Bulgaristan Balkan Sevgisi

Tarih: 06. 02. 2018

Yazan: Elif Güneş

Konu:  Adım adım Bulgaristan

Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği (BULTÜRK) yönetimi Şubat 2018’in başında bir memleket ziyareti gerçekleştirdik. Ziyaretimizin amacı yalnız memleket havası koklamak, Avrupa Konseyi 6 aylık yönetim döneminde siyasi durum değerlendirmesi yapmak, yeniden yeşeren Türk dernekçileriyle haşır neşir olmak değil, bir de görevine yeni atanan Sayın Sofya Büyükelçimiz Hasan Ulusoy’a iki ülke ve tüm Bulgar ve Tükler için başarılı bir misyon dilemekti.

Biz İstanbul’dan 8 kişilik bir heyet olarak yola çıkarken, radyo gece bültenleri, Yunan Adalarına büyük sayıda feribot yanaştığını ve Makedonya’ya “Makedonya” denmesini kabul etmeyen Yunanları Atina’ya taşıdığını haber veriyordu.

Benim baba tarafım (Plovdiv) Filibe’li olduğundan, soy köklerimin de bu şehrin kabristanlığında yattığını iyi bildiğimden, bizim evde hep ikide bir açılan Filibe konusunu, bu kadim şehrin 5 tepesinden biri olan Nöbet Tepe taşına sırt dayamış çardaklı evimizin avlusundaki dev kestane altında gecelerce süren sohbetleri gazete ve kitaplardan bilgilerle hep beslemeye çalıştım.

İşte bu defa da, iki yönlü ana yolun tabelalarında önce Bulgaristan sonra da Haskovo ve ardından da Plovdiv-Filibe belirince yüreğim yine hopladı ve sabahın erken saatinde, arka koltukta uyuyan arkadaşlarımın gibi biraz kestirmek aklımın ucundan bile geçmedi. Trakya tepsi gibi…

“Bultürk” Başkan Yardımcısı Şakir ARSLANTAŞ’ın oğlu Berk kardeşim şoför koltuğunda. Arkamızda ağarmaya çalışan sabahın ilk ışıklarından kaçıyormuş gibi karanlığı alabildiğine deliyor. Asfalta serpişmiş gece yağmuru şakıyor.

Ben ise gözlerimi yummuş, tarihin karanlığında, 5.2 milyon kilometre karelik bir İmparatorluk kuran, bir tarihsel liderin kimliği, şanı şöhreti üstüne (adı ile ilgili kavga), 2 300 yıl sonra bugün de yeniden alabildiğine kızışan,  200 bin Yunanı başkent Atina’ya toplayan Aleksandır Makedonski’yi arıyorum. Roma’nın bir şehir devlet olduğunu herkes bilir. O, öteki şehir devletlerini savaşlarda yenerek büyük bir imparatorluğu kurabilmiştir. Bu dev imparatorluğun içinde bulunan, günümüz Makedonya’sının adı o zamanlar E m a t i y a imiş.  Genç Al. Makedonski’yi babası II. Filip’in yerine tahta çıkaran, bugünkü Yunanistan Topraklarında bulunan ve 2 şehir devlet olan Tebai ve Atina’yı savaşta yerle bir edip ele geçirmesi ve ardından Makedon devletini diğer Yunan şehir devletlerine karşı üstün kılması olmuştur. II. Filip Yunanlara boyun eğdiren ve Balkan Yarımadasında en güçlü monarşiyi kuran hükümdardır. Babasının tahtına oturduktan sonra oğlu Aleksandır ‘ın Fars imparatorluğunu dize getirmesi ise, onu dünya lideri yapmış, Doğu ile Batı dünyasını birleştirmesine, Doğu ile Batı uygarlığının kaynaşması yolunu açmasına ışık vermiştir.

Gelişmeler böyle olsa da M.Ö. 168’de Pidna Savaşından sonra Makedonya olduğu gibi yine Roma İmparatorluğu sınırları içine alınmıştır.

Günümüzde Makedonya dendiğinde Balkan Yarımadasının göbeğinde bir coğrafi bölgeyi düşünsek de,  “eski Makedonya” dendiğinde M.Ö. 148 Roma İmparatorluğu, M.S. 395 Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) bir eyaletini, VI. Ve VII. Yüzyıllarda bu topraklara İslav boyların yerleşmiş. 670 – 675 yılları arasında bölge merkezindeki Manastıra Bulgar hükümdarı Kuber’in pos atmış. IX. Yy.’da Makedon topraklarının Birinci Bulgar Çarlığı sınırlarına kayılmış. 971 yılında Bulgar Çarlığının doğu eyaletlerinin Bizans egemenliğine katılmasından sonra, Bulgar devlet merkezi Makedonya’ya kaymıştır.

1018’de bu bölge bütünüyle Bizans’ın eline geçince Başkenti Ohri’ye çeken Kaloyan (1197–1207) ve II. İvan Asen (1218 – 1241)  Bulgar çarları tarafından Bizans boyunduruğundan kurtarılmayı başarmıştır. Makedon toprakları, (1331 -1355) yılları arasında hükmeden Kral Duşan zamanında Sırbistan’a bağlanmış, 1389 Kosova Savaşından sonra da Osmanlıya katılmıştır.

Olaya Bulgar tarihçiler açısından baktığımızda, bölgede yaşayan İslavlar Hristiyanlığı Bulgar Çarı I. Boris (864 – 889) devrinde kabul etmiştir. Bulgar ve Makedon halkı Rum Ortodoks Kilisesi’ne karşı ortak savaş vermiştir. Osmanlı Sultanı bir fetvasıyla 1872’de Yunan Papazlar bu topraklardan kovarken, Doğu Ortodoks Hristiyan Kilisesi çanları çalmaya başlamıştır.

Makedonların milli bağımsızlık kıvılcımları ilk kez 1878’de, günümüz Bulgaristan topraklarındaki Kresna ve Razlog Ayaklanmasında çakarken, hemen ardından günümüzde Türk ve Müslüman düşmanı Bulgar milliyetçiliği’ni şiddetle körükleyen İç Makedon Devrim Örgütü (VMRO) 1903’te kurulmuştur.

1912–1913 Balkan Savaşında Osmanlıdan kopan Makedonya toprakları, 1913 Bükreş Antlaşmasıyla Sırbistan ve Yunanistan arasında paylaşılmıştır. 1929’da Yugoslavya’ya bağlanan bu topraklar, İkinci Dünya Savaşından sonra Yugoslavya Federatif Cumhuriyeti’ne katılmıştır. Yugoslavya’nın dağılmasıyla, 1991’de özerkliğini ve 1993’te Makedonya Cumhuriyeti olarak bağımsızlığını ilan etmiş, fakat Yunanistan’ın adına itiraz etmesi sonucu, Birleşmiş Milletler tarafından Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti adıyla tanınmıştı. Tabii kadim tarihi olan bu halkın ilk bağımsız devlet sınırlarını Büyük devletlerce çizilirken, “Batı Trakya”, “Ege Trakya’sı” vb. bölgeler milli sınırlarından kırpılmıştır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşında bir Krallık olan Yunanistan’ın gözü hep Doğu ve Orta Balkanlar üzerinde olmuş, hatta 1945’te sınırlar yeniden çizilirken Yunanlar Stanimaka (Asenovgrad şehrine kadar Batı, Orta ve Doğu Rodop bölgesini Karadeniz’e Kadar devlet sınırlarına katmak istemiştir.

Aracım Filibe (Plovdiv) şehrine girerken dinlediğim sabah haberlerinde Makedonya’nın devlet olarak adını değiştirmesi için yapılacak Atina mitingine 1 milyon kişinin toplanacağı bildirildi. Yorumda, “Yunanların Makedonya hükumetine” karşı baskıdan artık ilk sonuçları aldığı, önce kırmızı bayrağının sol kenarındaki yıldız, 1992–1995 döneminde aynı bayrağın ortasına konan güneş söktürüldü. Ardından yerine, Aleksandır Makedonski’nin sancağının bir başka biçimi olan,  daha büyük güneşli bir bayrak geldi. Sırada Üsküp’ün Özgürlük Meydanındaki Büyük İskender abidesinin yıkılması gibi istekler var.

Makedonlar da topraklarındaki askeri anıtların sökülmesini istiyorlar. Birinci ve İkinci Büyük Savaşta Bulgar ordusu Nazilerin desteğiyle Vardar boylarına ve Ege kıyılarına dalmışlardı. Yunan ve Sırp ordularının kıskacına düşünce binlerce cesedi arkalarında bırakarak kaçtılar. Onları destekleyen Makedonlar da Bulgaristan’a göç edip yerleştiler.  Çatışma meydanında kalan askerlerin anıtları için Makedonlar “onlar istilacıydı” deyip sökülmelerini istiyorlar. Makedonları “Bulgar kökenli” ilan eden Sofya hükumeti ise, “iki devlet, tek halk” sloganını yaşatmaya çalışıyor. Bu yıl 70 bin Makedon’a Bulgar vatandaşlığı verilmiş. 1050 göçünden sonra Türkiye’ye sığınan ve toplam sayıları 2 milyonu aşan Bulgaristan Türkleri’nin (1950/51 ve 1968/76) vatandaşlık haklarının kolaylık sağlanarak iade edilmesinde ise güçlükler yaratıyor ve “olmaz” diyor. Basına göre, “Bulgaristan’da bir Türk hükumeti kurulmasından korkuluyor.”

Olay böyle iken, Sofya ile Üsküp yakınlaşma arıyor, Makedonya’yı da içine alan Batı Balkanların NATO ve Avrupa Birliği üyeliğinden hele şu Avrupa Konseyi Başkanlı günlerinde daha da sık söz ediyor. Karadeniz’i Adriyatik Denizine bağlayacak iki yönlü yol ve hızlı tren projeleri çiziyor. Bunların hepsine “veto” hakkımı kullanırım diyen Atina hükumeti ise, Makedonya adlı bir devlet “yoktur ve olamaz diyor.”

 “Veto hakkımı” kullanacağım NATO ve Avrupa Birliği üyesi olamazsınız” diyor.  2018 başında Selanik ve Atina gösterilerinin anlamı budur, yani paylaşılamayan tarih.

Plovdiv-Filibe’ye girerken, 1989 göçmeni olan Şakir Beyden, Makedon Kralı II. Filip’in kör biri olduğunu öğrendim. Bugünkü trajediyi görememiş olabilir diye düşündüm. Günümüzde Bulgaristan’ın 2. büyük şehri olan, eskilerde 400 kişinin yaşadığı sadece Meriç ırmağının 2 yakasına serilmiş yerleşim yerinde o zamanlar 20 kulübeli bir köycük varmış. Köylüleri de henüz domates, biber, patates ve lahanayı bilmez, kuzukulağı, dere ve börek otu, bol olan yaban meyvelerini kurutur, ırmaktan balık avlayarak,  nehir boyunca çeltik yetiştirmekle ve hayvancılıkla geçiniyorlarmış. Şehrin temel taşını atan ve ona kendi adını veren II. Filip, Milattan önceki tarihin en büyük hükümdarı olmakla fazla övünemese de şehre kendi izlerini bırakmış.

Plovdiv-Filibe’nin tarihi dokusu çok iyi korunmuş. Roma Açık hava Tiyatrosunda günümüzde de ulusal ve uluslar arası yarışma ve festivaller düzenleniyor. Hisar Kapıdan geçtik, Sahabeddin İmaret Cami ile Cuma Cami’yi de gördük. Şehrin içindeki 5 tepenin ismi Bulgar isimleriyle değiştirilmiş ve “Saat Tepe” ye bir Rus Askeri “Alyoşa” anıdı dikilmiş. Yerli halk bu anıtın sökülmesini istiyor, çünkü 20. yy.’da şehre Rus askeri ayağı basmamış.

Bir liman şehri olan Burgasa 1944’te giren Rus askerlerinden 20-si ile ellerindeki otomatik silahlarla metil alkol taşıyan bir sarnıcı delip çok fazla içince hepsi zehirlenerek ölmüş ve şehrin merkezine “Kahraman Rus Askerleri” anıtı dikilmiş.

Yerliler bu anıtın da kaldırılmasında direniyor.  Plovdiv-Filibe’deki Türk konakları müze haline getirilmiş. Örneğin “Mevlevi Evi” ne “Pılden kahve ve Restoran” demişler. Osmanlı döneminden kalan 32 camiden bazılar ise “lokanta” olarak hizmet veriyor. Müslümanların yaşadığı “Şeker Mahalle” gibi yerleşim yerleri son nefeslerini alıp vermeye devam ederken, “demokrasi” yıllarında kurulup biçimlenen “Yeni Mahale” (“Stolipenovo” yerleşim yeri kadim şehre yeni renkler kazandırmış. Babamın anlata anlata bitiremediği “çardaklı evimizden” burada birçokları ayakta ve ön ceplerindeki Türk simgesi mavi boya, sanki bana da “hoş geldin kızım” dediler.

Yunanları birleştiren, İskenderiye Kütüphanesini kurduran, Persleri yenen, ordularıyla Hindistan’ı ezen ve sonunda Babil’de ölen Türk Tarihinde Büyük İskender adıyla geçen, fakat asıl ismi Aleksandır Makedonski olan hükümdar bu şehre uğramamış. 20. yy. savaşlarından sonra Ege kıyılarından ve Vardar boylarından Bulgaristan’a gelen Makedon göçmenlerin daha fazlası II. Filipin şehrine ve şehri terk edip Anadolu’ya göç eden Müslümanların evlerine yerleştirilmişler. Bu evlerden birisi bizim evimiz olacak ki, adresler devamlı değiştiği için tarifle bulabilmem adeta imkansız.

Filibe’yi terk ederken Meriç köprülerinden geçiyoruz. Irmakta akan Rila Dağlarının berrak suları değil de, sanki bu şehri terk ederek göç edenlerin ardından dökülen gözyaşlarını taşıyor.

İkinci bölüm: Sofya devam edecek.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir