Biz Hangi Köşedeyiz?

Aleksandır Dügin: BGSAM – Tarih: 12.10.2017

Konu: Başkan Trump ve dünyanın yeni haritası

Gelişmeleri birlikte izleyelim

 

Rusya Siyaset Bilimcisi Aleksandır Dugin Neo-Avrasyacılık akımının önemli bir temsilcidir. Türkiye konusunda kaderimiz ve yolumuz aynı, ortaklık ve ittifak yapmaya mecburuz deyen, siyaset bilimci bu konuları birçok eserinde işlemiştir. Atlantik Paktı’nın Romanya’ya ve Burgaz liman bölgesine yığınak yaptığı şu dönemde Türkiye – NATO ilişkilerini de ele aldığı, Dünya’daki son gelişmelerle ilgili son yazısını Rusçadan aynen tercüme ettik:

Trump Amerikan siyasetinin iki taraflı ana yolundan çıktı. Bu bakıma o beklenmeyen Balkan adayı oldu. Beklenmeyendi, çünkü 60–70 yıldan beri, hatta 100 yıldan beri var oldukları şekilde, ne Cumhuriyetçi ne de Demokrat partileri temsil etmiyor. O belirli ölçüde devamlılık gösteren bir kişi olsa da, onun yürüttüğü seçim kampanyası algoritmasında uluslar arası iliklilerde realizm modeli yansıdı.

Uluslar arası ilişkilerde realizm küreselleşmeden vazgeçmeyi öngörür ki, bu nedenle o küreselleşmeyi eleştirirken, odak noktasını ABD milli çıkarları üzerine çekiyor. ABD’nin çıkarları yayılmacılığa devam edilmesini gerektiriyorsa, realizm yayılmacılığın devamını zorunlu kılar. Fakat ABD’nin yayılmacılığa devam edilmesinden çıkarı yoksa realizm hiç kimseye hiçbir problem yaşatmadan yayılmacılığın önünü keser ve bu gidişi durdurur. Kanımca, Başkan Trump’un dış siyaset olarak beyan ettikleri herkesi memnun etmelidir, çünkü ondan önce iktidarda bulunan Cumhuriyetçi, ama aynı zamanda Demokrat idareciler yayılmayı siyasete devam ederken küreselleşmeyi dayatıyordu ya da bunun daha ılımlı bir versiyonu olan CFR yani birkaç kutuplu küreselleşmeyle Avrupa’ya ve Çin’e yayılmaya önem veriyorlardı. Hele de sert tutucu Cumhuriyetçiler bu siyaset çizgisini benimsemişti.

Donald Trump ne birinci ne de ikinci yönün temsilcisidir.

O 3. bir yol takip ediyor. Bu yol herkese şans tanıyor, çünkü Amerika’daki sorunları göz ardı etmediği dibi, ötekilere de şans tanıyor. Trump bu siyaseti Beyaz Saraya girdiği gün uygulamaya koydu ve adım adım yön değiştirmeden ilerlemeye devam ediyor. Çünkü Başkanlık makamındaki anahtar görevlerin hepsi ya Council on Foreing Relations modelinin geleneksel demokrat temsilcileri ya da Cumhuriyetçi neo-tutucular tarafından işgal edilmiş ve Başkan’ın omuz dayayacağı kimsecikler yoktur.  Trump’un kendi takımı yoktur.  ABD’de şimdiye kadar benzer ideoloji yoktu ve bu nedenle onun alelacele olmak üzere bir takım toplaması gerekiyor.  O tek başına, arkasında kimse olmayan bir kişi gibi davranıyor ve daha önce siyasette rastlanmamış yeni bir yaklaşım uygulayarak hareket etmeye çalışıyor. Bunun bir anlamı da Trump çok karmaşık bir durumda bulunuyordur: Her an onu görevinden (meşru ya da gayrı meşru bir şekilde) düşürebilirler ve biz onun izlediği siyaset hakkında değerlendirme yaparken, fakat biz ondan önceki oluşumların Başkan’a elini kolunu sallayarak hareket hakkı tanımamasına dayanarak nitelendirmede bulunamayız. Fakat Başkan artık bu kişileri birer ikişer değiştirmeye başladı. Örneğin Yakın Doğu, Rusya ve diğer bölgelerle ilgili sorumlu yetkilileri değiştirirken o kendi kadroları olmadığından dolayı, tamamen rastlantı kişiler atıyor. Fakat bu kişilerin hepsi küreselci ve tutucu bakış açılarıyla eğitilmiş kişilerdir, durumu Trump’un anladığı gibi kavrayan kişiler olmadığından dolayı da, yine küreselci ve neo-tutucu kişiler arasından seçip atamalar yapmak zorunda kalıyor. Bu sorun açıktır. Önemli olan Trump’u Rusya ile ilişkilerde gerginliği tırmandırmıyor. O başka “düşmanlardan” söz ediyor, İran ve Kuzey Koye’ye “düşman” diyor, bazen “Çin’e” de ve başka devletlere de saldırıyor. Fakat anti-Rusya hattındaki gerginlik henüz azalmamıştır. Trump’un saldırgan emperyalist siyasetten, pasifist bir siyasete geçmesi pek kolay olmuyor. Bunu yapmak ist6ediğini de beyan etmiyor. Bu nedenle o, İran, Kuzey Kore ve belki de Türkiye gibi başka saldırı hedefleri arıyor. Aslına bakılırsa o ABD’nin önceki konumunu değiştiriyor. Daha önceki ABD siyaseti radikal İslam’ı ve küreselleşmeyi destekleyici, anti-Rusya yönelimliydi. Başkan şimdi bu siyasi tavrı değiştiriyor. Trump, Rusya’ya karşı tırmandırılan siyaseti kökten değiştirmeye çalışıyor, sivri uçları köreltirken, küreselleşmeyi de gündemden indiriyor.

Bu değişikliği yapmak çok zor olsa gerek, çünkü makamlarda çalışanlar hep eski görevlilerdir. Trump’un seçtiği yol budur, fakat ondan her şeyi hemen ve çok kısa bir sürede yapmasını beklemek gerçekçi olmaz. Bu gidişin dünyayı kurtaracak bir yönelim olduğunu düşünmek de yanlış olur, ne ki Amerika için, halkı için yararlı olmaya çalıştığı dikkati çekiyor. Trump’la gurur duymaya erken ama hayal kırıklığına uğramak da yanlış olur. Onun ağır koşullarda adım attığı dikkate alındığında onun bir nebze de olsa devamlılık gösterdiğini söyleyebiliriz. Konuştuklarına pek bakmamak gerek, çünkü yaptıkları şimdikilik pek fazla değildir. Bu nedenle ben, Trump’a rasyonel bir politikacı gözüyle bakıyorum.  Herkes onu kaçık,  fazla duyarlı, devamlılık göstermeye biri olarak görüyor. Tam tersi, o süreklilik gösteren biri, fakat elinde gerekli araç gereçler olmadığından dolayı istediğini yapacak durumda bulunmuyor.

ABD Başkanı ülke içindeki sol-demokratik, sol-liberal siyasetin kanatlarını kesmek, yani küreselleşme ideolojisini biraz kısıtlayıp buzdolabına koymak istiyor. Bunu yaparken o Amerika’yı küreselleşme sürecinden çıkarmak ve 3. dünya savaşı başlatmamak için, Rusya ile olan gerginliği azaltmaya gayret ediyor. O, Yakın Doğudan çekilmek ve o bölgenin sorunlarının, ortakları olan Suudi Arabistan ile İsrail’e bırakmak niyetindedir. Trump, Türkiye’yi bu işte ortakları arasında görmüyor.  Bu cümleden olmak üzere Avrupa -Asya siyaseti için harika ortam sunmuş oluyor ve Rusya, Türkiye, İran ve yine bu gruptan olmak üzere Irak ve Suriye için çok güzel şanslar sunuyor ve bundan yararlanamamak günah olur. Burada “olanaklar gözü” açılıyor.  Sonu sonunda bu gelişmelerde başka bir şey çıkmasa bile, bölgedeki en kötü ve saldırgan eğilimler törpülenecek, yararlanmak için birçok başka olanaklar da ortaya çıkacak, çünkü Yakın Doğu’da Amerikan siyasetini hezimet bekliyor ve bu bölge ülkeleri için iyi günlerin yakın olduğuna işarettir. Trup hakkında bu kadar…

AVRUPA BİRLİĞİ

İkinci konu: Avrupa Birliğinin önünde birkaç seçenek var. Şu dönem AB derin bunalım yaşıyor. Bu aynı zamanda bir ideolojik bunalımdır, çünkü AB içinde egemen olan aşırı sol liberal model, topluluğu yok etmekle birlikte ekonomi, sığınmacılar siyaseti yıkıcı rol görmeye devam ediyor. AB siyasetinde ideoloji kayboluyor ki, bu da AB altına yerleştirilmiş bir mayın gibi etki yapıyor.  AB’nin ne gibi derinlik var? CEO-politik egemenliğini pekiştirip De Golle veya Adenauer çizgisine dönmek olanaklı olabilir mi?  Şimdiki siyasi elitlerle bu gibi işler yapılamaz. Kendi bağımsız siyaseti olan, egemenliğini sağlamış Rusya ve Amerika arasında kendi yeri almış bir Avrupa’yı ancak Jack Shirak veya Schreuder zamanında gerçekleştirebilirdik. Trump’un göreve gelmesiyle Amerika Avrupa’dan uzaklaşmaya başladı, buz bunu Macron konuşmalarında ve Merkel’in demeçlerinde de duyumsayabiliyoruz. Putin, Avrupa Birliği konusunda gereğinden fazla iyi niyetli olduğundan, Avrupa Amerika’dan kopma siyasetine geçebildi. Demek oluyor ki, Avrupa Amerika’dan kopma şansı el edip başına buyruk bir siyaset izlemek için olanak buldu. Bu üçüncü artıdır.

Kanımca, bu gidişe Avrupa elitlerinin tümü, Avrupa bürokrasisi karşı koyuyor. İlginç süreçler gelişse de, Avrupa Amerika’dan kopmaya hazır değildir. Macaristan, Polonya ve Romanya’da olduğu gibi, Atlantikçilik ve NATO siyasetinin en hararetli taraftarı olan güçlelrle de  Avrupa Birliği’ne karşı giderek artan güvensizlik belirdi. Şöyle ki, bir bakıma Avrupa Birliği dağılıyor, fakat şimdi AB’de yeniden derlenip toparlanma şansı belirdi.  Bu şanstan yararlanamayacakları görüşündeyim, çünkü aşırı sol liberal siyaset çizgisini değiştirebilmek zordur. Bu şansın ortada olmasına karşın, AB’deki durumun feci olduğu görüşündeyim.  Bundan dolayı AB içinde harikalar beklemek yanlış olur. Türkiye ile Rusya’yı AB’ye üye almayacaklar. Sonra AB üyesi olma fikri artıkdeğer yitirdi ve gözden düştü, insanlar AB’den kaçma yolları arıyorlar. Sonu sonunda bu birlik artık kimseye bir şey vermez oldu. Rusya AB egemenliğine saygılı olduğu için, AB’nin yeni bir atılıma kalkışması yerinde olurdu, fakat bunu yapacak güçler meydanlarda değildir. Birleşik Amerika da şu dönem AB’ye etkide bulunmak istemiyor. Avrupa’nın aldığı aşırı sol liberal kararlarla ilgili tutucu kalmaya devam eden Trump, Avrupa tutucularından ve daha fazla İngiliz brexiz yandaşlarından yana tutum alıyor. O şimdi, AB düşmanlığıyla ünlü Tedi Malloca’yı Brüksel temsilciliğine atamak istiyor. Görüşüme göre, AB’nin kendine çeki düzen vermesi için mükemmel bir şans belirdi, fakat elit,  irade, güç ve niyet olmadığı için AB bunu bu defa da değerlendiremeyecektir. Küreselci aşırı sol liberal gündeme saplanıp kalan Avrupa’nın gündem değişikliğine doğru dönemeç yapabileceğine inanmıyorum.  Avrupa’daki elittin öznel faktörü – aklı ve iradesi eksik, Avrupa’da zekâ düzeyi alt tabaka elitti düzeyine saplanmış ve gerçek toplumsal elittin kendini yeniden üretebilmesi olanaksızlaşmıştır. Onlar yıllardan beri sırtlarını ABD’ye dayayıp da çalıştılar ve şimdi Amerika’dan kopunca yıkılacaklarının fark ettiler. Bu yüzden AB elit tabakasının kendi bağımsız gelişim çizgisini belirlemesi olanaksızlaşmıştır. Bunun asıl sebebi ise, AB merkezlerinin en önemli CEO-politik konularda karar ayma yetkisini ABD – Atlantik medeniyet merkezine aktarmış olmasında gizlidir. Şimdi AB bu kararları kendisi alabilecek, projeleri kendi başına geliştirebil4ecek için gerekli potansiyeli ve nitelikli elemanları bulamayacaktır. Şimdi Avrupa’nın ana kentlerin sığınmacıların kendileriyle getirdikleri bir çöplüğü andırıyor. Kültür düzeyi eski kültürlerin kalıntılarında yaşıyor. Şöyle bir şey eski kıtanın hali yarı çöplük yarı saray. Sanki bir saray onarılıyor, fakat işlerin hepsi yarım kalmış. Bazı yerlerde eski kabul salonları kalmış, şimdi üzerlerinde mantarlar bitmiştir. Dört bir tarafta insanlar iş elbiseleriyle dolaşıyorlar. Pahalı parke üzerinde bir takım sandıklar taşınıyor.  Onarım işleri var gibi. Versay Sarayını Afrikalı konuk işçiler onarmaya çalışıyor. Düzensiz ve rahatsız eden bir ortam…

Eğer Avrupa çöküyorsa, durumu öngörebilmek olanaksızdır.

Yaşadığımız dünyada, yüzde yüz inanabileceğimiz hiç bir şey yok, belki de Çin’in 20-30 yıl garantili ömrü kalmıştır, diğr ülkelerin hepsi 5-6 yıl gibi bir zaman içinde çöküp yok olabilir. Örneğin bir yıl önce Türkiye haritadan silinebilirdi, orada Libya’da olduğu gibi bir iç savaş patlak verebilirdi. Putin olmamış olsa Rusya da olmayabilirdi. Bütün ülke Putin’e bel bağlamıştı. Putin olmasa yarın ne olacağını söylemek zor olurdu, Rusya yarın olacak mı olmayacak mı, çünkü Rusya’nın da dayandığı ideoloji, kurumlar yok. Rusya’yı ayakta tutan Putin’dir, o olmamış olsa, biz olayların ne yöne döneceğini kestirebilecek durumda değiliz. Liberal’ler iktidara geçseler, iç savaş başlayabilir. Bu olursa 1990’daki gibi çöküş yaşarız. Putin siyasetini sürdürecek güçlü bir siyaset adamı da yönetime geçebilir. Biz Putin çerçevesi dışında hiç konuda konuşmaya hazır değiliz. Putin’in hayattan ayrıldığını düşündüğümüzde, Rusya’nın geleceği yine soru işareti altındadır. Sanki şu dönem en istikrarlı olan devlet Çin! Ne ki, Çin’de de pek çok sert iç çelişkiler var. Hindistan’da da amansız iç çelişkiler birikmiş durumdadır. Öyle ki biz, sanki bir geçiş dönemindeyiz. Bunun için Avrupa Birliği’nde parçalanıp dağılma tehlikesi var. AB’de dev boyutlarda eleştirel malzeme birikmiş bekliyor. En kritik durumda bulunan ABD’dir ve bu durumda uzun ömürlü olmasına şans yok. Durum patlama noktasındadır. Avrupa Liberal elit kesimde hızlı bir budalalaşma gözleniyor. Ruh hastalıkları uzmanı Yung, (hepsinin değil fakat birçok ruh hastalıklarının ana nedeninin) entelektüel düzeyin düşüşünden kaynaklandığını savunmuştu. Bir kişi belirli entelektüel düzeyden düştüğünde, farkına varmadan onun ruhunu başka iç güçler ele geçirmeye başlar. Şimdi Avrupa’da olanlar bunlardı ve şu teşhisi koyabiliriz. “Liberal elittin medeniyet düzeyinde (dalaverecilik seviyesinde) seviye alçalması kaydedilmişti.” Çünkü bu Liberal elit hareketlerinden sorumlu değildir. Onların refleksleri duyarsızlaşmış. Düşünemez olmuşlar. Tutarlı ve sürekli tarihsel tartışma yürütme yeteneklerinden olmuşlar. His delaletine uğramışlar, ruhsal dünyaları fazla yüklenmiş olacak ki, ne olduğunun farkına varamıyorlar. Bununla birlikte onlar, her şeyi çarpıtarak ya da ters göstererek post modern kültürde yaşıyorlar. Şöyle oluyor, şimdiki elit kesim birbirlerinin gözlerine bakarak yok olurken, yerini yeni genç elit almıyor. Bu nedenle ben Avrupa Birliği kaderinin yürekler acısı olacağını öngörebiliyorum. Çağdaş dünyanın genel kadrosu böyle. Sosyolog Kristofer Lesh bu sürecin Amerika’yı giderek sardığını yazdı. Beyaz Saray temsilcilerine bir göz atıldığında, rasyonel sistemli etkinlikte bulunma yeteneğinin adeta kayboluşunun bir ruh hali kayması olarak izlendiğini iddia ediyorum. Bu konseptualizasyon derecesinin düşmesi sonucudur. Türkiye’de de benzer (analojik) olaylar izledim. Ben, Türkiye yönetiminde birçok defa Cumhurbaşkanını ya da meclisi temsil edeceklerine keçi otlatmaları daha hayırlı olacağına inandığım kişilerle karşılaşmak zorunda kaldığımı itiraf ediyorum. Rusya’da da durum aynı… Bu ülkelerde olayların gelişim sürati farklıdır. Fakat “uygarlık düzeyinin düşük olması” genel geçerli trenttir. Kristofor Lesh, “Ayaklanan Elit” adlı bir eser kaleme almıştır. O bu eserinde, geniş halk kitlelerini ahlaksızlık ve edepsizlikle, görüşleri basit ve tutarsız, dinlediği müziği değersiz olmakla ve ilkel alışkanlıkların kurbanı olmakla itham eden elit zümrenin kendi özünde vicdansızlık ve edepsizlik taşıdığını yazdı. Bu nitelikler günümüz elit zümresinin boynuna dolanmıştır. Onun dinlediği müzikler hangisidir? En basit olandır. Basmakalıp klişelerin dinlediğidir. Basitin en basitini dinlerler. Hayat zevkleri ve hedefleri – bunlarda toplumun en alt kesiminden insanların ülkülerini yansıtır. Günümüzde elittin yargı değerleri, seviyesiz proletaryanın, en alt kesimin yargılarıdır. Bu tip insanlar Avrupa’yı ve Rusya’yı, büyük ölçüde Türkiye’yi ve Amerika’yı yönetiyorlar.

Şöyle ki “dalavere yapanların düzeyinin daha alt katlara düşmesi” kritik noktaya ulaştığında, düşünür Yung bize bilinçsizliğin (yanı insan oğlunda ancak alt bilinç seviyesinin yapabilecek olduğunu) anlatırken bilinçsizliğin git gide daha da etkin olacağını, insanoğlunun ana karşı koyamaz ve onunla çalışamaz duruma geleceğini yazılarında işlemiştir. Nitekim bilinçsiz olanın saldırıların herhangi bir an rasyonel düşünü perdesini çekecek ve duruma hakim olacak ve yine durumların herhangi birinde kollapsüs (bir daha ayağa kalkamamak üzere yüz üstü düşüş) yaşanacak, insan, elit ve bütün ülke hareketlerinden sorumlu olmama durumuna düşürülecek ve hepsinin akıl hastanelerine toplatılması gerekecektir. Kuşkusuz burada ana sorun, bu kişilerin günümüz ülkelerinde hastanelere nasıl sığdırılacağı konusudur. Bu ülkeler arasında artık ilk adaylar belirdi, ne yazık ki bunların arasında ilk sıralarda Rusya ve Türkiye de bulunuyor. Biz budalalaşmaya ve ruhsuzlaşmaya devam ettiğimizden dolayı, derdine derman bulunmayanların sırasında yer almışız. İnsanlık her zaman aptallaşma sınırı yakınında dolaşırken, elit bir bütün olarak onlardan hep biraz uzak kalmıştı. Çünkü eskiden şöyle bir kural geçerliydi. Akılı ve rasyonel olanlar aklı ermeyenleri ve pratik olmayanları idare ediyordu. Bu toplumsal yaşamın özünde olan bir şeydi. Şimdiki yönetim model kökten farklıdır. Bizi yönetenler aklı ermeyenler, en aptalların arasında önde gidenlerdir. Bu ise anormal (patolojik) bir seçimdir. Bu, temsili modellerle yönetilen demokrasinin bir içsel özelliği de olabilir. Sonunda toplumun dibinde ve orta katlarında ve yönetim tepesinde hiçbir işe yaramayanlar görev alabiliyorlar. Ahmaklar toplumun alt katında olunca onlara ilgi azdır. Uyur uyanır, dükkana giderek yiyecek alır yer içer yine yatar. Fakat bu model daha büyük boyutlarda ve örneğin parlamentolarda, politik elit, uzmanlar, toplumun en alt kesimi üslup, stil ve zevklerini “kopyalayan saygın kesim” arasında yer bulmaya ve yayılmaya başladığında sistemi çökerten bu oluyor, çünkü onların yönetiminde sistem büzülüyor, silkinerek küçülüyor ve kendini yeniden üretemez duruma geliyor. Neticede toplumun yapısı devrilip yok oluyor. Nu görüşlere dayanarak ben Avrupa Birliği’nin böyle bir kollapsüs yaşayacağına ve yüzüstü düşeceğine inanıyorum.

TÜRKİYE VE NATO

Türkiye’nin Avrasya Birliği’ne katılması, Avroasya Birliği içinde Rusya ile Türkiye işbirliği hem Rusya ve hem de Türkiye için olağanüstü büyük önem taşıyor. Bu yolda ne gibi engeller beliriyor ve sorunları aşmak için ne gibi önerilerde bulunmak gerekir?

Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmek, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü, devletini ve yönetimin devamlılığını koruya bilmesi için anahtar konumdadır. Bu ilişkiler çok değişik olabilir, hatta karşılıklı ilişkilere saygı düzeyinde de geliştirilebilir. Bu artık bina edilmiştir. Günümüzde Erdoğan ile Putin arasındaki ilişkilerin düzeyi, karşılıklı saygıya ve her iki ülkenin kendi menfaatlerini savunması temeline oturtulmuştur.

İlişkilerimizdeki bu çizgi asgari düzeyde olsa bile devam ettikçe, Türkiye’de toprak bütünlüğünü koruyabilme şansı olacak, çünkü iki ülke olarak biz, savaş eşiğindeyken, Türkiye parçalanma, bölünme çizgisindeydi.  Rusya için bu çok kötü olacaktı, Türkiye içinde bir sondu.  Durumda dağlar kadar fark var. Türkiye böyle bir çatışmadan sonra haritadan silinebilirdi, Rusya ise çok derin bir yara alacaktı.  Bir çatışmada, insan ölebilir ya da çok ciddi bir yara alabilir, biz bu yarayı alacaktık da, Türkiye ise yok olacaktı, Libya veya Suriye’ye dönüşecekti. Sorun buydu. Bizi böyle bir çatışmaya itmeye çalıştılar. Bizi ciddi surette yaralamak, Türkiye’yi ise çarmıha germek, Irak, Suriye, Libya veya başka benzer bir ülke haline getirmek vardı planlarında. Bunu iyi anlamak çok önemlidir. Savaş başlasaydı, Türkiye’den bir şey kalmayabilirdi, Rusya’da kansız kalacaktı. Rusya çok ağır bir duruma düşecekti. Türkiye ile bir çatışma Rusya’yı ölümcül yaralayabilirdi, Türkler iyi savaşır, Türkiye ciddi ve büyük bir siyasi güçtür. Bu çatışmadan Rusya içinde İslamcı ciddi bir protesto baş gösterirdi. Rusya’daki Türkî haklar ayaklanırdı. Sovyetler Birliği sınırlarında yaşayan Türki halkların tepkisi güçlü olurdu. Bu, Rusya için çok büyük bir kaza olacaktı. Bu çatışmadan Rusya sağ çıkabilirdi, fakat Türkiye için şans yoktu. Türklerin böyle bir çatılmaya asla girmemesi gerekirdi. Biz de bu çatışmadan uzak durmak için elimizden geleni yaptık. İlişkilerimizi yeniden karşılıklı saygı rayları üzerine oturttuk,  çatışma tehlikesini kaldırdık, Suriye, Irak, Kürt, bazı iç sorunlar konusunda biz Türkiye ile anlaşırız, gelişmeler karşılıklı yarar temelinde gelişecektir. Kanımca Rusya, Türkiye ve İran arasında yeni bir stratejik Birlik antlaşması imzalanmalıdır. Bu stratejik üçken yeni düzey olacaktır. Adına Avroasya üçgeni diyebiliriz Mutlaka ŞOS veya AVRAZES gibi yapılara katılmamız gerekmeyebilir. Girsek de olur, katılmaya da biliriz. Biz, 2 İslam devleti ve Rusya 3 devlet olarak askeri-stratejik ve askeri-politik birlik örgütleyebilirsek bütün bölgenin güvenlik sorunlarını birlikte çözmüş oluruz. Bu birliğe Suriye ve Irak da katılabilir, hatta Libya ve Mısır da yanımıza gelir. Burada önemli olan 3 merkezli güç odağını oluşturmaktır. Bu güç dev güç Moskova, Ankara Tahran odaklı olur. Bu üç güçten her birinin artısı ve eksiği var. Her birimizin etki alanı, sınırı ve limiti var, fakat birlikte biz yenilmez bir güç oluşturabiliriz.  Biz eşit haklı, eşit ağırlık ve eşit olan dev üç gün olabiliriz. Sözünü ettiğim ikinci aşama budur.  Şu dönem ilişkilerimiz mükemmeldir. Bu olunca, Türkiye için toprak bütünlüğünü en güvenli bir şekilde korumasıyla birlikte, Rusya ve İran ile birlikte birçok çevresinde sivrilen, Kürt faktörü gibi  bölgesel önemli sorunu da çözebilme olanakları da kendiliğinden güçlenecek. Böylece bir Irak’a, Körfez ülkelerine, Mısır ve Libya’ya ayak basmış olurken, Suriye’deki etkimiz artacak ve öyle ki ortak adımlarımızla Türkiye’nin bölgedeki konumunu daha da artırabileceğiz. Bu işlerde İran ve Rusya faktörlerini göz ardı edilmezken, Avrupa ve Amerikayı saf dışı bırakmak gerekecektir. Kuşkusuz,  Türkiye’nin uzun zaman egemenliğinin güvencesi olan  NATO’dan çıkması gerekecektir. Bu, Türkiye açısından çok önemli bir adım olacaktır. Biz her dönem NATO’ya karşıydık, fakat bu başka bir konudur. Stalin Rusyası Türkiye’yi tehdit ediyordu. Bunun gerçek tehdit olup olmadığı konusunda tartışmak istemiyorum. Türkiye’nin kendi egemenliğini savunma hakkına saygılı olmamız gerekir, tek başına bu yapabilecek durumda olmadığı da ortadaydı. O dönemin hesapları ve dengeleri böyleydi. Ne ki, şimdi NATO savunma işlevi yapamıyor. Tayip Erdoğan’ı devirmek amacıyla askeri darbe hazırlıklarını yapan NATO ve ABD idi. Kürt ateşini körükleyen NATO oldu. Bu nedenle biz bugün artık NATO’nun güvenlik güvencesi olmadığını dikkate alarak, NATO’nun Türkiye için en büyük tehlike olduğuna vurgu yapıyoruz. Türkiye’nin NATO üyesi kalması ülkenin milli çıkarlarına uyumlu değildir, fakat bu konuda son kararı alacak olan Türklerin kendisidir. . Türkiye NATO’ya toprak bütünlüğünü korumak için girmişti.  Bugün her şey değişti ve NATO üyeliği en büyük tehlikeye dönüştü. Önceleri tehlike kaynağı bizdik, NATO güvenlik gücüydü, şimdi gerginlik ve tehlike Amerika’dan geliyor. Türkiye’nin güvenliğini sağlayabilmeye ilişkin stratejik sorunlarını çözebilmek için Rusya ve İran’la birlikte olması gerekiyor. Türkiye’nin güvenliğini garantilemek için öncelikle İran’la birlik olması, Rusya ve İranla müttefik olması gerekiyor.Çünkü yalnız Rusya ve Türkiye bölgesel güvenliği sağlamakta güçlük çekebilir, çünkü şii etmeni çok önemli bir faktördür ve biz onu görmezlikten gelemeyiz, Şiilerin Batı düşmanı ve Avroasya yandaşı konuma çekilmesi gerekir.  Bu bizim çok önemli saydığımız bir artımızdır. Nitekim Türkler suni, İranlılar şii ve Ruslar ise Doğu Ortodoks Hıristiyan’dır ve biz üç devlet olarak bu konudaki tüm sorunları birlikte başarılı  çözebiliriz.

Bu alanda ben çok daha yakın işbirliği olanakları da görebiliyorum. Eyalet sistemi kurabiliriz. Ruzya eyaleti, Türkiye eyaleti ve İran eyaleti. Sınırlar açılır ama her eyalet kendi milli kimliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü koruyarak, ortak enerji ve ekonomi oluşturabiliriz. Böyle bir modele geçilmesi gelecekte olanaklı olabilir. Rusya Türkiye ile Türkiye İran’la, Rusya İran’la tarih boyu savaş etmiştir. Bu 3 güçlü devlet birbirini frenlemiştir. Şimdi biz bunu aşabilirsek dünyaya sahip olacak çok güçlü bir kutup oluşturabiliriz ki,  dünyanın anahtarlarını elimize geçirmiş oluruz. Rusya kendisi ,Türkiye ve İran gibi çok güçlü  2 müttefikle birleşmeden bu güce tek başına asla sahip olamaz,  birlikte olursak dünya üzerindeki egemenliği üçe bölebiliriz. Bu üç devletin bileği asla bükülemez. Güç olarak ancak Çin’le karşılaştırılabiliriz. Tabii Çin farklı bir konudur. Çin siyasi ve ekonomik olarak ayrı ayrı her birimizden daha güçlü olsa da, birleştiğimizde her konuda görüşümüzü işitmek isteyecektir. Birlikte olunca biz Çin’den güçlü oluruz ve bölgemizdeki ülkeler teker teker ya da birlikte bizimle uyum sağlamak zorunda kalacaktır.  Üç devlet dünyanın yeni güçlü kutbunu oluşturduğunda Hindistan, Pakistan, Afganistan, Güney Kafkasya ve Orta Asya ülkeleri seçim yapmak zorunda kalacaklardır.

Benim görüşümce bu yönde aşama aşama ilerlemeliyiz. İlk olarak elde ettiklerimizi ve bizim için değerli olanı korumalıyız. İkinci olarak Türkiye NATO’dan ayrıldıktan sonra başka biç bir gücü davet etmeden İran’la müttefikliği sağlamak ve daha büyük ve kapsamlı bir bütünleşmeye yönelmeliyiz.

Bu yönde bize en büyük engeller, birliğimizi gözden düşürmeye çalışacak olan küreselciler, Atlantikçiler, Atlantikçi Batı yandaşı elitlerden gelecektir. Onlar, Rusya demokratik bir ülke değildir diyeceklerdir. Türkiye’ deki milliyetçilik etkeninin kışkırtmaya çalışacaklardır.

Rusya’da da milliyetçilik ve Türk düşmanlığı kışkırtma etkenini ateşleyebilirler. Bu üçlü birliğin kurulmasını baltalamak amacıyla Atlantikçiler ellerinden geleni arkaya bırakmayacaklardır. Bundan dolayı biz düşmanlarımızın birleşmemizi engellemek için kullanacakları delilleri değerlendirerek onlara hak ettikleri yanıtı vermeliyiz. Bizi boş bulmamalıdırlar.

SURİYE’NİN GELECEĞİ

Rusya, Suriye’de devamlılık gösterdi; ülkenin toprak bütünlüğünü koruyabildi; küreselcilerin saldırılarının yolunu kesti. Şöyle ki, tek kutuplu dünyanın bundan böyle tek kutuplu olmadığına en büyük kanıt Suriye oldu. Bura artık onun ya da bunun Esat rejimini desteklediği veya desteklemediği önem taşımıyor.Amerika eli altında tuttuğu şu ya da bu güçleri bazı konularda kandırsa bile, düşündüklerinin olacağına güvence yoktur. Rusya bu sorunun çok daha karmaşık olduğunu gösterdi ve yeryüzünde Suriye’nin geleceğini belirleyen bir tek güç olmadığını kesin olarak ortaya koydu. Bu nedenle, Suriye yeni dünya’nın sembolüdür. İran ve Irak’la birlikte Rusya Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyabildiyse, gelişmeler ve durum artık eskisi gibi değildir. Suriye problemi bundan böyle çatışmaya katılan tüm tarafların yani Türkmenlerin, Kürtlerin, sunilerin, Alevilerin, Esat taraftarları ve hasımlarının çıkarları dikkate alınarak ve korunarak demokratik yollardan çözülecektir. Bu gelişmelerde çok önemli 2 adım atılabildi.

  • Amerikanın DEAŞ’a desteği ilkesel olarak çok büyük ölçülerde azaldı.
  • 2) Arap Suni Koalisyonu Katar ve Suudi Arabistan olarak ikiye bölündü.

