Can Suyu Verme Zamanı

nedim birinci Dr.Nedim BİRİNCİ

Konu: Kitleleri sürükleyen yeni bir dernekçilik yolunda

Bahar istemese de yazı, kapı çalıyor  sıcaklar. Yazdan bahara dönüş yolu uzak. Toplumda da öyle değil mi. Bakıyorum orta direk olmuş Cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev. İftara toplamış Müftüyü Papazı Hahamı. Partililer de orada ve bakışamasalar da aralarında, kulaklarının pası alınıyor. Bulgar tarihinde iftar veren ilk Cumhurbaşkanı olmak büyük şeref. Şu temenniyi ne zamandan beri beklemiştik:

Umarım benden sonra da, siyasi rengine bakılmaksızın bu güzel gelenek devam edecek.”

Biz hiç şüphesiz bu güzel sözleri duymak ve hayatta uygulamak  için yattık zindanlarda, şehitler gömdük 1985’lerde ve ayaklandık 1989 Baharında. Her şey gönlümüzce olsaydı ne işimiz olurdu gurbet ellerde, sılama, sığınmacı çadırlarında…  Halkımız iki çift iyi söz, bir nebze samimiyet, düşmanlıkların, korkunun, kışkırtıcılığın, ötekileştirmenin hepimizin katılacağımız defin törenine katılmak istiyor. İftar sofraları bunun için açılıyor ve herkes buyur ediliyor. İlam dininin den başka ne başka bir din, ne bir ideoloji, ne bir siyaset, ne bir kültür ve medeniyet dünyaya böyle bir sofra açmamış ve herkesi davet etmemiştir.

Geçen yıl Sofya’da birkaç defa eş dostla, aydın arkadaşlarla oruç açtık. Öyle yakası açılmamış konuların döküldü ki iftar sohbetlerine etkisi bugün de devam ediyor. İstanbul Bayrampaşa’dan bu sene de çekildi oruç kervanı, sanatçılar, ezanı ve mevlitleri iyiden iyi okuyan ve her gönle girebilen hafızlar, imamlar, ilahileriyle gökleri dolaşıp dönen sanatçılar… Balkanlar Ramazan’da bambaşka. Artık Ramazan’ı bekleyenler diyarı oldu Deliorman, Rodoplar. Minareler bir başka yükseliyor sanki göklere, bir başka yeşerdi bu yıl da doğa ve kuşların şarkıları da çok farklı…

Kuşkusuz sorulacak sorular da çok.

Üstat şairlerimizden Ahmet Emin ATASOY, Ramazan’a bir başka kapıdan girmiş ve  “DÖVÜNME ” şiirinde

hangi su yıkar bu masum kanları 
korku dört bir yanı bürüdü oy oy
 ”

demeden geçememiş.

Olayların üzerinden 27 yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün de “suçsuz faşistlerden“, “suçu olmayan komünistlerden“, “baştan başa baskı ve terör, zulüm ve katliam” olan totaliter düzenden neredeyse özlemle, biraz da övgüyle söz edenler yok değil aramızda.  Şahsen bana kalsa, bu kitlenin arasında en tehlikeli olanlar susanlardır. Bön bön bakan ve susanlar. Biz onların hangi noktada bizimle olduklarını anlayamadık. Hapiste yoktular. “Belene” toplama kampını tanımadılar. Köylerimizi milis ve jandarma zırhlılarla bastığında ve bugüne bugün sayıları bile tam olarak bilinmeyen şehitlerimizden “Helalık alma” ve defin törenlerinde bile yoktular. Birçokları gece gece katıldılar göç seline ve yürüyüşlerinde bir kusur yoktu, kaçtılar, kaçıyorlardı neden kaçtıklarını bilmeden ve beraberlerinde o denli taşlaşmış duygular getirdiler ki, ne eridiler, ne dağıldılar, ne ufaldılar ne de büyüdüler. Onların yüreğinde acıma duygusu orada da yoktu. “Bana bir şey olmasın da” bir zihniyet olmuştu ve değişmedi.

Bu grupların içinde birçok aydınımız da vardı. Onların hepsini Bursa’da “Ulu Cami” avlusundaki çınarların gölgesinde kahve ve çay sohbetlerinde tanıma imkanı bulabildik. Bulgaristan’dan birikimli gelen Razgrat’a bağlı Torlaklı  Ahmet Şerefli göçmenlik gelenekli derin kök salmış “Bal Göç” derneğinin ajitasyon ve propaganda  işlerine baktı. Bazen birlere saklandı, içinde, gönlünde ve kafasında ne varsa “Türk Doğdum, Türk Öldüm” gibi eserlerine döktü. İnsanımız ne yerse onu hazmeden. Şeker yese ballanır, zehir yese otalanır. Bu kitabı ve başka yazı ve uzun hikayeleri, bir yere kadar da şiir ve destanlarımızı okuyanlar hep ya düşündü kaldı ya da iki ucunu bir yere bağlayamadan susmaya alıştı. Bu kitaplar kalınca olduğundan insanımız karanlığın ötesini göremedi ya da bizi bu günlere getiren hileli zamanların taşlı pirincini ayıklayamadı. İnsanımızın bir kahramana, lidere ihtiyacı vardı. Onlar onun kim olduğundan, kimlerin soyundan geldiğinden, teninin neye koktuğundan, vasıflarından, kime hayrı dokunabileceğinden, ne gibi alışkanlıkları olduğundan, bir şeyler bilip bilmediğinden, okuyup okumadığından, kör cahilliğinden, ihanet etme alışkanlıklarından, koyunlar gibi önünü göremediği için gizli polisin kuyruk kokusunu izlediğinden, çarpma çorma alışkanlıklarından, anadilimizi bile konuşup konuşmadığından, camiye girip girmediğinden hiç ilgilenmedi… Kalın kitapları yazanlar da gerçekleri yazmak istemediğinden Bursa’da “Yazılan bu kitap şöyle veya böyle anlaşılmalıdır” diyebilecek biri bulunmadı.  Halkımızın, soydaşların, eski yeni göçmenlerin sahte “lider” Ahmet Doğan hakkında bilgi eksikliği içinde boğulmasından suçlu olan bir kişi gösterilemedi. Türklük haini bir lidere tapmamız istendi. Bulgar gizli polisi bu olay hakkında şöyle düşünüyordu. “Türkler koyun gibidir.” Osmanlı Padişahlarına da ayaklanmamışlar. İstedikleri “başlarında birisinin olmasıdır. Hatta o kişinin onlardan olması bile önemli değildir.” Bu mantıkla yatıp kalkan dernek, federasyon vs. başkanları, hapisçiler, eski tüfekler, kaşarlanmış başkanlar ve kendilerini siyasetçi sayanlar bile, etnik halk topluluğumuza ve soydaşlarımıza dayatılan, demokratik hak ve özgürlüklerimizin, insan haklarımızın tanınmasına ellinden geldiğince engel olan HÖH partisi ve yönetim ekibinin totalitarizm uzantısı, hainlerin haini olduğunu görüp söyleyemedi. 27 yılda bir maske indiremedi. Yanlış yazılanları yanlış olarak dayattı, doğru olanı aramadı, gerçeğin köklerine inmeye gayret etmedi.  Özetle, hainliğin başı olan, Doğan hakkında dört laf söylemediler. Hatta bu bizim “kampta“, “bizimle birlikte sürgünde yoktu“, “tutuk evinde bizi çalıştırdılar, dövdüler, ezdiler, onun kılına dokunan olmadı” vs diyen olmadı. İnsanımız, dernekle sanki herkes hain liderin gölgesiydi. “Liderleri güneşti”, güneş olmayınca gölge de olmayacaktı ve onların bir hiç olacaklardı. “Kral çıplak” diye haykıracak yürekli birileri yıllarca çıkmadı ortaya. Yüksek mimarlık öğrencisi , halk sevgilisi olan Oktay Yeni Mehmet de olmasaydı, kuru sıkı bir tabancayla haini HÖH kurultay kürsüsünden atmasaydı, karanlık zindanlaşmaya devam edecekti. BGSAM -Bulgaristan Stratejik Araştırmalar Merkezi, BULTÜRK -Bulgaristan Kültür ve Hizmet Derneği yayınları gerçeğe yıllardan beri bol ışık tutsak da, “ama bu lamba gözümüzü alır korkusuyla yaşayanlar” gerçeğe bakamadılar, çünkü onların aradığı koyu ve serin gölgeydi. HÖH yönetimine, siyaseti çarpıtma ustası sahte lidere tapanlar artık uyandılar, hatta iki yüzlü olmaya heveslenenler oldu, çünkü Bursa’dan da hem DOST kurucu kurultayına hem de HÖH 9. olağan kurultayına katılanlar oldu. Her iki kurultayda da aynı konuşmayı okumaları bile kendilerini rahatsız etmedi.

