sakir arslantasŞakir ARSLANTAŞ

Konu: Unutmadık! Unutmamalıyız! Unutturmamalıyız! Unutmayacağız!

21 Ağustos 1989’da sınır kapısı kapandı. Silistre, Dobruca, Varna, Gerlovo, Balkan önü ve Balkan arkasından, Rodop yamaçlarından inen bütün patikalar, yollar yaya ve araba, tren garları yolcu doluydu. Köklerinden kopabilenler, “Allah’ın dediği olur!” inancıyla gidiyorlardı.

Osmanlının son ocaklarını da söndürüyoruz havalarına giren, kanı bozuklar, hangi Türk evine konayım hesabı peşindeyken, bağ bahçelerde göz gezdirenler,   başıboş salınmış hayvanlardan yakalayabildiklerine bıçak çekiyor, sanki Türkleri kesiyorlardı. Kıyılan hayvanların kanı akmadan ızgara kurmaya acele edenlere “Ne yapıyorsunuz?” der gibi köpüren kırmızı şaraplar kan kabartıyordu.

Yürekler ağza gelmişti. Bohça sıkanlar yangından mal kaçırır gibi koşuşuyordu. İkircimliler mal mülk hesabında itişip didişerek kakışıyorlardı. Telaşa seyirci kalanlar da yok değildi.

Ben bu satırları yazarken, yan bilgisayarda, Yunan Başbakanı Çipros’un görevden ayrılırken Nazım Hikmet’e tutunarak “Daha iyi günler, yaşanmamış günlerdir” umut dizesini nemli gözlerle söylediğine gözüm kaydı. Göz dediğin, vatandan kovulurken ve iktidar uzaklaşırken hep aynı, yaşarıveriyor. Ben kimsenin zorla ağladığını görmedim. Bu işin yapmacığı yok Sıkınarak ağlamak olmuyor mu ne! Tm 26 yıl önce bugün öyleydi, yaşarmamış Türk gözü kalmamıştı. Bir milletin beraberce gamlanması hayır alameti olamazdı!  Analarımız, bacılarımız iki gözü iki çeşme; babalarımız yutkundukça yutkunuyor; “göçün” anlamını bilmeyen çocuklar şaşırmış bakışırken, birbirine sarılıyor, arabulan bir defa daha koklamak için okuluna koşuyor, rahlesini öpüyordu. Ortada kalan kedi köpek bu telaşa anlam veremiyordu.

Bu işi de bitirdik!” gururuyla burnu dikilenler, yola düşmeye zorladıklarına hayvanca davranıyor, sorana cevap, su isteyene su vermiyordu. Benzini bitenler kenara çekilip araba itiyordu. Ara sıra bohça açıp iki yudum almak isteyenlerse, yakan ağustos sıcağı altında yürüdükçe uzayan yolca kururken kemikleşen köy ekmeğinden lokma koparmada iyice zorlanıyordu. Parçalanmak istemeyen somunlar, birbirinden kopmak istemeyen insanları andırırken, sanki hepsi ağız birliği yapıyor ve “sizin burada yiyeceğiniz daha çok ekmek var, gitmeyin, dönün!” diyordu. Türklerden hırsını alamamış “silahlı refakatçiler” ise yol boyunda alış veriş yapılmasına, köy fırınlarından taze ekmek alınmasına, çeşmelerden su doldurulmasına izin vermiyordu. Orak vaktiydi. Başaklar bükülmüş, “biz sizsin ne yaparız” der gibiydi. Yollara gönül vermek zorunda kalmış olanlar “Daha iyi günler, yaşanmamış günlerdir!” umuduyla ANAVATANA yürüyordu.

Ocağından kopamayanlar da vardı. Yola düşmelerini alıkoyan yatalak hastalar, hastanelerden taburca olamayanlar, günü geldi gelecek gelinler, asker ocağında yavrular, yeni tutuklular ve hapishanelerde çürütülmeye devam edilenler vb vb vardı.

Onlardan biri de artık 80 yaşa merdiven dayamış Razgratlı Mümün Çakırov’tu. Sınırın kapandığı gün 11 yıl 289-uncu gün içerdeydi. 7 hapishanenin değişik hücre ve koğuşlarına bu yılların her gününü tırnaklarıyla kazıdı. “Çok tehlikeli bir Türk casusu olduğundan” tırnaklarını kesmesi için çakı bıçak vermediler. Bu ihtiyacını duvar çizerek giderdi. O, halen sağ salim, dayanabildi. Türkiye’de yaşıyor. Kendisine uzun ömürler dilerken, tarif edilmesi güç çilelere dayanan kahramanlarımızdan birinin yaşam öyküsünü anlatıyoruz.

Büyük Göç” selinin akmaya başladığı kulağıma geldiğinde, içime umut kıvılcımı düştü.  Ebadını söyleyemem, çünkü neyin büyük ve neyin küçük olduğunu değerlendirebilecek durumda değildim. İçeri düşeli 5 defa “af” çıktığında, müebbet olsam da,  umutlandım umutlanmasına, ama kalp atışlarım hızlanmamıştı. Bu defa haber aldığım olay başka bir şeydi. Göç seli bambaşka bir şey, beni de alıp götürebilirdi. Bu kıvılcım değil, bulutsuz gökyüzünden düşen bir şimşekti. Koskocaman Bulgaristan’da Türk olarak bir tek ben kalacak değildim ya! Fırsat fırsattır belki benden kurtulmak isterler, diye düşündüm. 1989 ağustosunda yatan idamlık Türklerin sayısını bilmiyordum, artık biliyorum, 7 kişiymişiz.

İçeride, aydınlığı, insanların yüzünü, özgürlüğün rengini tamamen unutmuştum. Ömürlük olmak, başka bir şeye benzemez. Bekleyişin hedefi, yatanın kendi hassasiyetini kendisinin yok etmesi, belleğini söküp atması, bilincini söndürmesidir. Aşkın ömrü 2.5 yıldır diyenler,  idamlık birinin hangi güneşin batışını beklediğini asla söyleyemez.

Umut kesilmiyor. Kıvılcım sandığım yıldırımın kalbimi nasıl deldiğini unutamam. Tutuklandığım gün de öyle olmuştu. Kelepçeler bileklerime, Razgrad şehrinde Bulgaristan Komünist Partisi (BKP) İl Komitesi binasında bulunan ofisimde takıldı. Gün ortasıydı. İl muhabiri olduğum BKP Merkez Komitesi merkez yayın organı “Yeni İşık – Nova Svetlina” gazetesine Sevar köyü inek çiftliğinin başarıları ve bu başarıların köylülerin sosyal yaşamına yansıması üstüne bir övgü yazısı kaleme alıyordum. Yazının tam ortasında merkezden bir telefon aldım ve gazetenin Tarım İşleri Şubesi Müdür Yardımcısı benden röportajımda bazı ineklerin isimlerini de kaydetmemi ısrar ediyordu. Tam o dönem, Türklerin isminin değiştirileceği hiç birimizin aklına bile esmese de, iri baş hayvanlara Bulgarca isim takılması kampanyası vardı. Ben de. “Tamam, tamam!” dedim ve sayfayı yeniden yazarak en fazla süttü “Mariya” adlı ineğin verdiğini, “Katya” isimli buzağ da her gün 2 kilo büyüdüğünü ekledim. Kapı çalındı. İçeri tanımadığım iki sivil girdi. Dışarıda üniformalı 2 milis daha olduğunu kapı arasından görebildim.

–   “Buyurun yoldaşlar, nasıl yardımcı olabilirim?” Dememe kalmadı.

–   “Kalk, şöyle kenara çekil!” Derken hemen arama tarama başladı. Rafımda ön sıra duran Vladimir İliç Lenin’in “ Solculuk, Komünizmin Çocukluk Hastalığı” kitabını karıştıran sivillerden biri,  elindeki kâğıdı birden bana uzatarak,

  • Bu ne?” Dedi.
  • Bilmiyorum!” Demeye kalmadı. Gerekçesi okunmadan kelepçelerim takıldı.

Sivilin dirseğinden çıkardığı kağıtta Razgrad garnizon komutanlığında görev alan subayların adresleri vardı. Evimi de arandı. Burada da başka bir kitabımın içinde başka bir kâğıt bulundu. Onda da Razgrad Antibiyotik Fabrikasında liste dışı üretilen ilaç katkı maddelerinin ismi sıralanmıştı.

Türkiye Cumhuriyeti’ne casusluk yapmaktan yargılandım. Komünisttim. Partiden atılmadan yargılanmam mümkün değildi. BKP MK’ nden gönderilen ve duruşmada okunan Fahrettin Halilov yoldaş imzalı bir yazıda “bilinçli ve sadık bir komünist olduğum, bana atfedilen suçlarda parmağım olduğuna inanmadıkları” ifade edilmişti. Beni suçlayan ve idam cezamı isteyen savcılık makamına duruşmada itiraz etmemişim, kendimi savunmamışım, evlatlarımın ve eşimin ismini bile hatırlayamamışım, duruşmada tek tanık olmasa da, sözde ben her şeye  “evet” deyip tüm evrakları imzalamışım. Mahkeme başkanın iyi günüymüş ve bana idam cezası vermesi gerekirken,  ömür boyu hapishane narında yatmamı uygun görmüş.

İçeri düşmem böyle oldu. Bana ne içirildiğini bilmiyorum. 12 yıl boyunca da öğrenemedim. Asıl olay hapishaneye girmemin üçüncü günü oldu. Müdürün odasına götürüldüm. Kış günüydü. Hapishane buz kesmişti. İki kişilik masa kurulmuş ve ilk kadehte insanı ısıttığını bildiğim “Pliska” kanyak şişesi açılmıştı. İsmini bir türlü öğrenemediğim orta yaşta bıyıklı bir sivil subay şöyle başladı:

—  “Hoş geldiniz Mümün Çakırov yoldaş,” derken elini uzattı. El sıkıştık.

— “Buyurun, çekinmeyin, olan oldu, şimdi oyuna yeniden başlıyoruz!” Dedi. Susuyor, uyanıyor gibiydim, ne olduğunu anlayamıyordum. Müebbet hapis cezamı idama çevirmişler ve adetlerinden olduğuna ben son görüşmeye gelmiş olabilir, diye düşünmedim, demesem yanlış olur.

–    “Şimdi sen birkaç yıl sizim için çalışacaksın ve sonra her şeyi hal edeceğiz!” Diyerek başladı niyetini anlatmaya. “Hapishanede Türkler arasında bizim için çalışacaksınız. Biz sana güveniyoruz!” derken ilk kadehi kaldırdı ve güzüme baktı.

Ömürlük bir mahkûmdum. Üç günde bu kadere alışamamış, geleceğimi görememiş, seme bir tavuk gibiydim. Aslında ben bu duruma nasıl düştüm diye sormaya başlamıştım kendi kendime de, gözlerimin önüne gerilen koğuş duvarı Çin Seti gibi, önümü görmeme, ardıma da bakabilmeme engel oluyor ve beni kendi içime sıkıştırdıkça, eziliyordum. Kadehi kaldırırken, kapana düşürüldüğümü, “Türk casusu” değil, “Bulgar ajanı” yapılmak istediğimin farkına vardım. Farkına varmakla duyulmak bilincin ilk basamakları gibi bir şey de birden bire, bu işin ucu görünmüyor, dedim kendi kendime ve ikinci yudumu davetsiz yudumladım. Türkçemizde “altı sakal üstü bıyık” diye bir değim vardır, öyle bir durumda hissetim kendimi. Arkamda Türk casusluğu ve müebbet hapis cezası, önümde de Bulgar ajanlığı ve yine müebbet hapis cezası vardı. İkisinden birini seçmem isteniyordu. 12 yıl hücrede kaldığıma göre, hangi seçeneği seçtiğimi anlamışınızdır. Bu 12 yıl içinde bir kitap okumadım, bir mektup almadım, radyo dinlemedim, TV seyretmedim, inanç ve kimlik değiştirmedim. İsmim değiştirilirken evrakları imzalamadım. Mümün Çakırov olarak ölmek istediğimi söyledim. Bana Bulgar ismi ve soyadıyla kimlik ve pasaport vermediler. Yıllar boyu içime gömüldükçe gömüldüm. Büyük bir devletin casusu olmak da bunu gerektiriyordu her halde!

Bulgar değil, Türk değil,  en iyi insan olduklarına inandığım komünistler, BKP MK yayın organında çalışırken bana bu tuzağı kurdular. O gün onları en kötü insanlar olarak tanıdığım, yakıp yıkan ve öldürenlere benzemişlerdi, yani faşistleşmişlerdi. Hapishane içinde mi, dışarıda mı, yabancı bir devlette mi, nerede kullanılmak istendiğimi bir türlü öğrenemedim.

Sonu olmayan çileleri her gün dalga dalga kucaklayıp damla damla özümserken ansızın çatlayan şimşek dünyamı değiştirdi. Kurtuluş umudu kendi kendine alevlendiği gibi, durup dururken heyecandan titremeye başlıyordum. Tamamen kurumuş göz ayazmalarımın yaşardığını hissettim.

Belleğinin insanın her şeyini bir damlada toplayan bir ateş tanesi olduğunu dışarıdayken bir yerde okumuştum ve hafızamın canlanmaya başladığını fark edince, yeniden korktum. Belleğim 11 yıl 289 günden beri beslenmemişti!” Canlanabilmesi mümkün olabilir miydi? Canlanma bile bir işe yarar mıydı. Herkes Türkiye’yi boylarsa beni tanıyan kalmayacaktı!

Aklım, 11 yıl 289 gün eski bir hafızanın hurda olduğuna takıldı. Benden ihtiyacı olan kimse olmayınca ne yapabilirdim. Ölmüş bir umudu canlandırmak güçtü. Başım ağarmaya başladığında kafatası sinirlerim ölmemiş henüz diye sevindim. İnsan umudunu mahveden ise boş umutlardı. İçerdeyken 5 defa “af “çıktı, ben hepsi “pas” geçti. Aklımdan geçmeyen kalmadı.

Ama şimdi her şey bambaşkaydı. Her gün birer ikişer çıkıyorlardı. “Çile ve çekinin bittiğini” herkese duyurmak isteyenler koğuş kapılarını alabildiğine çarpıyor, “ben kurtuldum, hakkımı helal edin!” derken adeta çıldırıyorlardı. Komşu köyden Ahmet çıktıktan bir gün sonra döndü ve dışarıda olup biteni anlattı. Kabaran umudun nefsine sığınarak eşime çocuklarıma “beklesinler” haberi gönderdim.

Kapının kapandığını hapishane hoparlöründen işittim. Sesi sonuna kadar açmışlar ve devlet ağzından haykırıyorlardı: “oturun oturduğunuz yerde!” Bu haber beni yere serdi. 5 günden sonra göz açtığımda eşim başımda, revirdeydim.

  • Korkma, sınır hiç kapanmamak üzere yakında açılacakmış! Dedi.

Nasıl olduğunu anlamadan, hemen dünyaya döndüm.

Türkiye Cumhuriyeti’ne göç etmem şartıyla üç ay sonra serbest bırakıldım. Yol kenarından yürümeyi ve kırmızı ışıkta durmayı öğrendikten sonra, kendi ismimle pasaport aldım. Mümün Çakırov olarak Türkiye’ye göç ettim. Sonra 25 yıl daha geçti. 2014’te memlekete gene döndüm. 11 yıl 289 gün yattığım, kokusunu çektiğim, karanlığına gark olduğum, umudumu yitirdiğim 7 Bulgar hapsini birer birer gidip gördüm. Gardiyanlar emekli olmuşlar. Yenileri genç ve toy! Müdürler değişmiş, beni kimse tanımadı. İçeri girdim, koğuşlarımı gördüm. Tırnak izlerimi buldum. Baktım, baktım! Onlar da olmasa her şey unutulacak mıydı diye düşündüm! Düşünüyorum! Düşüneceğim! Her kişinin ve her neslin kendi hatırası var. Kuşaklar değiştikçe anılar gömülüyor. Aşkın ömrü 2.5 yıl. Hatıraların ömrü ise bir ömür! Ötesi size kalmış.

Reklamlar