Bulgar olduklarından utanan Bulgarlar

Tarih: 15 Nisan 2018

Yazan. Mehmet ÇAKIR

Konu: Bulgar olduklarından utanan Bulgarlar. Siyah Un

Her toplumda olduğu gibi Bulgar toplumunda da yeni tabakalar oluşuyor. Hayat hakkı isteyen yeni gruplaşmalardan birinde ön plana çıkan vasıf ve niteliklerden birinde Bulgar doğduğundan çekinme, hatta utanma var. Bu özellikle Avrupa ve Amerika’ya okumaya giden ve tatil için geri dönenlerde dikkati çekiyor.

Bunların mantığında “anam babam, soyum sopum Bulgar ama ben Bulgar değilim” tavrı ve yaklaşımı” toplumda bir sarsıntı belirmesine neden oldu. Bu yeni genç tipler anne anne ve baba annelerinin yaşadığı köyleri görmek istemiyor, dede ocağına uğramak, yaşlıların elini öpmeyi reddediyorlar. Bulgar dünyaya geldiklerini inkar etmeseler de, farklı bir Bulgar, Bulgaristan’da yaşayan Bulgarlardan üstün bir insan varlığı oldukları bilinciyle davranıyor ve kendilerini topluma kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Böyle bir Bulgar tabakasının oluşmasına Almanya ve Avusturya gibi ülkelerde, Bulgar pasaportluların ikiye bölünmüş olması da yardım ediyor. Bir kısmı işsiz güçsüz, yaz aylarını sokak kenarlarında, inşaatlarda çadırlarda bin bir sorun içinde geçiren, geçici vatandaşlığı olmayan, işsiz kaldığında sosyal yardım alamayan, çocukları okula gidemeyen, dil bilmediklerinden dolayı yerli topluluklarla kaynaşma bir yana temas bile kuramayan bu insanlar, sanki Bulgaristan getto-mahalle hayatını Avrupa merkezlerin taşıyorlar.

Biz o kir, pis, göz kızartan ve el açan, her hareketinden muhtaç olduğu belli olan, işsiz, sigortasız, biçare ve acınası kitleden değiliz” diyenlerin hayatı sanki kendiliğinden yoluna girmiş. Yüksek okullara yazılarlara bankalar kredi açmış, yerleşmeler kapı açmış, kütüphaneler kitapları masalara sermiş onları bekliyor. Birahanelerdeki milliyetçi Alman şarkılarını dinledikçe de, Bulgar halk tabakasının üzerinde uçma hakkını kendilerine sağlayan kanatların tüyleri birer ikişer kendiliğinden uzuyor. Kimliğini reddetmek ve kimliksiz olmayı kabul etmek modern dünyanın insanoğluna açtığı son kapılardan biridir.

Bir milletin evlatları için yüz karası olan bu gelişmelerin önünü kesmek hele Avrupa’da şu dönem mümkün değildir.

Bu gelişme genellikle gelişme stratejisi olmayan ülkelerde oluşuyor. Bugün Bulgaristan stratejik ufku olmayan bir ülke dolduğundan dolayı, Bulgar gençler kendi köklerine, geçmişlerine bakmak, öz gelenekleriyle yaşamak istemiyorlar. Siyaai iradeyi ifade eden Cumhurbaşkanı R. Radev’in siyasi parti kurarak, Bulgar toplumunu dönüştürmeye başlayacağına kimse inanmıyor. Geçmiş Bulgar Cumhurbaşkanlarından parti lideri çıkmadığını kanıtladı. Bu işi ne Jelü Jelev, ne Petır Stoyanov, ne Georgi Parvanov yapabildiler. Son Cumhurbaşkanı Rosev Plevneliev’in de siyasi parti kuracağı ve halkı peşinden sürükleyeceğinden söz ediliyor, fakat ilk adımı atamıyor.