Bir önceki aşamada Katar tarafından ve dolaylı yollardan Türkiye tarafından desteklenen Sülfitler kişiliğinde kökten İslam destek yitirdi. Bu modül artık savaş dışı kaldı ve kökten dinci İslam’ın en saldırgan kesimiyle daha kolay hesaplaşma zamanı gelmiş bulunuyor. Suriye’de artık daha olumlu bir ortamda bulunduğumuza inanıyorum.  Putin dünyanın artık tek kutuplu olmadığını gösterebildi ve destek buldu. T. Erdoğan, biraz gecikmeli de olsa bu konuma artık gelmiş bulunuyor. Şimdi bir ortak sözleşme imzalayarak, suni biçimde şişirilen DEAŞ’ı bitirmek gerek. Bu sözleşmenin imzalandığı an  DEAŞ birden 5 defa küçülecektir. Ardından da oldukça zor bir süreç olan Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve birliğini sağlama çabaları başlayacaktır.  Suriye yeni siyasi gerçeklik bina etmek zorundadır. Günümüzün zafer kazanan güçlerinin hepsinin katılımıyla çok dikkatli ve yavaş yavaş olmak üzere yeni bir süreç başlayacaktır. Türkiye’nin zafer kazanan taraflarla ortaklık kurması Suriye’de yeni siyaset yapılanırken isteklerinin dikkate alınmasını sağlayacaktır. Son olarak da Türkiye’de 15 Temmuz 2016 başarısız darbe denemesiyle ilgili şunları eklemek istiyorum. Darbe denemesi çok ciddi bir saldırıydı. Ben Irak Kürtleriyle görüştüm. Onlar bana Kürtlerin bu darbeden önceden haberdar olduklarını ve bir ayaklanma başlatmak için de hazırlık görmüş olduklarını paylaştılar. Öyle ki, Türkiye pazarlıkları önceden yapılmış ve defter kapanmıştı. Başkan Erdoğan’ın yönettiği siyaset hattı doğru olmamış olsaydı, ordu vatana sahip çıkmasaydı, Kemalistler onu tutmamış olsalardı ve Rusya destek eli uzatmasaydı, Erdoğan’ın kendisi, Erdoğan rejimi ve Türkiye kurtarılamayacaktı. Dolayısıyla, Gülenciler bir buzdağının yalnızca tepesiymiş, NATO ile uzaktan yakından ilişkisi olan tüm güçler, Amerikan birimlerine elini ve gönlünü kaptırmış olanların hepsi, Gülencilerle birlikte Batı’ya şu ya da bu şekilde bağlı olanların tümünde Türkiye’ye, Türk devletine, Erdoğan rejimine ihanet düğümü birdir, hepsi aynı ağın ayrı ayrı düğümleridir. Biz Türkiye’de her ay binlerce kişinin işten atıldığını, birçoklarının içerde olduğunu biliyoruz. Yapılanlar hiçbir şeyin sonu değil kuşkusuz, çünkü Türk toplumunda insanların ruhu Atlantik güçlerince mayalanmış olsa da, hepsinin Gülenci olmadığını da biliyoruz. Atlantik Paktı tarafından gerçekleştirilen bu darbe girişimiyle Türkiye parçalanmak istendi. Herkes Gülenci olmadığından dolayı sorguların daha derine inmesi gerekiyor. Ne var ki, Türkiye’nin Gülencilerden gerçekten kurtulabilmesi için NATO’dan çıkması ya da Rusya ve İran’la yeni bir askeri pakta buluşması gerekiyor. Türkiye’nin gerçek egemenliği o zaman birden bire güçlenecek. Türkiye NATO’da kalmaya devam ettikçe gerçek egemen bir ülke olamaz.  Şu dönem Türkiye ile Rusya arasında askersel teknik işbirliği gelişmeye başladı.  Bu işbirliği Çin’le ya da başka bir ülkeyle gerçekleşse, Türkiye yine egemen olamayacaktır. Türkiye’nin bağımsız ve egemen bir devlet olması gerekir. Şimdi o bambaşka planları olan Atlantik Paktı sistemindedir.

Trump’la ilişkiler çok fazla gergin olmasa da, Amerika Başkanı Erdoğan’ı sevmiyor, öyleyse askeri üslerden Türkiye lehinde nasıl yararlansın. Hiç bir şeye inanmamak gerekir. Türkiye’nin NATO üyeliği bugün ülkenin güvenliğinin güvencesi değildir, tam tersine TC güvenliği için tehlike oluşturuyor. Bir yıl önce 15 Temmuzda Türkiye’deki askeri darbeyi sipariş eden NATO’dur, bu emirleri verenler Barak Obama, Bill Clinton bürokratlarıdır. Halen Trump’un iktidarda olmasından faydalanmak gerekir.  Türkiye NATO’dan çıkıp egemenliğini elde etmelidir. Elde ettiğimiz bilgilere göre, Türkiye’de göbekten F. Güllenle bağlı çok  ciddi gruplar konumlarından ödün vermiyor ve durumlarını koruyabiliyorlar. Şunu belirtiyorum. Bu gruplar, darbe kışkırtan güçlerden çok daha derindir. Başka bir değişle Türkiye’de henüz buz dağının tepesi temizleniyor.

Aleksandr Dugin ile ilgili görsel sonucu

Arkadaşlarınızla paylaşınız.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir