kurulan Bulgar Prensliğinin 6 Eylül 1885 tarihinde Doğu Rumeli bölgesiyle birleşmesine benzetiliyor. Birleşme ve devletleşme yıllar sonra gerçekleşti. Örnek olarak da Bulgar topraklarında 1878’den 1912 yılına kadar gelişen şekilsel ilişki örnekleri veriliyor. Bu iş olur imajı yaratılmaya çalışılıyor. Bu ilişkiler Osmanlı devletine bağımlılık dönemine aittir. “Biz bunu yaşadık,” demek istiyorlar. Erbil’in Bağdat’a bağımlılığı bu gibi benzetmelerle anlatılıyor. Olaylara tarihsel açıdan dönüşümsüz bir süreç olarak bakılıyor. Bağdat hükümetiyle anlaşmaya gitme ve “federatif birlikte” buluşma olasılığından söz ediliyor. Binlerce yıldan beri bu topraklarda Kürt erki kurulamamış olsa da, böyle bir mucize yaşanacak, iddiaları yineleniyor.

***

Bulgar elektronik basını, Yakın Doğu’da bir Kürt ulusu olmadığına işaret ederken, milletin devletin kurulmasından sonra geldiğine vurgu yapıyor ve Bulgar devletinin de 1878 Berlin Konferansı kararlarından sonra oluştuğu belirtiliyor. Ulusu oluşturan devlettir. Başka bir değişle sivil toplum örgütleri devlet kuramaz, fakat devlet sivil toplum örgütlerini oluşturur. Kürt ulusu yoktur. Silahlı çeteler de ulus, ne sivil toplum örgütü ne de devlettir. Yok edilmesi zorunlu terör örgütüdür.

***

Bölücü Kürtler muazzam petrol kaynakları üzerinde oturuyor. Para problemleri olmayacak, diyorlar. Zengin yaşayacaklarmış. Kürtlerin Rus tarafında ve Amerikan çevrelerinde tanıdığı önemli yetkililer var. Yorumlar bu yöndedir.

***

Sağduyuluların görüşleri şu noktada kesişiyor:

Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Recep Tayyip Erdoğan yeni gelişen durumda tankları Erbil’le sürmek zorundadır. Başka çıkış yolu yok. Türkiye uzmanlarının vurguladığına göre, Türk devleti çok basit bir aksiyom üzerine kurulmuştur. Onlara göre, Türk devleti var oldukça Kürdistan olamaz.  Kür devleti kurulursa Türk devletini yok etmeye çalışacaklar.  Tarihçiler bilir.  Türk devleti kurulurken gizli koşullar üzerinde antlaşmaya varılmıştır. Bu anlaşmalar bu 2 devletten biri olursa diğerinin var olmaması temelleri üzerine tesis edilmiştir. Çok kitap okudum, fakat son dönemde Bulgar basınında yer alan şu bilgilere bir yerde rastlamadım. Hepimizin her şeyi bilmemiz gerektiğine inanıyorum. Lütfen bizi izleyiniz.

***

Sofya Üniversitesi Sosyal Bilimler Kürsüsünden Dr. Vasil Vasev şöyle bir yorum yaptı:

“Bağımsız Kürt devleti Türkiye Cumhuriyeti için ölümcül tehlikedir. Gizli görüşmeler yürütülüyor, diyorlar. Kürtlerin Barzani takımı, bölgesel güvenliği Türkiye Cumhuriyeti’nden satın almak peşindedir. Anlaşmış da olabilirler. Bağımsız Kürdistan kurulduğunda Türkiye’nin Güney Doğu eyaletlerinde halkın ruh hali, psişik ve politik durum birdenbire değişecektir. Düşmanlıklar göklere çıkar. Diyarbakır’ın Güney’inde yaşayan nüfus Irak Kürtçesini konuşmuyor, yaşam tarzları ve kültürleri farklıdır. Ben onlarla birlikte yaşadık, sohbet ettiğim oldu, dilleri Avrupa dillerine benziyor. Onlar hakkında sempatik insanlar diyemem, fakat ülküleri uğruna ölmeye hazır kişilerdir. Onlar Milli Kurtuluş Mücadelesi ruhunda eğitim almışlar ve “dava için ne kadar insan ölecekse ölecektir.” İnançları budur. Ayaklanma koşullarında yaşamaya alışmışlardır.

Bana bir defasında bir Kürt şöyle bir olay anlatmıştı.”7 kişi öldürdüm” dedi. Övünüyordu.  “Nasıl” dedim. “Tüfekle öldürdüm” dedi. Bu güçlerin adı Peşmengere’dir, PKK’lıdır. Başbakan Boyko Borisov onları silahlandırmaya söz vermişti. Barzani ile Sofya’da görüştüler. Bir alış veriş, bir dalavere söz konusuydu. Biraz silah satsak kötü olmaz. Fakat şimdiki koşullarda bu iş çok tehlikeli oldu. Artık, Kürdistan’da herhangi birine silah satmak için önce Büyük Güçlere sormak gerekiyor.

Sosyalizm yıllarında biz Kürt Partilerinin Sofya Temsilciliği kurmak istemiştik. Sofya’da bir kahvede toplanıyor ve Kürt halkının çilelerini konuşuyorduk.  O yıllarda, MİT Sofya’da bu olayları izliyordu. İşte böyle, herkesin dersi tasası farklı…

***

Başka yorumlarsa şöyle:

Yakın Doğu’da gelişen olayların ve süreçlerin ardında kışkırtıcılar ve  garantörler var kuşkusuz. .

İngiltere, Fransa, Birleşik Amerika ve Rusya garantör ülkelerdendir. Vaktiyle Stalin iradesiyle, Ruswelt’in ilgisizliğine ve Churchell’in karşı olmasına rağmen, İsrail devletinin kurulması geliyor akla. Çok çatışmalı olmuştu. Kürt olayı biraz farklı tabii! 1950’li yıllarda İsrail Moskova yanlısı bir devletti. Kimin sayesinde bina edildiği biliniyordu.  Sonra Sovyetler Birliği ile sorun yaşadılar. ABD’ye bağlandılar. Obama Başkan olana kadar ilişkileri iyi gitmişti. Obama onlara ihanet etti.

Şimdi Kürt devleti aynı yoldan yürüyecek gibi. Kürt devleti  İsrail’den çok daha zengin bir devlet olacak. İsrail çok silahlandı, fakat zengin bir devlet değildir. Yahudiler evcil millet. Kürtler öyle değil. Modern devlet kuracaklar, silahlanacaklar.  Kerkük ile Musul Kürtlere kalacak. Irak hükümeti Musul’u alamayacak. Bölgeyi Barzani yönetecek. Öcalan hapiste. Peşmengere PKK ile başa çıkacak durumdadır. PKK silahlı komünistlerdir. Komünistler ne zaman ölüneceğini bilir. PKK önemli bir güçtür.

Kürt devletinin kurulması, Yakın Doğu’daki bütün güçler arasındaki dengeleri bozacaktır. Burada en önemli olan, ABD ile Rusya arasında sert çelişkiler yaşandığı şu dönemde bile, Kürk devleti kurulması konusunda ortak dil bulunabiliyor ve diyalog var.

Zamanınızı aldığım için özür dilerin. Ne düşündüklerini bilmeliyiz. En büyük güç kaynağı bilgidir. Düşmanların bildiklerini bilmeden umutlarını ve hayallerini kıramayız.

Hepinize hayırlı ve huzurlu günler dilerim.

Share