Bugünkü devlet başkanı Radev’le gündeme gelen BAŞKANLIK SİSTEMİ, PARLAMENTER DÜZENİN DAĞILMASI, MAJORİTER SEÇİM SİSTEMİNE GEÇİLMESİ, HATTA SAVCILARIN VE POLİS AMİRLERİNİN BİLE HALKIN DİREKT OYLAMASIYLA SEÇİLMESİ GİBİ İDELER konuşuluyor, ne var ki siyaset ufkunda yok. Radev kendisi iradesi uzun menzilli birisi değil. Derin reformların yapılabilmesi zaman istiyor. Stratejik düşünceye gerek var. Parti yapmaya kalktığında alay konusu olur. Ondan istenen iyi niyetini korumasıdır.

GERB partisine ve onun lideri Boyko Borisov’a gelince, 3 defa iktidar olmasının temel nedeni var.  Bu parti 1990’da dağılan ve çöken Bulgar devletini yeniden yapılandırmayı başardı. Dikkatli karşılaştırma yapıldığında 2009’da dirilen Bulgar devletinin 1986 totaliter Jivkov devletiyle tamamen örtüştüğünü görürüz. “Demokrasi” yeni diktatörlüğün pembe sisidir. Totalitarizmi parçalayan hiçbir reform yapılmamıştır. Azınlıkların ezilmişliği devam etmektedir. Bulgar kimliği dışında tüm kimlikleri ve özellikle de dilleri ve kültürleri yasaktır. 2009’dan beri teni totalitarizm pekiştirilmekte ve güçlendirilmektedir. 2018’de halk bataklık içinde olduğunu fark etmeye ve ben bu bataklıktan değişim hareketi güç toplamaya başlamıştır.

Memleketin en güçlü kurumları şimdi Milli Devlet Güvenlik Ajansı (DANS), İç ileri Bakanlığı, Muhtarlık ve belediyeler olduğunu görüyoruz. 1986 s.o. “soya dönüş” sürecinde de devlet silahlı güçlere ve polis ve polisiye kol ordularına ve gizli istihbarat ve siyasi polis şubelerine ve bunların ihbarcı ağına dayanıyordu. Arasında devlet güvenliği “DS” Birinci ve İkinci Şubeleri, Askeri İstihbarat ile Komünist Partisi ile istihbarat birimleri ve Sovyetler Birliği Dış İstihbarat Teşkilatı (KGB) arasına oturan ve işleri uyumlayan (koordine eden) ALTINCI ŞUBE olduğunu görmemek için kör olmak gerekir. Altıncı Şube’nin 4. Amirliği Türkler konusunda çalışan en etkin birimdi. 1990 Haziranında Büyük Millet Meclisine giren 6 Bulgaristan Türkü bu amirliğe hizmet ettikleri için milletvekili olmuştur.

O zaman Altıncı Şube’nin önemli kişilerinden biri olan Prof. Dr. Albay Dimitır İvanov, (Multi Grup” Holgding kurucusu) HÖH “fahri” başkanı Ahmet Doğan’ı “senin söz hakkın bitti” anlamında “saraya” kapatan, sonra ödüllendiren, deniz köşkünde yaşatan, en zavallılarımızdan profesör, doktor, doçent, milletvekili, belediye başkanı seçtiren yine o’dur. 1990 da demokrasiye geçiş döneminden sonra bile Varna’nın Dılgopol ilçesinde eskiden totalitar sistemde Türklere eziyet yapan bir Bulgarı Türk seçmenlere seçtirebilen de onlar DC istihbaratıydı. İstediklerini TV ekranlarında konuşturan,  geçmişimiz, bugünümüz ve geleceğimiz konularında milletin kafasına karanlık eken yetkili kişidir. 1986’da da durum tam öyleydi. O zaman totaliter devletin ve partinin başında BKP MK Genel Sekreteri Todor Jivkov bulunuyordu. Bugün ise işlerin başında GERB Başkanı ve Başbakan, T.Jivkov’un koruması Boyko Borisov bulunuyor. Avrupa Konseyi’nin 6 aylık Sofya dönem toplantısında görev alan Bulgar kadroların hemen hemen hepsi BKP MK ve Politik Büro üyelerinin, Albay, General, Amiral ve Genel Müdürlerin torunlarıdır. Bunlar ömürlerinde bir Bulgar köyüne gitmemiş, bir fabrikaya girmemiş, devlet okulunda okumamış, öğrenci yemekhanelerinde yemek yememiş, yerleşke bataklığında gecelememiş vb. gençlerdir ki, özel steril şartlarda eğitilerek yetiştirildikleri için Bulgar kokusunu bile ayırt edemezler, ağızlarındaki ilk ve son söz “biz Avrupalıyızdır” ki, Bulgar milletinin Avrupa içinde eriyerek özleşmesini isteyen kesimin özündekilerdir. B.Borisov’ın Todor Jivkov’un elinden su içtiği gibi, sözünü ettiğim kadrolar ve hele etnik, din, dil ve kültürel haklar konularında Bulgaristan Komünist Partisi’nın düşmanca ideleriyle beslenmiş, halktan tamamen kopmuş, Bulgaristan problemlerini yalnızca kâğıt üzerinde ve rakamlarla tanıyan bir tabakadır. Onlar için Bulgaristan soyut bir kavramdır. Bu genç kesim domatesin kızarmazdan önce yeşil olduğunu, köyde horoz öttüğünü, koyun, keçi, inek ve manda sütünün farklı olduğunu bilmez. Onlar için önemli olan ayakkabı, elbise, kahve ve arabaların markaları; kullandıkları kartların her zaman geçerli ve dolu olmasıdır. Onlar Bulgar tüketici toplumunda yetişen önder olmaya doğmuş  elit olup, ne yazık ki  Bulgar olduklarından utananlardır.

***

Biz eğer Todor Jivkov’un başına gelen, Boyko Borisov’un da başına gelir, tarih tekerrürden ibarettir, düşüncesine inanıyorsak şunu kabul etmeliyiz. T. Jivkov, komünist partisi içi bir komplo sonucu 10 Kasım 1989’da devrilmişti. Bu komployu, BKP içindeki Moskova’ya bağlı kadrolar tarafından (Andrey Lukanov, Petoır Mladenov, Dobri Jurov) gerçekleştirilmişti. Todor Jivkov’u deviren baş aktörler BKP MK üyesi Andrey Lukanov ile o yıllarda SSCB Sofya Büyük Elçisi olan Şarapov’du.  Yıkılan totaliter devlet-BKP olmuştu.

Şimdi Borko Borisov’un da bir parti içi komploya kurban gitmesi bekleniyor. Yeni darbeyi, Rus olmayan bir Büyükelçi ile Borisov’un yakın çevresinden biri yapacaktır. Bu nazik bir devrim değil, kadife eldivenlerle yapılmış sesiz bir “devirme” operasyonu olacaktır. Kendisi Moskovcu olan B. Borisov, Amerika ile Almanya arasında bir uzlaşma sonucu iktidara getirilmişti. (Görüşmeleri Münih’te ve Vashington’da GERB meclis grubu başkanı Tsvetan Tsvetanov 2005’te başlatmıştı. Partiyi kuran da odur.) Borisov yapacağını yapmıştır. En büyük başarısı Hak ve Özgürlükler Hareketi 3 defa parçalaması olmuştur. Kasim Dal, Lütfi Mestan hizipçiliğinden sonra, Güney Hüsmen eliyle de 120 bin oy almıştır. Bulgaristan Müslüman politik kimliği daha önce böylesi ağır ve seri darbe almamıştı. Faşistleri iktidara taşıması da kulise verdiği büyük bir hizmettir. Onun zamanında ilk kez Bulgar kimliğini ancak Bulgarlar oluşturur görüşü tabana inmiştir. Türkler devletten sökülmüş ve ötelenmiştir. Bulgaristan Türkleri ile Türkiye Türkleri arasına kama kakılmıştır. Onun en yiyi yılları mazide kaldı. Bundan sonra onun için en elverişli ve uygun göre Avrupa Birliği Batı Balkanlar komiserliğine atanmaktır. Balkanlar’da Aşktan ve Barıştan sorumlu komiser de olabilir. Çünkü onun gideceği yolların hepsinin sonunda onu bir Savcı beklemek zorundadır.  Bulgar savcılar iktidarda olanlarken sabah kahvesi içerken, iktidarda olmayanlara uygun olmayan ve rahatsız eden sorular soruyorlar ve o bunu biliyor. Siyasi kulislerde gevelenen yeni konu GERB içi komployu kimin yöneteceğidir. Bu, kadife eldivenli bir “sen kalk da, ben oturayım” operasyonu olabilir. Böylece bir erken seçimden sonra 4. GERB kabinesi kurulabilir.

Fakat bunun için Bulgaristan’da elit kadroları değiştirmek gerekir. Kafalarında Macar lider Orban stratejisi olan ve taktiksel olarak da üç dört defa alınmaya unutulmuş hap gibi davranan kişilerin uyuşukluğu gerek, çünkü “karga karganın gözünü çıkarmaz!”

Ne var ki, Bulgaristan’da sivil toplum örgütleri hareketlenmesi yalnız ve sadece Soros sermayesinden beslendiği ve Soros’un Avrupa Birliği’nden tamamen ve her köşeden kovulması düşünüldüğünden dolayı, belki de Bulgaristan’daki yeni STÖ anti-Soros, anti Atlantik Kulübü, dolandırıcılığa karşı, devlet katlarındaki rüşvetçilikle mücadele şeklinde gelişecektir. Bununla birlikte, Ajan Dosyaları Komisyonu artık NATO-cu  tavrıyla bilinen, Atlantik Kulübü kurucularının ajan dosyalarını birer birer açıklayarak halka göstermelidir. Komisyon bu işi hemen yapmalıdır ki, Bulgaristan’da Atlantik Kulübü kurucularından yalnızca 1 kişinin ajan dosyası olmadığı söyleniyor ve kamuoyu gerçekleri bilmek istiyor. Bir Anti-Atlantik sivil toplum hareketi kitleleri kucaklayabilir. Bununla birlikte, Bulgaristan’da insan haklarının, azınlık haklarının ve azınlıkların kolektif haklarının tanınmasına, azınlık çocuklarının okula gitmesine engel olmayı başaran bir Anti-Soros hareketi de büyük kitlelere ulaşabilir. Bugün Sorosçu örgütler sosyal ve kültürel hayatımızın kanını emiyor ve toplumu uyuşturuyor. Yeni STÖ hareketi buradan yani maskeli Atlantikçilere karşı da çekilebilir. Türklere karşı işlenen cinayetleri emredenlerin ve işleyen katillerin isim ve kimliklerinin açıklanması ve nihayet davaların başlaması da çok önemli bir hareketlenme noktası olabilir.

***

Ben Bulgar kimliğini kabul ediyorum diyenlere, Bakan olmaya kadar yolunuz açıktır, gelin hepinizden doktor, doçent, profesör yapalım denmemiş miydi?… Şimdi de hiçbir işe yaramayanların yeni sürüsü oluşturulmaya başlandı. İsimlerini doğru dürüst yazabilenlerden doktor üretme mekanizması yine çalışmaya başladı. Bunların yeri yarının meclisinde GERB-ci totaliter sistemi “çok demokratik” olarak onaylayacak olanlardır.

Jivkov’un icat ettiği baskı ve yönetim makinası onarılmış ve bugün de çalışıyor. Türkler adına kukla azından konuşturmak gelenek oldu. Türklüğünü unutmaya hazır olanlara yeşil ışık yakılmıştır.

Bulgaristan’da da sözde “demokratik” seçim yapılıyor, sözde adalet var, sözde özgürlükler serpilip açıyor. Siyasetten anlayanların ve perde arkasını görebilenler, kimin başbakan ve kimin hükümet ortağı olacağını önceden görebiliyor ve biliyorlar. Bizdeki seçimler bir taş değirmen gibidir. Dönmeyen ve dönen taşların arasında seçim günü herkes öğütülür, ufacık un tanecikleri gibi aynı büyüklükte ve aynı beyazlıkta çuvala dolarken, ötede beride iri bütün taneler kalması bir mucizedir. Bulgar halkı için bu artık bir mucize olmaktan çıktı. Çünkü herkes oylamanın bir oyun olduğunu, Türklerin oylarını doğru dürüst vermesini engellemenin planlı yapıldığını gördü öğrendi. Türkiye’deki soydaşlarımızın 640 bin oy potansiyeli olduğunu bilen Bulgar siyasi kulisi ve Moskovalı akıl hocaları “serbest” oy kullanmamız için elden geleni yapıyor. Otobüsleri durduruyorlar. Seçim günü bildiri doldurtuyorlar. Seçim günü Türk seçmenleri dövenlerden Başbakan Yardımcısı Yapacak kadar yüzsüzleştiler. Bu gelişmeler, Bulgar milletinin değiştiğini, faşist ruhlu gelişen yeni grupların insan haklarını, azınlık haklarını, çok kültürlülüğü asla tanımak istemedikleri gibi, “ektiğimiz ektik, biçtiğimiz biçtik” deyip korku ekiyorlar. Onlar kulislerin onların yararına çalıştığını, kendilerine arka olduklarını, bir Türkün veya Müslüman’ın yasal haklarını kullanırken tartaklanmasından dolayı bir Bulgar’ı mahkemeye vermesine asla izin verilmeyeceğini, daha kazanmayı ve Bulgar’ı cezalandırmayı ise aklının ucundan bile geçirmemesi gerektiğini iyi biliyor. Azınlıklar için adalet kapıları kapalıdır. Onlar buna inanıyor. Köle sahibi gibi davranmalarının nedeni budur. Kendilerini her durumda ve her zaman, her yerde ve herkese karşı haklı görüyorlar. Etniklerden birisi dava kazansa bile hakkını alamayacağını biliyorlar. Vakıf malları davalarında (2015-16), Asenovgrat olaylarında (2017) öyle olmadı mı? Biz mahkeme falan tanımayız diyen yaban sürüler meydanlarda ulumadı mı? Onlar bizim “demokrasi”  ortamında yetişen yeni aşırı milliyetçi, faşist Bulgar tiplerdir.

Birbirinden faklı ortam ve koşullarda yetişen ve biçimlenen Bulgar tipi azınlıkların tamamen haksız ancak ince un olarak öğütülmeye hazır kimliksiz bir tabaka oluşturmasını hedeflemiştir. Bu, ulusal lider ruhlu kabadayılar, değirmenden çıkan una “Marka 300”, “Marka 500”, “ekmeklik”, pidelik”, “yemlik” ya da “çöp” gibi marka etiketlerini yapıştırma hakkını kendilerinde görüyorlar. Onlar, “siyah un marka olsa” Türk paketlerine “siyah un – işe yaramaz” etiketi yapıştıracaklar da, Allah işi, işte unun siyahını yaratmayı ihmal etmiş.

Örneklersek, tüm gazete, radyo ve TV’ler her sabah bu gün şu ya da bu Hazretin Günüdür, Hıristiyan kimliğinde şu ya da bunu yapmak gerekir diye anlatsa dahi, Hıdırellez’de bile kiliseye gidip mum yakan çok azdır. Herkes boyanmış yumurtaları birbirine tokuşturarak yer, içer ve olay bitti. Bulgar kimliğini kabul etmeyen Bulgarlar dinsizdir. Dini törenlerde aile üyelerinin toplanması geleneği bozulmuştur. Sosyal dayanışma duyumu sıfırlanmış, azınlıkları insandan saymamak gelenekleşmiş, 11 Nisan’da kutlanan zulüm anma törenlerine katılan olmadı. Biz unutursak onlar her zaman kazanır.

Paylaştığınız için teşekkür ederim.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir