Ben Habibe Ahmet, Doğu Rodoplar’ın, Kırcaali – Eğridere yolunun tam ortasında, rakımı 630 m, nüfusu 350*nin üzerinde olan, ismi çok eskilere dayanan Çataklar köyündenim.
Güneşin doğuşunu ve batışını hep oralarda seyrederim ben. Hep orada, sadece orada ağlamam, gülmem ve düşünmem değer kazanır. Genellikle şiirlerimi de şirin köyümde yazarım. Köyümün Tilki Mağarası diye adlandırılan bir vadisi mevcut, şırıl şırıl, ince ince akan bir dere onu ikiye bölmekte. Bu vadide, başınızı yukarı diktiğiniz de, bütün ihtişamıyla koskoca bir dağın doruk zirvesi görülür. Sanki çok yükseklerden, bulutların üzerinden bu dağın tepesi size adeta gülümsemekte. Rodoplar’ın bir cennet köşesinde benim ateşi sönmeyen ocağım. Benim, bizim dağımız ve memleketimiz burası. Geçmişi ve geleceği ile. Eşi olmayan yeşil bir memleketimiz var, adeta bir Yeşilistan.

Ben buralarda, sarı başaklı ekin tarlaları arasında çocukluğumu görüyorum; Koşarak boy gösteren, kırmızı gelincik çiçekleri toplayan, başlarında allı pullu rengarenk eşarplarıyla, bayramlarda türkü söyleyen kızlarda gençliğimi arıyorum; Davullu zurnalı ateş etrafında çınlayan çocuk sesleri, birbiriyle yarışırcasına çayırlarda öten cırcır böceklerinin sesi hep kulağımda; Gıcırtılarıyla açılıp kapanan ahşap kapılar önünde, nasırlı elleriyle acı tütün sarmalayıp, pipolarını tüttüren ak sakallı ihtiyar dedeler, kuşaklarına kıstırılmış örekeleriyle, o zarif ince parmaklarıyla yün eğiren, kınalı saçlı ninelerimizi görüyorum daima rüyalarımda…

İşte buyum ben! Dilimden dökülen rüzgarın deli kızıyım;
“Rüzgara karşı yürüyorum
rüzgarla beraber
ateş gibiyim
güneşe doğru yürüyorum
baharla beraber
ateşi rüzgara katarak
alevler saçarak
bulutların altında gülüyorum
doludizgin yağmur gelecek biliyorum”

Bu özel girişten sonra, biraz da konumuza değineyim. Gerçi, bizim edebiyatımız başından sonuna kadar henüz daha tamamen anlatılamamış ve araştırılmamış. Benimde burada bunu yapmam imkansız ama yine de bazı bilgileri aktarmaya çalışacağım. Osmanlı’nın Rumeli topraklarına ayak bastığı ilk yıllardan sonra, rahatlıkla Bulgaristan Türk Edebiyatı için söz etmeye başlayabiliriz.

Bu topraklara gelen ilk Türklerin arasında, yönetici ve memur sıfatında birçok aydın ve eğitimli şahsiyet bulunuyormuş. Nasıl bir büyük akademisyen Naili Boratav, Darıdere doğumluysa ve Sabahattin Ali, Eğridere doğumluysa, aynı şekilde eski asırlarda da bizim topraklarımızda büyük edebiyatçılar yetişmiş.

Bugün bazılarının isimlerini Osmanlı Edebiyatı tarihi sayfalarında görebiliyoruz.
İşte güzel bir örnek isim – Kazak Abdal.

16. yüzyılda yaşayan ozanın Balçıklı olduğu bilinmektedir. 16.yüzyılda yaşayan bu ölümsüz Ata’mızın mısraları 21. Yüzyılda yaşayan torunlarına güzel bir ders verecek nitelikte;

“Dağlarda, bayırda gezen bir Yörük
Kimi timarlı sıpah, kimi ser-bölük
Bir elif’e dili dönmeyen hödük .
Şehristana gelir, ezan beğenmez.
Bir çubuğu vardır gayet küçücek
Zu’mu fasidince keyif sürecek,
Kırık çanağı yok ayran içecek .
Kahvede fagfur-î fincan beğenmez.
Yaz olunca yayla yayla göçenler
Topuz korkusundan sardan kaçanlar,
Meşe yaprağını kıyıp içenler
Rumeli bohçası duhan beğenmez.
Aslında, neslinde giymemiş hâre
İş gelmez elinden, gitmez bir kâre,
Sandığı gömleksiz duran mekkâre
Bedestana gelir kaftan beğenmez.
KAZAK ABDAL söyler bu türlü sözü
Yoğurt, ayran ile hallolmuş özü,
Köyden şehre gelen bir Yörük kızı İnci,
yakut ister, mercan beğenmez.”

Bulgaristan Türk edebiyatının asıl başlangıcı olarak, Osmanlı-Rus Savaşı sonrası (1877-1878) Bulgaristan Devleti sınırları içinde kalan Türklerin edebiyatı sayılır. Edebiyatımızı dört döneme ayırıyor. Osmanlı dönemi, Bulgaristan Devletinin kuruluşundan 1944’e kadar süren dönem (1878-1944), 1944-1989 arası dönem ve 1990’dan günümüze kadar olan dönem.
Bulgaristan Türkleri, sözlü edebiyatlarını zor koşullara rağmen günümüze kadar yaşatmışlardır. Türk Halk Edebiyatımızın atasözü, destan, türkü, mani, ilâhi, ninni, bilmece, fıkra, masal gibi türleri buralarda da varlığını sürdürmüş, yeni eserlerin ilâvesiyle de oldukça zengin bir edebiyat halini almıştır. Bulgaristan Türklerinin atasözleri, türküleri, manileri Anadolu’da söylenenlerden farklı değildir. Ancak buradaki türküler daha yanık, azınlık olmanın verdiği sıkıntıları, acıları, görülen zulümleri anlatması bakımından daha duygusal, âdeta birer ağıttır. Söyleyiş bakımından da Anadolu’da söylenen benzerlerinden pek farklılık görülmez. Sözlü edebiyatımız bugüne kadar gerektiği bir biçimde tanıtılmamış, uzmanlar tarafından da gereken değerlendirmeler yapılmamıştır. Bazı yabancı araştırmacılar bu konuya değinerek birkaç örnek göstermekle yetinmişlerdir. Bulgar araştırmacılar ise daha çok Türk Halk edebiyatının, kısmen de Bulgaristan Türkleri halk edebiyatının Bulgar halk edebiyatına etkisi konusu üzerinde durmuşlardır.

Bulgaristan Türklerinin yazılı edebiyatı, tarih boyunca bir azınlık edebiyatı olarak, Rumeli Türk Edebiyatı geleneklerini sürdürmeye çalışmış; ancak, ağır toplumsal koşullar yüzünden sık sık durgunluk hattâ suskunluk dönemi yaşamıştır. Doksanüç Savaşı, sonra da Balkan Savaşının getirdiği büyük felâketler, Bulgaristan Türkünün sözlü edebiyatında ağıt, destan, efsane şeklinde eserlerde dile getirilmişse de, yazılı edebiyatta bu konularda eserler yayımlamak kolay olmamıştır. Bir sanat eserinin yayımlanması ve okurlara ulaşabilmesi, Bulgar devletinin Türklere yönelik izlediği politikaya ve uyguladığı sansüre bağlı olmuştur. Bulgaristan Türklerinin yazılı edebiyatı bir bütün olarak araştırılmamış, birçok sorunun açıklığa kavuşturulmasına geç başlanmıştır. Bu alanda ilk yazılara Türkçe çıkan Yeni Işık ve Halk Gençliği gazetelerinin 1948 tarihli sayılarında rastlıyoruz. Bu yıllarda edebiyat ile ilgili yazılarda Hafız İslâm Ergin, Süleyman Hafızov ve Rıza Mollov gibi araştırmacıların imzalarını görebiliyoruz.

Osmanlının bu toprakları terk edilişinden sonraki dönemde, edebiyatımızı iki alt bölüme bölmek mümkün. Birinci alt dönem 1878’lerden 1919 yılına kadar ve ikinci alt dönem de 1920’lerin ba- şından 1944’e kadar devam eder.

Birinci alt dönemde yazılan sanat eserleri, geçen yüzyılın sonlarından 1908 yılına kadar Bulgaristan’da Türkçe çıkarılmış gazete sayfalarında bulunmaktadır. Bu konu, araştırılmasını bekleyen konulardan biridir. Birinci alt dönemin başlıca temsilcileri olarak Âşık Hıfzı ve Hüseyin Raci Efendi gösterilmelidir. Her ikisi de Doksanüç Savaşını konu alan olayları sergilemektedir. Özellikle Hüseyin Raci Efendi’nin “Tarihçe-i Vak’a-i Zağra” başlıklı eseri edebiyatımızda emsali olmayan bir şaheserdir. Bununla ilgili Tuna dergisinden şu parçayı aktarmak uygun olur: “Eserin değerlendirmesini yapan millî şairimiz Yahya Kemal 1921 yılında şunları yazmıştır: ‘Tarihçe-iVak’a-yı Zağra’yı Falih Rıfkı gibi Türk naşirlerine gösterdim. Onlar benden ziyâde hayran oldular. Bu kitap Türklerin vatan edebiyatında en samimi, yüksek bir şaheserdir”. Hüseyin Raci Efendi bu ölümsüz eserini Türkiye’ye göç ettikten sonra yazmıştır. Çünkü bu acı gerçeklerin Bulgaristan devleti sınırları içerisinde kaleme alınarak basılması olanak dışıydı. Balkan Savaşları da derin ızdırapların kaynağı olmuş ve bir çok sanatçımızın yaratıcılığında ana konuyu oluşturmuştur. Ancak sanatçılarımız Türkiye’ye göç ettikten sonra bu tarihî gerçekleri kaleme alabilmişlerdir. Sanatçıların göç ettirilmesiyle, Bulgaristan Türk halkı aydın zümreden yoksun edilmiş, edebiyatın gelişmesi de engellenmiştir.

İkinci alt dönem edebiyatı daha farklı koşullarda gelişmeye başlamıştır. Neully Barış Antlaşmasının (1919) azınlıkların korunması hakkında hükümleri, Bulgaristan’ın Türkiye ile dostluk ilişkileri kurulması arzusunu göstermesi, Türkiye’de Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanması, Cumhuriyetin kuruluşu ve Atatürk reformları, Bulgaristan Türklerinin de kültür kalkınmasını olumlu yönde etkilemiştir. İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde türlü konularda şiir, hikâye, röportaj gibi yazılara rastlanmaktadır.

Halkı cehaletten kurtarmak, gençlikteki millî duyguyu ayakta tutmak ve pekiştirmek, işlenen ana konuları oluşturmaktadır.

Muharrem Yumuk bir şiirinde şöyle diyor:
“Halka maarif lâzım, maarif… Varsa gerçekten bir büyük arif Gelsin de bize eylesin ta’rif: Göstersin gerçek irfan nerede?”

Mehmet Behçet Perim Bulgaristan’ı dolaşarak, halkının cehalet içinde kıvrandığını görür ve üzüntüsünü şöyle anlatır:
“Kenanda ölgün yatan Milletim Uyanmağa muhtaç…
Budur zahmetim. Bunun için çarpar göze mihnetim
Dertlerim çok, sorma, ah Deli Kamçı!
En büyük bir köyde bir tek mektep yok
Mektepsiz köylerde dinden eser yok,
Sarıklı çok, lâkin dindar olan yok
Bilgisizlik yıkmış milleti, Kamçı…”

Mehmet Fikri’de ise gençliğe bir çağrı var. Sanatçı, gençlerin cehaletten uzaklaşmalarını ve ilerlemenin, gelişmenin yolunda yürümelerini istemektedir:

“Korkma yürü, ümidisin milletin
Her manii yıkar, ezer himmetin
Senin azmin yükseltecek milleti
Mahvedecek cehaleti, zilleti…
Uyan, uyan… Bu girdaptan uzaklaş!
İlerleyen milletlere koş, yaklaş!…”

Turan gazetesi sayfalarında Mehmed Oğuz imzasıyla yazılmış şiirlerde de tarihimizden alınan güç ile gençlerin uyanması; sevgi ve bilgi saçmaları çağrısı vardır:

“Yıllardır şu çorak yurt,
Gür sesini bekledi.
Yıllardır Yüce bozkurt
“Uyan artık sen!” dedi.
Ne başlangıç, ne de son,
Sana engel olmasın. Bu yeni Ergenekon,
Cağıldasın, solmasın. Bilgi, duygu, sevgi saç!
Yenilik yollarına…
Bu “yeni doğuş”u aç, Öz gücünle yarına.”

Bu dönemde pek çok yazar, şair göçlerle yurtlarını terk ettiğinden Bulgaristan Türk Edebiyatı büyük yaralar almıştır. 1922’de Nüvvap Medresesi’nin Şumen şehrinde açılmasına kadar bu edebiyatta önemli bir gelişme kaydedilmez. Türkiye’de öğretim gören Ali Osman Ayrantok, Mehmet Behçet Perim, Oğuz Peltek, Zeki Tunaboylu gibi yazar ve şairler, Nüvvap Medresesi’nden yetişen Mehmet Fikri, Osman Kılıç, Sabir Demir, Selim Bilâl gibi yazar ve şairler ve Âşık Hıfzı, Hüseyin Raci Efendi, Mustafa Şerif Alyanak, İzzet Dinç, Mehmet Müzekkâ Con vb. Bulgaristan Türk Edebiyatının gelişmesinde önemli katkılar yapmışlardır. Türkiye’ye göç eden Ali Haydar Taner “Beyaz Zambaklar Memleketinde”, Mehmet Behçet Perim “Göçmen Ahmet”, Ali Kemal “Alev ve Kül”, Ethem Ruhi Balkanlı “Şehit Evlâtları” gibi romanlarıyla Bulgaristan Türklerinin millî ruhunu,sosyal durumunu dile getirmişlerdir.1930’lu yıllarda iktidara gelen Bulgar milliyetçilerinin zamanında Türk düşmanlığı had safhaya çıktığından zaten sınırlı sayıda Türkçe basılan gazete ve dergiler kapatılmış, şair ve aydınlar da tehdit ve baskılara maruz kalmışlardır. Bu durum, II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sürmüştür. Bulgaristan Türk Edebiyatı 1944’e kadar bir dereceye kadar kendini korumuş olmakla beraber kayda değer çok büyük bir gelişme olmamıştır.

Şimdi de komünist dönem olarak adlandırılan yıllara geçelim.

Bu dönemle ilgili şair Ahmet Şerif Şerefli şöyle yazıyor:
“Totaliter rejimin ömrü 45 yıldı. 45 yaşında öldü. Bulgar yazarlar Birliğinin 3000 kayıtlı üyesi bulunuyordu. Kuluçka makinesinin ürettiği civcivler gibiydi onlar. Kırmızı ışık yanınca uykuya yattılar, yeşil ışık yanınca uyandılar. Fabrikada üretilen mallar için bile roman yazma emri aldılar ve yazdılar, tütün kırımı, derin güz sürümü için şiirler yazdılar. Güdümcülük, şiarcılık Bulgaristan’a Sovyetler’den gelmişti. 300 milyon Sovyetler’de 300 bin yazar kayıtlıydı. Kızıl Sovyet faşizmi yetmiş yaşında öldü. Gerçi edebiyat ve sanat için yatırım yapılıyordu. Ama pazarda sadece konfeksiyon bulunuyordu. Bu rejimler dünyaya edebiyatçı, sanatçı veremediler”.

Bunlar Ahmet Şerif’in tarihe bıraktığı notlar. Bu isim ile alakalı ilginç bir durumu da aktarmak istiyorum. Bugün ülkemizde, bu şairimizin adını taşıyan ve Türkçe kitaplardan oluşan tek kütüphane onun doğduğu köydedir. Bu kütüphane TİKA tarafından yapılıp açılmıştır. Keşke buna benzer kütüphanelerimiz çoğalabilse…

Evet, Bulgar ve Sovyet “kardeşleri” örnek alan birçok Bulgaristan Türk yazar ve şairi de elbette geri kalmamak için çok çaba harcadı ve Komünist Partisinin isteği doğrultusunda sanatla ilgisi olmayan “eserler” yazmaya mecbur bırakıldı. Partinin istekleri üzere eser yazmayan sanatçılar ise Belene ölüm kampında, hapisanelerde ve sürgün edildikleri Bulgarların yoğun yaşadığı bölgelerde, duygularını gizlice şiire döker, karanlık günlerin aydınlığa kavuşmasını beklerlerdi, işte bu sanatçıların birçoğu şimdi Anavatan’da özgürce eserlerini kitap halinde yayımlamakta, estetik değeri daha da yüksek yapıtlar üreterek, edebiyatımızı gerçek sanat eserleriyle zenginleştirmektedirler.

1950’lerde ve 1970’lı yıllarda yetişen sanatçılar, Bulgaristan Türkleri edebiyatına yeni davranış, yeni haykırış, yeni içtenlik getirmişlerdir. 1950’lerin başlarında edebiyatın ön saflarında bulunanlardan Selim Bilâlov, Riza Mollov, Kemal Bunarciev, Yusuf Kerimov, Enver İbrahimov, Salih Baklaciev, Süleyman Gavazov, Hasan Karahüseyinov vb. birinci kuşak sanatçılar grubunu oluşturmaktadır.

İkinci kuşak sanatçıların başında da Ahmet Şerifov, Sabri Tatov, Ahmet Tımışev, Niyazi Hüseyinov, Muharrem Tahsinov, Lütfi Demirov, Mehmet Bekirov, Sabahattin Bayramov, Halit Aliosmanov, Lâtif Aliev, İshak Raşidov, Mehmet Davudov, Mehmet Çavuşev, Nevzat Mehmedov, Ömer Osmanov, Recep Küpçü, Ali Kadirov ve daha bir sıra yazar ve şair bulunmaktadır.

İkinci kuşağın bir devamını oluşturan ve edebiyatımıza değerli eserler kazandıran sanatçılardan Mustafa Mutkov, İsmail Çavuşev, Faik İsmailov, Halim Halilibrahimov, Süleyman Yusufov, Durhan Hasanov, Osman Azizov, Şaban Mahmudov, Şahin Mustafaov, Naci Ferhadov, Sabri İbrahimov, Ali Bayramov, İslâm Beytullov, Turhan Resiev, Ahmet Eminov, Aliş Saidov, Mustafa Çetev, Mehmet Sansarov, Ali Durmuşev ve adlarını sayamadığımız daha birçokları üçüncü kuşak sanatçılar grubunun başında bulunmaktadırlar. Söz konusu alt dönem edebiyatında kadın sanatçılarımızdan Mefkure Mollova, Nadiye Ahmedova, Lâmia Varnalı, Necmiye Mehmedova, ve Nebiye İbrahimova varlıklarını kanıtlamışlardır.

İkinci ve üçüncü kuşak sanatçılarda yeni edebî yapılışlar belirmiş ve özellikle şiirde sanat daha gelişmiştir. Ayrıca Recep Küpçü, şiirde duygusallığı güçlendirmiş, Mefkure Mollova şiire ince bir lirizm getirmiş, bazı şairlerimiz ise çağdaş şiirimize yiğitçe bir anlatış yöntemi sağlamıştır.

Böylece Bulgaristan’da Türk şiiri kişinin içten yaşantılarıyla dile gelerek kişisel bir özgürlük kazanmıştır.

Bu edebiyatın bir özelliği daha vardır ki, bu da folklor ve köylü bilinci üzere kurulan edebiyatla bağlantısını kesmemesidir. Hasan Karahüseyinov ve Lâtif Aliev Bektaşi ortamından gelerek köy ortamının toplu görünümünü canlı bir görüşle ölçerek geleneksel ve duygusal bir hava içinde canlandırmışlardır. Lütfi Demirov ise köylü şairi sıfatını kazanarak, köylü pastoral anonim halk şiiri türünde yazmıştır. Bu eğilimi Niyazi Hüseyinov, Şaban Mahmudov, Süleyman Yusufov, Şahin Mustafov, Faik İsmailov, Naci Ferhadov, Ahmet Eminov, İsmail Çavuşev gibi şairler de sürdürerek, geleneksel folklordan, daha yaratıcı ve kişisel bir biçimde yararlanarak, Bulgaristan Türk edebiyatının gelişmesinde bir köylü şiir akımının daha belirgin çizgilerle gelişmesini sağlamışlardır. Böylelikle karma bir düşünce estetik nitelikleri kavrayarak, köyden başlayan yeni edebiyat, yeni şiir özelliği alarak tekrar köye dönmüş, köyün sorunlarıyla bağlanmış ve yeni bir özellik kazanarak ortaya çıkmıştır.

Hikâye türünde değerli eserler veren Selim Bilâlov, Kemal Bunarciev, Ahmet Tımışev, Sabri Tatov, Hüsmen İsmailov, Muharrem Tahsinov, Halit Aliosmanov, Ali Kadirov, Mehmet Alev,Mustafa Bayramali, Halim Halilibrahimov ve daha birçok sanatçımızdır. Uzun hikâyede İshak Raşidov’un imzası bulunmaktadır.

Roman türünde ilk adımlar 1960’da atılmıştır. Sabri Tatov ilk romancımız olarak edebiyatımızda yer edinmiştir. Ayrıca Ömer Osmanov’ta romanlar yazmıştır.

Mizah ve fıkra alanında da başarılı eserler yazılmıştır. Mehmet Bekirov, Ahmet Tımışev, Turhan Rasiev,Ali Durmuşev, Nihat Altınok vb. bu tür eser yazan sanatçıların başında bulunmaktadır.

Sahne eserleri türünde de başarı sağlanmıştır ve en ağır basan bir perdelik piyeslerdir. Bu edebî türde ilginç eserler veren Yusuf Kerimov, Hasan Karahüseyinov, Sabri Tatov ve daha birçok sanatçı olmuştur.

Çocuk edebiyatı da bu dönemde oldukça gelişmiş ve çocuklara ait bir hayli şiir ve düz yazı eserleri yazılmıştır. Çocuk edebiyatının gelişmesi Ahmet Şerifov ile başlar ve Nevzat Mehmedov, Nadiye Ahmedova, İshak Raşidov gibi birçok sanatçının eserleriyle zenginleşir.

Eleştiri türünde ilk adımlar 1948/50’de atılır ve 1950’lerde geliştirilerek 196O’lı yıllarında ilginç yazılar yazılır,Türkçe yayımlanan sanat eserleri değerlendirilir. Eleştiri alanında başarıyla çalışan Riza Mollov, İbrahim Tatarlı, İshak Raşidov, Mehmet Çavuşev ve İbrahim Beytullov gibi araştırmacılar olmuştur.

Burada bir parantez açıp,sevilen şairimiz Recep Küpçü’ye sözü bırakıyorum, herhangi bir ekolden öğrenmiş olan bir şair değildir, o kendi ekolünü kendisi kurdu. Milli şuur onun yoluna ışık saçan meşalelerden biri, belki de en önemlisidir. Onun bu görüşlerinde, bir milleti kendisinden başka kimsenin düşünemeyeceği inancı yatar.

O, küllenen gerçekleri ocağı eşeleyerek bulup ortaya çıkardı.
İşte hala hafızalardan silinmeyen mısraları;
“Bulgaristan
Yabancı değilim
Bulgaristan
Yabancı değil doğduğum Yollarım
Mezarlarına ellerimle
İndirdiğim Babam ve annem
Senin toprağındadır
Bulgaristan
Yabancı değilim ben Türkoğlu Türk’üm!..”

Recep Küpçü’nün yakın arkadaşı olan ve Bulgaristan’da çağdaş Türk Edebiyatının en güzel seslerinden biri olan Naci Ferhadof’un birkaç aşk dizesine yer vermeden olmaz;

“Peşinde koşmaktan titrer oldu dizlerim
Hadi gülüm, Yıllar oldu yollarım gözlerim,
Varsın bu halimi görenler deli desin,
Bekliyorum çimen gözlüm, nerdesin!..
Yoruldum, çok aramaktan olacak seni…
Şimdi sen, Belki başka gözlere sihirli bir perdesin,
ama ben, hep öylesine iyimserim seni sevdim seveli,
bekliyorum, çimen gözlüm, nerdesin?”
Unutulmaz Mefküre Mollova ise yine, kendi üslubuyla ince telden çalmakta;
“Gençlik Gözü güzel olanın
Özü de güzel olur
Senin gözlerin pek güzel
Güzel özünü n’olur
bir ömürcük bana ver”
Sabahattin Bayramov, edebiyatımızın diğer temel taşlarından birisidir.
Onun “Anılar” şiirini okumak istiyorum size;
“Anılar, anılar, anılar…
Kimsesiz gecelerime,
sıcak bir kadın misali
Beni severcesine sokulan
gündüzleri ömrümün.
Sararıp solan dileklerimin
daha çatlamamış tomurcuk hali
Ne ederim ben,
nasıl yaşarım sizi kaybettiğim gün?
Tasasız bir çocuk oynar uzaklarda
Kırığı döküğü yok henüz bir tek oyuncağın
Bir bahar ki sonra, çiçeği yanmamış kırağıda karda
Sahteliğini duymamış seven kucağın…
Kaybettiğim her sevgili,
kazandığım dost yüzü
Her sönen ateşimin bıraktığı yanık iz
Her sabahtan beklemediğim o lekesiz gökyüzü,
Her kırılan dalda kalan meyvelerim sizsiniz;
Anılar, anılar, anılar…
Ben, sizinle seviyorum kendimi
Ben sizde temiz…”

Günümüzde bu yazar ve şairlerimizin eserlerini özel bazı koleksiyonlarda veya birkaç devlet kütüphanesinde bulabiliriz. Burada üç kapsamlı antolojiyi anmadan geçmek olmaz.
İbrahim Tatarlı, “9 Eylül 1944’ten Sonra Bulgaristan Türklerinin Edebiyatı-Antologiya” ve “Bulgaristan Türkleri’nin Edebiyatı – Antoloji”, başlıkları altında iki kitap yayımlar. Antologiya’da Türk azınlık edebiyatının 1944’ten sonraki dönemi ele alınarak oldukça ayrıntılı bir önsözden sonra 28 sanatçının eserlerinden örnekler verilmiştir.1964 yılında yayımlanan Antoloji’de de 1944-1964 yılları döneminde Bulgaristan Türkleri edebiyatının başlıca temsilcileri olarak 39 sanatçı hakkında kısa bilgiler ve eserlerinden örnekler verilmiştir.
İbrahim Tatarlı’nın söz konusu iki antolojisinden sonra Bulgaristan’da yerli Türk sanatçılarının bir hayli eseri yayımlanmıştır. 1960 yılında A. Şerifov’un Müjde eseriyle başlayan yayın faaliyeti, 1969’da yine A.Şerifov’un Üçüncü Adım kitabıyla Türkçe eser yayımlamaya son verilmiştir. 1964’ten sonra “Halk Eğitimi” Yayınevinde sanatçıların başlı başına 22 şiir kitabı ve 24 hikâye, büyük hikâye, roman ve gezi notları basılmıştır. 1964’ten sonra basılmış şiir ve hikâye derlemelerinin sayısı ise 8’dir. Beş yıl (1965-1969) içerisinde “Halk Eğitimi” Yayınevince yayımlanan, Yeni Hayat dergisi ve Türkçe gazetelerde de çıkan sanat eserlerinden seçmeler yapılarak yeni antoloji ve derlemeler hazırlanabilirdi.

1987’de Nimetullah Hafız’ın ” Bulgaristan’da Çağdaş Türk Edebiyatı Antolojisi”, 1944-1984 başlıklı iki ciltlik eseri İstanbul’da Kültür ve Turizm Bakanlığınca yayımlanmış ve aynı başlığı taşıyan üçüncü cilt de 1989’da basılmıştır.

40 İlk iki ciltte alfabe sırasıyla verilmiş sanatçıların sayısı 64’tür.

Üçüncü cilt çocuk edebiyata olarak hazırlanmış ve burada yine alfabe sırasıyla 33 sanatçının eserleri verilmiştir. Bunlardan 29 sanatçıya ilk iki ciltte de yer verilmiş ve bu kişiler başka eserleriyle temsil edilmişlerdir.

Aralık 1984’te başlatılan ve 1985’in ilk aylarında Türklerin adlarının zorla Bulgar adlarıyla değiştirildiği, ölüm kamplarını ve hapisanelerin Türklerle dolduğu, Bulgaristan’da Türk yoktur, denilen bir dönemde, N.Hafız, hazırladığı antolojisiyle Bulgaristan’da Türk varlığını ispat etti, bu çalışmasıyla o karanlık günlerde Bulgaristan Türklerine manevi destek oldu.

Bulgaristan Türklerine soykırımı uygulandığı aynı dönemde bir antoloji daha basıldı. Mehmet Çavuş “20. Yüzyıl Bulgaristan Türkleri Şiiri (Antoloji) eserini 1988’de İstanbul’da yayımladı. Bundan önce hazırlanmış antolojilerde 1944’ten sonraki dönem ele alınmış, Bulgaristan Türkleri edebiyatı manzum ve mensur eserlerle temsil edilmiştir. M.Çavuş, eserin başlığından da görüldüğü gibi, yüzyılımızın başlanndan bu yana Bulgaristan Türk şiirini konu seçerek, toplam 74 şairin eserlerinden örnekler veriyor. Bunlardan 46’sının özgeçmişi ve eserleri hakkında kısa bilgiler verirken, kalan 28 sanatçının sadece doğum yeri veya yaşadıkları bölgeyi belirtmekle yetinmiştir. Antolojinin Araştırma bölümünde XX. yüzyılla kalmayarak, XV. yüzyıllara kadar uzanıyor ve daha birçok sanatçı ve yeni eserlerle şimdiye kadar bilinen sanatçılar listesini bir hayli genişletiyor.

Son edebiyat dönemimizi, artık rahatlıkla özgürlük dönemi olarak adlandırılabiliriz. 1989 yılı, Büyük Göç yılı olarak tarihimize geçmiştir. Aslında 1989 yılı Büyük Göç’ün başlangıcı olmuştur. Çünkü göç günümüzde de devam etmektedir. Yirmi bin Türk aydının Bulgaristan dışında bulunduğu söylenmektedir. Bulgaristan Türklerinin aydın zümresi oldukça azalmıştır. Bulgaristan’da yaratıcılığını sürdüren ve büyük saygıya değer bu aydınlarımızın, kültür ve edebiyat geleneklerimizi ayakta tutmak ve hattâ geliştirmekte kararlı oldukları bir gerçektir.
1990’dan bu yana demokratikleşme yolunda adımlar atmakta olan Bulgaristan’da edebiyatımız, estetik değeri yüksek yeni yeni eserlerle zenginleşmektedir. Hatta, bu son çeyrek asır bizim edebiyatımız açısından bir altın dönem olarak adlandırabilir. Bu dönemde bir çok şair ve yazarımız yeni yeni eserler yarattılar. Belki de binden fazla kitap basıldı. Aynı zamanda bir çok ünlü yazar ve şairimiz rahmetli oldu. Günümüzde, hala Bulgaristan’da yaşayan ve yaratan edebiyatçılarımızın bazılarını anmakta yarar vardır. İsmail Çavuşev, Naim Bakoğlu, Turhan Rasiev, Aliş Saidov, İsmail Yakubov, Kadir Osmanov, Ali Durmuşev, Sabri İbrahimov, Mehmet Alev, Saffet Eren, Habibe Hasan, Ali Durhanov, Rüstem Aziz, Mustafa Bayramali, Bayram Kuşku, Habil Kurt, Nurten Remzi, Emel Balıkçı, Hasan Üzeyir, Mehmed Keçici ve daha nice yaratıcımız hala yeni eserler peşinde koşmakta. Aynı zamanda bizden daha genç kuşakların temsilcileri de çoktan ilk meyvelerini vermeye başladı. Burada Resmiye Mümin, Şefika Refik, İsmet İsmail, Hatice Durgut, Aysun Ramadan gibi isimleri rahatlıkla sayabilirim. Anadilimizde yazmayan Türk asıllı yaratıcılarımız da bulunmakta. Bunların arasında Mümün Tahir, Nevin Sadıkova, Vildan Bayramova, Vildan Sefer ve Selver Alieva’yı özellikle anmak isterim.

Aynı zamanda son dönemin bazı önde gelen kalem erbapları, 1989 yılında Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldılar, onların listesine daha önceki yıllarda göç etmişleri de dahil edersek, suyun ötesinde bayağı bir kalabalık oluşmakta. Bugün, Türkiye’de yazarlık serüvenini devam ettirenlerden Ahmet Türkay, Niyazi Bahtiyar, Durhan Hatipoğlu, Ahmed Emin Atasoy, Galip Sertel, Nihat Altınok, Şaban Kalkan, İsa Cebeci, İbrahim Kamberoğlu, Yusuf Taşkın, Mehmet Çavuşoğlu, Şükrü Esen, Hafize Gün, Mümin Topçu, Mustafa Aladağ, Arzu Tahir, Kadriye Cesur, Hüseyin Mevsim, Mehmet Türker, Aziz Taş, Hilmi Haşal, Aynur Açıkgöz, Suna Yılmaz ve Halime Yıldız gibi isimler bizim gerçek birer gurur ve kıvanç kaynağımızdır.
Göçmen kardeşlerimizin penceresinden baktığımızda genellikle tarifsiz bir memleket özlemi ve sevgisi görmekteyiz.

Yurdunu terk etmek zorunda kalan İbrahim Kamberoğlu, Bulgaristan’da yaşadığı yıllarının, eşinin, dostunun bir masala dönüşmesinden şikâyetini şöyle dile getiriyor:

“Not defterim hafızasını yitirmiş
Cevap vermiyor aradıklarım.
Çok da yaşlı sayılmamam hani
Daha torun yüzü bile görmedim
Ondandır çocuklarla çocuk oluşum
Ve hiç utanmadan
Onlarla güler onlarla ağlarım…
Böyle telâşlı, ürkek görürseniz
her şafak vakti yollarda beni
Aradığım Kaybolan yıllarım.”
Mümin Topçu’nun her ne kadar umutları tükenmemiş olsa da, öksüz bırakılan ve çaresiz gözlerin gönlünü şefkatle okşamakta;
“Umuda yolculuk trenleri geçmiyor artık çaresiz insan yığını istasyonlarından karşı dağların karanlığı büyüdükçe tutunamıyor öksüz gözler”
Süleyman Adalı’nın 2004’te Gebze’de Ressam Kamber Kamber’in “Bekleyiş” adlı tablosu üzerine söylediği bir şiirinden birkaç satır;
“Gece bembeyaz, tren kara.
Elleri kelepçeli üç sevgiliyi
Alıp götürüyor tren uzaklara.
Tren varacağı yere çoktan ulaştı,
Sallanan üç mendil düştü yere.
İnce bir hüzün çöktü vadilere
Ve Kamber Kamber’in fırçasıyla
Üç Rodop dilberi anıtlaştı.”
1989 Büyük Göç’ü ile terk edilen köylerdeki evler için yazdığı “Ağlayan ev” şiirinde Şaban Mahmut Kalkan şöyle diyor:
“Deliorman’da küçük bir köy var
O küçük köyde bir ev ağlıyor,
O evde çocuklar vardı cıvıl cıvıl
O evin bahçesinde çiçekler vardı
İnsanları o evden kovulmadan önce”

Türkiye’deki edebiyatçılarımızın özel yaşantı ve çalışma şartları olumlu sayılırken, bizlerin buralardaki keyfimizin ise pek imrenilecek tarafı kalmadı. Ne gibi zorluklarla karşılaştığımız ortada. Bir taraftan maddi sıkıntılar içinde boğuşurken, diğer taraftan yazdığımız eserleri yayımlamakta ve okuyucuya ulaştırmakta zorluk çekmekteyiz. Hala bir yazarlar kuruluşu altında toplanmış değiliz. Bir çatı altında toplanmayı nedense istemiyoruz. Ne bir yayın evimiz var, ne de kitaplarımızı satacak ve dağıtacak bir teşebbüs. Birkaç ay öncesi Rusçuk’ta bir toplantımız oldu, fakat hala bir gelişme yok. Aldığımız duyumlara göre, Türkiyeli kardeşlerimiz de dernekleşerek, bizlerle bütünleşmek istiyorlar. Aynı amanda, Bursa’da bir yazarlar toplantısı gerçekleştiğini de öğrendik.

En sonunda birleşeceğiz, daha fazla ve iyi yapıtlarımız okuyucularımızla buluşacak! Kültür evlerimiz, dernek salonlarımız, bizlere kapılarını açacak. Öyle, ama şimdilik bunlar sadece kuru bir hayal.

En azından hala hayal kurabiliyoruz ve kalemi elden düşürmüyoruz…
Esef verici bir olaydır ki bazen gerçekler sosyalist rejim tarafından silinip süpürülmüştür.
Ozanlarıyla beraber bize devredilen sadece geçmişimizin yankısı olan mısralar ve canlı hatıraların uyandırdığı sonsuz ıstırap kalmıştır.

Dedelerimiz, atalarımız buralarda doğmuşlar, buralarda yuvalanmışlar, nafakasını kuşak arasına sıkıştırıp gelip yine buralara Rodoplara dönmüşler. Hayat serüvenleri nasılmış – istedikleri önünde istemedikleri ardında öylesine rahat mı yaşamışlar-sanmam. Beni de düşündüren bu ya zaten, elbet dünya kapıları herkese açık isteyen istediği yere gidebiliyor, istediği yerde kalabiliyor…

Ama yuvalarını terk eden kuşların yamaçlarda o sesleri yok mu;

insanı eritiyor, bitiriyor, yok ediyor. Başımızdan nice kasırgalar geçti başımızı dik tuttuk, dişimizi tırnağımıza katıp doğduğumuz yuvalara tutunarak ,onların sıcaklığına sığınarak yaşadık, yaşıyoruz, yaşayacağız Rodop dağlarında,
Ardanın akışını dinleyerek, geri taviz vermeden ….
Baharları bekleyeceğiz ardı sıra-
Bizim baharları-
bizim Dağlarda
Rodoplarda…
tüm Balkanlarda!

20.05.2016-Kırcaali.
Ömer Lütfi Kültür Derneği

Reklamlar