Soruyorum: Türkiye ve Bulgaristan’ı göremeyen, değişiklikleri okuyamayan, HALKIMIZI YANILTAN  bu siyasi figüranlar, BALGÖÇ ve diğer dernek, federasyonlar ve konfederasyonların başkanları Bulgaristan Türklerinden, Müslüman Türklerden, soydaş ve göçmenlerde, “biz gerçekleri göremedik, sizi de aldattık, uyuttuk, sizden yanlış kişiler için oy istedik, ÖZÜR DİLERİZ” sözlerini ne zaman söyleyecekler. Ne zamana kadar susacaklar? A. Doğan ölse, kurtulduk diyeceklerine, siyaset süprüntülerinin cenazeye gideceğine inanmaya başladım… Çok üzgünüm.

Yazımın başında işaret ettiğim o kitap ve ardından ona dayanarak Prof. İbrahim Tatarlı’nın kaleme aldığı “Bulgaristan Türklerinin Kültür Tarihi” eserinde 1984-1989 dönemini anlatırken, Ahmet Şerefli gibi o da, yanlış bir kişiyi “lide4r” olarak biçimlendirerek, hepimize çok büyük kötülük etti.

Çok uzun zaman sustuktan sonra TV yorumculuğuna ısınan HÖH kurucularından ve 2002’ye kadar Genel Başkan Yardımcılığı ve Örgüt Sorunları Sekreterliği görevinde bulunan Osman Oktay’ın  bazı konularda gerçekleri tereyağından kıl çıkarır gibi gün ışığına çıkarması ve hatta gazetelerde basması dikkati çekti. Bu gerçeklerden biri, Hak ve Özgürlükler Partisi (HÖH)’ün  Dobriç’in Baraklar köyünden Necmettin Hak ve arkadaşlarının 1986’da kurdukları illegal Bulgaristan Türklerinin Milli Mücadele Hareketi’nin devamı değil, Koşukavaklı (Krumovgrat) öğretmen Mustafa Ömer ile Slivenli  Ormancı ve Sabri İskender gibi devrimci sürgünlerin ve onların halk kitleleriyle temaslarını ve bağlarını örgütleyen ve yöneten Silistreli Nasıf Başaran tarafından kurulan ve halkın gönlünü saran “Demokratik Lik”  direniş örgütünün devamı olarak kurulduğunu kabul edip yazması, büyük ilgi uyandırdı. Bu gerçek, 2002’den beri BULTÜRK tarafından ve 5 yıldan beri de BGSAM yayınlarınca yüzlerce defa belirtildi ve artık nihayet halkımıza indirildi. Perdenin kalkması ve sahnedeki sahte kahramanların görünmesi, BAL GÖÇ gibi büyük örgütleri mutlaka hem de kaçınılmaz bir şekilde soydaşlarımızdan, göçmenlerimizden ve Bulgaristan’daki kardeşlerimizden AF Dilemeye zorlamalıdır.  Yanlış bir trene, yanlış bir gemiye ya da otobüse binen insan, gideceği yere gidemez. HÖH partisinin yönetiminde, özünde ve köklerinde kurt yeniği var ve bu mutlaka temizlenmelidir. Bu yolda ilk durak af dilemektir. Özür dilemeyi geciktiren dernek ve federasyon liderleri yeni gelişmelere engel olacaktır. Bu gelişmenin ilk çatlaklarını Cebel 19 Mayıs anma töreninde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi sayın Gökçe’nin bile paralı mitingciler tarafından yuhalandığına tanık olduk. Halkımız özür bekliyor.

Beklenen özür, Ekim ayında genel seçimlere ve Cumhurbaşkanlığı seçimine giderken olaylara ışık tutacak,  cepheler netleşecek, kimin ne kadar siyasi kör olduğu ortaya çıkacaktır. Bu yaz artık geldi, hainlerin babası Ahmet Doğan baharına asla geri dönülemez. Öyle bir yol yok.  DOST partisine açılmak isteyenlerin siyaset anlayışı kökten değişmek zorundadır.  Bugünden başlayarak her yeni gün Bulgaristan Türklerine, tüm soydaşlarımıza ve kardeşlerimiz yeni can suyu verme zamanıdır. Bu ödev öncelikle kitle örgütlerimizin, STK’ların, derneklerimizindir.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir